Mavi gibiydin...

Mavi gibiydin...
bütün gülüşlerin denize çıkıyordu

"Merhaba...   Çok   fazla   ortalıkta  dolanmıyorum  yazılarımla. Beni hatırlayanınız olursa ne mutlu. Anımsayamayan da varsa kendimi gizlenmiş özneden açığa vurmak suretiyle bir miktar tanıtayım.
Ben Müstakil Gazete’nin görsel yönetmeni, Şahsi Fikir beyin bahsettiği üzere Salvador Dali edasıyla sayfaları tasarlayan, kapalı mekanda gözlük takan (ki bunun sebebi, güneşin odama efsane ışığını yansıtmasından dolayıdır), herkesin bildiği üzere uzun saçlarım ve parçalanmış yüreğimle ünlenmiş Fatih Koca’yım.
Acılar insanı şair yapıyordu...
Bazen tek kurtuluş yolumun yazmak olduğuna inanıyordum. Olmadı ama. Ne giden döndü, ne kalan unuttu.
Hâlihazırda yazdığım “Tıklım Tıklım Yalnızlık” adlı bir kitabım var; henüz yayınlanmamış olan. Bir de, nasipse ikinci kitabım da olacak. Onu yazmaya devam ediyorum.
Şuncağızcık zaman zarfında Müstakil Gazete’de yer almak çok güzeldi. Nitekim, özgürlük kavramının paha biçilemez olduğunu bir kez daha gözler önüne serdik.
Bitmiyoruz biz meraklanmayın. Elveda diyemedik hiç... hiç veda edemedik. Hep veda nedir bilmeyenlerin gidişini seyrettik.
Hüzünle karışık tutsaklığımın, anlam veremediğim sevdamın ve acı gidişlerin; terkedilişlerin hatırına, son bir kez daha yazıyorum.
Canınız ağlamak çekiyorsa, canınız aşk çekiyorsa... canınız, bugün de acı çekiyorsa; buyurun..."

 *************

Huysuz bir gündüz vakti evim hırçın bakışlarıyla beni dışlıyordu.
Bana bir şeyler söylüyor gibiydi.
Her ne kadar senin seslerini bastıramasa da mütehevvir haykırışlarını duyuyordum.
“Kalk be adam! Silkelen, az ortalığı temizle kendime geleyim” der gibiydi.
Duvarlarda gelişigüzel yazılmak suretiyle vecizelerim ve etrafta oradan oraya atılmış kalemler vardı.
Bu ne idiğü belirsiz evde düşüncelerden muzdarip, gitmelerine müptezel, var oluşuna hasret, biz'ken ben oluşuma ve tüm yaşananlara mensuben yalnızca yalnızdım.
Kalktım ve çay suyu koydum.
Koridorda yürürken hemen her odadan kapıyı açıp çıkacakmışsın umutları hislerimi paramparça ediyordu.
Bu evde sana ait ne varsa seviyorum.
Bana kızsa da, onu pek amacına göre kullanmasam da terkedemiyordum.
Şurada gülmüştün mesela...
Tam burada sarılmıştık. Bak, şimdi de oturma odasında pijamalarınla oturmuş henüz yaptığın ekmek arası domates peyniri yiyordun.
Severdin sabah pratik kahvaltıları.
Hem, kim uğraşacaktı ki koca masayı hazırlamaya.
“Dur! Çay demlenmiştir kuru kuru yeme” deyip mutfağa gittim ve o çok sevdiğin ince belli bardağa çayı koyarak odaya geri döndüm.
Kapıdan girerken bana öyle bir bakışın vardı ki, yavaş yavaş kayboluşun, düş oluşun ve tekrar gidişini görmek...
Yüreğim bunu kaldırmadı. Bacaklarıma verilen direktifle yere kapanmam bir oldu.
Sıcak çayın üstüme ve etrafa dökülmesini göz ardı ederek bedenimi sırt üstü çevirdim ve tavanı seyrettim.
Yalnızların yaptığı en iyi şeylerden biri de buydu sanırım.
Ne garip değil mi?
Yürek acısının, yanık acısından daha yanık olması...
Sen peçeteye yazılan istek türkü gibiydin, sadece benim bildiğim. Ve bir türkü hiç bu kadar bağrı yanık okunamazdı...
***
Susacaklar birikmiş içimizde...
Yorgun yüreğim yeniden sevmeyi öğrenmiş, koşarak gelmişti yanına.
Dibine çöken aşklarım seninle heveslenmiş, seninle aşka gelmişti.
Dökülen her damla göz yaşımın üzerine yemin ederim ki; seni çok sevmiştim gülüm.
Gülerken, sarılırken ve giderken. “Sen acıyı seviyorsun. Acı çekmeyi seviyorsun. Acıyla beslenip, acını yazıyorsun. Benim olmak mı istiyorsun; yoksa yazar olmak mı?” demiştin.
“Seni yazmak istiyorum.” diye karşılık verdiğimde gitmiştin ya hani...
Ne halt edilesi bir muhabbetti değil mi? Neden gelecekten bihaber olarak totem oluşturmuştum ki?
Gittin işte. Yine benim istediğim oldu(!)
Bakma sen konuştuğuma, bakma sen yazdığıma... içim paramparça gülüm.
Hiç değişmedi, hiç bitmedi özlemim.
Senden sonrası hep bir boşluk.
Hayat akıp giderken avuçlarımdan, özlemin yanık bir bağlamanın tellerinden gelen o eşsiz ses gibi ruhumu paramparça ediyordu.
Hayat mıydı avuçlarımdan giden; yoksa ellerinin hasreti miydi gırtlağımdaki bu ağrının sebebi...
Korktuğumuz şeyleri kaybediyoruz işte...
Seni sevmeye korkmuştum...
Kaybettik, severken.
Bu sabah sızdığım koltuktan kalktım. Yüzümde dün geceden kalma senin kurumuş tuzlu izlerin vardı gözlerimden süzülen.
Banyoya gittim ve yüzümü yıkadım. Gidişinin kaçıncı günüydü bugün?
Neden yanımda olduğun günler bu kadar sıcakken; gidişinle birlikte dünya küresel soğumaya geçti? Su neden bu kadar soğuktu? Saçlarım neden dökülüyordu? Neden aynaya her baktığımda tek başımaydım?
Ayna neden gerçekleri gösteriyordu ki? Neden yüzüme vuruyordu yalnızlığımı?
Bu sabah gülüm...
bu sabah. Diğerlerine nazaran daha bir farklı hissettim kendimi.
Gözlerimin önüne düşen saçlarıma ilişti gözüm.
O çok sevdiğin ve okşayarak topladığın saçlarım vardı ya; onlardan bahsediyorum.
Bembeyaz bir saç teli...
“Ölüyorum” diye iç geçirdim, sen içimden geçerken.
Yüreğime de böyle dokunmuş, başımı okşar gibi sevmiştin onu da.
Birbirimize “Seni kaybetmek istemiyorum!” dediğimiz an geldi aklıma. Ne kadar da emindik gitmeyeceğimize, bitmeyeceğimize...
değil mi?
Her “Seni kaybetmek istemiyorum!” cümlesinde daha fazla kaybettik.
Sevemedin... Önce sen gittin, sonra ben seninle birlikte bittim.
Aşk sandık, olmadı...
Ayıp ettik birbirimize, bize de
AŞK olsun.

Mavi gibiydin... Mavi gibiydin... Reviewed by Habersizim on 07:40:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: