Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi’nden “Bal”ı izlediğimde, “Fıtrat kokulu bir film böyle olur” cümlesi dökülmüştü dilimden. Daha öncesinde, Andrey Tarkovski’nin “Offret” i hakkında da böyle düşünmüştüm. Tarkovski’nin Ofrett’i de, insanı varoluşsal bir yolculuğa çıkarıyordu ama Batı’nın ontolojik çıkmazının, filmin her karesine sinişi ve insanı dinginlikten ziyade sarsışıyla ‘Bal’dan ayrılıyordu. Çünkü “Bal”, insanı sarsmadan, naif bir şekilde hakikatle yüzleştirip dinginliğin engin sularına bırakıyordu.
Bu noktada “Ofrett” bir çağlayandı, “Bal” ise din-lene din-lene akan bir ırmak. Geçenlerde ise kurduğu film diline şapka çıkardığım Kurosawa’nın 1990 yılında çektiği “Dream’s” isimli filmini seyrettim. Seyrederken kendini okutturan, okurken de tekrar tekrar kendini seyrettiren bir film Dream’s. İnsanın hayat denilen macerada kendinde olduğu zamanlarla kendini kaybettiği zamanlarda başına gelenler üzerine bir film bu. İnsana fıtratını hatırlatan ve hakikatle ilgili bir yolculuğa çıkaran film, hem soruları hem de cevapları içinde barındırarak, Ofrett’le Bal’ı birleştiriyor kanımca. Bir yandan sarsarken insanı, diğer yandan naif bir dinginliğe davet ediyor Dream’s. İkisini birden aynı potada eriterek, insan denilen varlığın özetiyle baş başa bırakıyor izleyiciyi. Habil ile Kabil’i aynı dünyada, hem uzak hem de yakın minvalde sunarak, Kabil’in cinayetine parmak basarken, Habil’in teslimiyetine göz kırpıyor. Kabil’lerin dünyasında Habil’lerin yaşantısına bizi götürüp parmak ısırtarak, içinde bulunduğunuz dünya ile ilgili bir sorgulama; hatta hesaplaşmaya davet ediyor Kurosawa.
Dream’s, birbirinden ayrı 8 rüyadan oluşuyor. Umutla felaket arasında gel-gitleri yaşatan bu rüyalar, bir bütünün parçaları gibi. İzleyiciler, bu rüyaları birleştirmeye davet ediliyor sanki. Rivayet odur ki Kurosawa, çocukken gördüğü 8 rüyayı filme çekerek Dream’s’i oluşturmuş. İnsanlığın ortak tecrübesi olan rüyalar üzerinden bütün insanlığa bir şeyler fısıldıyor film. Bir şeyler ama esaslı şeyler. Rüya ile gerçek iç içe Dreams’te. Bazen kâbus bazen de ılık ılık esen bir rüzgârın sarmaladığı naif ve tatlı bir rüyayı ifade eden bölümler, kâh üzüyor kâh mutlu ediyor insanı. Bir rüyada, yağmurdan sonra gelen gökkuşağıyla bizi baş başa bırakırken, başka bir rüyada esaslı bir savaş eleştirisiyle karşımıza çıkıyor Kurosawa. Bir başka rüyada ise, ölümsüzlük isteyen insanoğluna, bir şeytanın dilinden, “onların cezası ölümsüzlük ve ebedi azap” diyerek cevap veriyor. Rüyaların ortak noktası ise, umut ve tablodan tabloya geçer gibi seyre daldıran renkler. Yeryüzünün bütün renklerini en güzel halleriyle resmediyor Kurosawa. Cehennemde açan Karahindibah çiçeğinin renkleriyle bile vuruyor sizi film. Van Gogh’un peşine düştüğü rüyasında ise içinden hiç çıkmak istemeyeceğiniz renklerin arasında seyre dalıyorsunuz. Gökkuşağı, şeftali bahçeleri, tipi, savaş, kargalar, nükleer felaket, cehennem ve su değirmenleri ile bezenmiş film, insanın insan olarak kalmasıyla şeytanlaşması arasındaki faklara ayna tutmaya çalışıyor. Ve şeytanı, insandan ayrı bir varlık olarak değil, şeytanlaşan bir varlık olarak insan hüviyetinden sunuyor bize. Tam da bu noktada, Sofokles’in, “Bozulduğu zaman insandan daha korkunç bir yaratık yoktur” cümlesi geliyor insanın aklına. Ve korkuyor insan kendinden. Kurosawa, “insan, kendine bunu yapacak kadar nasıl aptal olabilir” sorusunu soruyor filmde. Son rüyada ise, bu aptallığı yapmadığı zaman onu ne kadar güzel bir hayatın beklediğine izi çıkacak kadar parmak basıyor Kurosawa. Bütün film, son rüya için yapılmış denebilir. “Su değirmenleri köyü” adı verilen bu rüya, bizi cennete çağırıyor adeta. Kendisinin bir parçası olduğu tabiatı dize getirmenin ve yok etmenin öğretisi olarak sunulan modernizme bir meydan okuma bu rüya. Esaslı bir modernizm eleştirisi var karşımızda. Teorik arka planı güçlü olan bu eleştirinin en güçlü yanı ise, çözümle beraber sunulması. Sadece eleştirmiyor Kurosawa. Modernleşmemiş, elektriği bir ihtiyaç olarak görmeyen, tarlaları için traktör kullanmayan bir köy hayatı pratiğiyle de, bir reçete sunuyor bize. Ölümü tabi bir şey olarak görüp, gülerek karşılayan insanlardan oluşan bu köydeki hayat, her şeyin yerli yerinde olduğu ve hiçbir hırçınlığın beslenmediği bir hayat. Geceleri de gündüz gibi aydınlanırsa, yıldızları göremeyeceğinden korkan insanların yaşadığı bir köy burası. Dünyayı imar etmek ve güzelleştirmek için yaratılmış insanın sorumluluğunu, yerine getirmenin resmi sunuluyor bu köyle. Köyde yaşayan 103 yaşında bir ihtiyarın dilinden, tabiatı tahrip ederek dize getiren ve hiç de ihtiyaç olmayan icatlar yaparak kendini ya da icat ettiklerini putlaştıran bilim adamlarının uğraşının dünyayı yok etmekten başka bir işe yaramadığını söylüyor Kurosawa. Yine bu ihtiyarın dilinden, “her şey kirletiliyor temizlenmemek üzere” diyor ve ekliyor yönetmen: “Kirlenen hava ve su, insanoğlunun ruhunu da kirletiyor.” Filmin ve son rüyanın finalinde, hayatını doğal bir biçimde yaşamış ve 99 yaşında vefat etmiş bir kadının eğlence dolu cenaze merasimi yer alıyor. Ve cennette başlayan insanoğlunun macerası yine cennetle nihayete eriyor.
Rüya da olsa böyle bir köyün ve hayatı algılama biçiminin varlığı, insana umut veriyor. Ve fıtrat kokulu bir hayat için hâlâ ümit var dedirtiyor.
Bu noktada “Ofrett” bir çağlayandı, “Bal” ise din-lene din-lene akan bir ırmak. Geçenlerde ise kurduğu film diline şapka çıkardığım Kurosawa’nın 1990 yılında çektiği “Dream’s” isimli filmini seyrettim. Seyrederken kendini okutturan, okurken de tekrar tekrar kendini seyrettiren bir film Dream’s. İnsanın hayat denilen macerada kendinde olduğu zamanlarla kendini kaybettiği zamanlarda başına gelenler üzerine bir film bu. İnsana fıtratını hatırlatan ve hakikatle ilgili bir yolculuğa çıkaran film, hem soruları hem de cevapları içinde barındırarak, Ofrett’le Bal’ı birleştiriyor kanımca. Bir yandan sarsarken insanı, diğer yandan naif bir dinginliğe davet ediyor Dream’s. İkisini birden aynı potada eriterek, insan denilen varlığın özetiyle baş başa bırakıyor izleyiciyi. Habil ile Kabil’i aynı dünyada, hem uzak hem de yakın minvalde sunarak, Kabil’in cinayetine parmak basarken, Habil’in teslimiyetine göz kırpıyor. Kabil’lerin dünyasında Habil’lerin yaşantısına bizi götürüp parmak ısırtarak, içinde bulunduğunuz dünya ile ilgili bir sorgulama; hatta hesaplaşmaya davet ediyor Kurosawa.
Dream’s, birbirinden ayrı 8 rüyadan oluşuyor. Umutla felaket arasında gel-gitleri yaşatan bu rüyalar, bir bütünün parçaları gibi. İzleyiciler, bu rüyaları birleştirmeye davet ediliyor sanki. Rivayet odur ki Kurosawa, çocukken gördüğü 8 rüyayı filme çekerek Dream’s’i oluşturmuş. İnsanlığın ortak tecrübesi olan rüyalar üzerinden bütün insanlığa bir şeyler fısıldıyor film. Bir şeyler ama esaslı şeyler. Rüya ile gerçek iç içe Dreams’te. Bazen kâbus bazen de ılık ılık esen bir rüzgârın sarmaladığı naif ve tatlı bir rüyayı ifade eden bölümler, kâh üzüyor kâh mutlu ediyor insanı. Bir rüyada, yağmurdan sonra gelen gökkuşağıyla bizi baş başa bırakırken, başka bir rüyada esaslı bir savaş eleştirisiyle karşımıza çıkıyor Kurosawa. Bir başka rüyada ise, ölümsüzlük isteyen insanoğluna, bir şeytanın dilinden, “onların cezası ölümsüzlük ve ebedi azap” diyerek cevap veriyor. Rüyaların ortak noktası ise, umut ve tablodan tabloya geçer gibi seyre daldıran renkler. Yeryüzünün bütün renklerini en güzel halleriyle resmediyor Kurosawa. Cehennemde açan Karahindibah çiçeğinin renkleriyle bile vuruyor sizi film. Van Gogh’un peşine düştüğü rüyasında ise içinden hiç çıkmak istemeyeceğiniz renklerin arasında seyre dalıyorsunuz. Gökkuşağı, şeftali bahçeleri, tipi, savaş, kargalar, nükleer felaket, cehennem ve su değirmenleri ile bezenmiş film, insanın insan olarak kalmasıyla şeytanlaşması arasındaki faklara ayna tutmaya çalışıyor. Ve şeytanı, insandan ayrı bir varlık olarak değil, şeytanlaşan bir varlık olarak insan hüviyetinden sunuyor bize. Tam da bu noktada, Sofokles’in, “Bozulduğu zaman insandan daha korkunç bir yaratık yoktur” cümlesi geliyor insanın aklına. Ve korkuyor insan kendinden. Kurosawa, “insan, kendine bunu yapacak kadar nasıl aptal olabilir” sorusunu soruyor filmde. Son rüyada ise, bu aptallığı yapmadığı zaman onu ne kadar güzel bir hayatın beklediğine izi çıkacak kadar parmak basıyor Kurosawa. Bütün film, son rüya için yapılmış denebilir. “Su değirmenleri köyü” adı verilen bu rüya, bizi cennete çağırıyor adeta. Kendisinin bir parçası olduğu tabiatı dize getirmenin ve yok etmenin öğretisi olarak sunulan modernizme bir meydan okuma bu rüya. Esaslı bir modernizm eleştirisi var karşımızda. Teorik arka planı güçlü olan bu eleştirinin en güçlü yanı ise, çözümle beraber sunulması. Sadece eleştirmiyor Kurosawa. Modernleşmemiş, elektriği bir ihtiyaç olarak görmeyen, tarlaları için traktör kullanmayan bir köy hayatı pratiğiyle de, bir reçete sunuyor bize. Ölümü tabi bir şey olarak görüp, gülerek karşılayan insanlardan oluşan bu köydeki hayat, her şeyin yerli yerinde olduğu ve hiçbir hırçınlığın beslenmediği bir hayat. Geceleri de gündüz gibi aydınlanırsa, yıldızları göremeyeceğinden korkan insanların yaşadığı bir köy burası. Dünyayı imar etmek ve güzelleştirmek için yaratılmış insanın sorumluluğunu, yerine getirmenin resmi sunuluyor bu köyle. Köyde yaşayan 103 yaşında bir ihtiyarın dilinden, tabiatı tahrip ederek dize getiren ve hiç de ihtiyaç olmayan icatlar yaparak kendini ya da icat ettiklerini putlaştıran bilim adamlarının uğraşının dünyayı yok etmekten başka bir işe yaramadığını söylüyor Kurosawa. Yine bu ihtiyarın dilinden, “her şey kirletiliyor temizlenmemek üzere” diyor ve ekliyor yönetmen: “Kirlenen hava ve su, insanoğlunun ruhunu da kirletiyor.” Filmin ve son rüyanın finalinde, hayatını doğal bir biçimde yaşamış ve 99 yaşında vefat etmiş bir kadının eğlence dolu cenaze merasimi yer alıyor. Ve cennette başlayan insanoğlunun macerası yine cennetle nihayete eriyor.
Rüya da olsa böyle bir köyün ve hayatı algılama biçiminin varlığı, insana umut veriyor. Ve fıtrat kokulu bir hayat için hâlâ ümit var dedirtiyor.
Düşler
Reviewed by Habersizim
on
07:31:00
Rating:

Hiç yorum yok: