Darbe gecesi günlüğü

Bugün 20 Temmuz 2016 Çarşamba günü, saat 22.43. Mâlum darbenin üzerinden tam 5 gün geçmiş. Ancak gelebildim kendime ve naçizane vazife bildiğim tarihe not düşme işine şu an giriştim. Şu güne kadar hâlâ “Rüya mıydı yaşadıklarımız?” diye düşünüyordum için için. Bu kabusun bitmesi için sürekli yüzümü yıkıyordum. Sonra birden geçti. Artık sakinim. Olanlar gerçek. Tiyatroda değiliz baylar. Her şey olabildiğine sahici.

Ben kimim? Darbe girişimi gecesi neredeydim? Orada ne oldu? İsmim Ayşe Beyza, 19 yaşındayım, hukuk öğrencisiyim. O gün yani 15 Temmuz günü sabahında Ankara’ya, geçen haftalarda çıkan kitabımı sevdiklerime, büyüklerime takdim etmek için gitmiştim. Tüm gün bir dolu insanla görüşüp, Ankara’nın sıcağında kavrulup bir de güzel hasta olmuştum. Akşam 19’u geçe Kızılay’da Türkiye Belediyeler Birliği Konukevi’ndeki odama kendimi zor attım. Normal şartlarda o akşam da görmem, görüşmem gereken insanlar var iken sıcak havaya gafil avlanıp hâlsiz düşmüştüm. Biraz uyuyup dinlendikten sonra kalkar çıkarım dışarıya diye düşündüm. Eczaneden ilaç, marketten su almak lazımdı. Dedim ya gafil avlanmıştım.

Saat 22’ye doğru bazı sesler çalınıp durmaya başladı kulağıma. Zaten zor uyumuşum, bu ne gürültü deyip kalktım iki defa. Akabinde ne yapıp edip tekrar yattım. O uyku uyanıklık arasında sesleri hep hastalığımdan ötürü duyuyorum sandım. Zaten bilincim yerinde değildi. Sesler İstanbul Florya’da birbiri ardına hemen başımızın üstünden alçalarak uçan uçakların seslerinin neredeyse aynısıydı. Zaten Florya’da ne işim vardı, rüyada olmalıydım. Dedim ya yattım bir şekilde. Ama 3. kez uyandığımda sesler iyice artmıştı. Saat 23’e geliyordu. Dışarı bakmadan önce Twitter’a baktım. Tuhaf tuhaf tweetler mevcuttu anasayfamda. Darbe diyordu, köprü diyordu, asker diyordu millet. Ne oluyordu yav? Ne darbesi? Daha iki saat önce dışarıdaydım, her şey normaldi. Ben meseleyi anlamaya çalışırken Yusuf Kaplan’ın da darbe tweetini gördüm. Görür görmez de fırladım yataktan. Mesele hakikaten ciddi olmalıydı. Saat 22.57. Yusuf Kaplan üniversiteden hocam. Aradım, “Hocam, neler oluyor?” dememe kalmadan hoca “Darbe!” dedi. “Ne yapacağız?” dedim. “Memleketi bu şerefsizlere bırakmayız!” dedi. Kapattık telefonu. İnandım ama inanmak istemiyordum. Bir iki kişiye mesaj attım. Hepsi de “Darbe!” dedi. Harbiden köprüyü tutmuştu askerler. Genel Kurmaylıkta da çatışma varmış. Genel Kurmaylık mı? İki sokak aşağım orası. Fetullahçı askerler yapmış darbeyi. Duyduğum sesler de jetlere aitmiş. Camı açıp bakıyorum. Jetler şu geçip duran şeyler demek, diyorum kendi kendime. Allah kahretsin.

Annemi arıyorum, açmıyor telefonu. Babamı arıyorum, o da açmıyor telefonu. Başlarına bir şey mi geldi acaba? Allah korusun. Kardeşlerim zaten memlekette dedemin yanındalardı. Onlara bir şey olmaz. Ama anne babam açmıyordu bir türlü telefonu. Yanlarında olabilir düşüncesiyle teyzemi aradım. Teyzem yanlarında değil. Darbeden haberleri yokmuş. Annemler Florya’da imiş. Hani çocukları yok ya. Bir deniz havası alalım, çay içelim diye gitmişler oraya. Teyzem ulaşırmış onlara. Dikkat edeymişim. Kapattım telefonu. Hemen abdest aldım, üzerimi değiştirdim, valizimi topladım. Bulunduğum otelde tüm Türkiye’den eski ve yeni belediye başkanları, meclis üyeleri ve aileleri vesaire kalıyordu. Darbeciler bulunduğum yeri basabilirdi, dağınık bulunmak istemedim o endişe ve heyecan ile. Otelde kapılar çarpılıp duruyor. Bu adar mı çabuk bastılar yahu? Odanın kapısını açmaya

çalışıyorum. Alarm çalıyor. Kapatıyorum mecbur. Koridordan sesler gelmeye devam ediyor. Bir yandan sağa sola mesaj atıyorum. Kimsenin darbeden haberi yok. Ya Hak!

Darbeyi duyan arayıp “Sakın dışarı çıkma.”, “Panik yapma.”, “Korkuyor musun?” minvalindeki cümleleri art arda sıralıyordu. Herkese iyi olduğumu bildiriyordum ben de. Oysa iyi miydim biliyorum. Çok da bilmediğim bir şehirde, olayların göbeğinde, bir otel odasında yalnız başımayım. Açıkçası yavaştan bir korku almaya başlıyor beni. Zaten jet sesleri hiç kesilmiyordu dışarıdan. Saat 23.15 helikopter sesleri başladı. Perdeyi ve camı tamamen açıp semayı izlemeye başladım. Hocalarımdan biri CNN Türk’ü takip etmemi söyledi. Açtım hemen. Bir yandan da Twitter’a bakıyorum. Twitter’a erişim arada gidip geliyor. CNN iyi, CNN’de kalayım. Yoksa NTV miydi ilk açtığım kanal? Hiç hatırlamıyorum.

Aklımda onlarca soru dört dönüyor. Buradan, bu odadan çıkabilecek miyim acaba? Kızılay’dan daha güvenli nereye geçebilirim? Tanıdığım abileri arıyorum ulaşamıyorum hiçbirine. Acaba evime bu hafta dönmek nasip olur mu? Soruları durduruyorum kafamda. Sakin kalmalıyım. Henüz gece yarısı bile olmadı vakit. Kapı alarmına aldırmayıp doğruca lobiye iniyorum neler oluyor diye. Üç beş tane adam toplanmış televizyondan haber takip ediyor. Herkes ayakta. Tam o sırada otele ağlayarak bir abla giriyor. “Ne olur beni bu gecelik alın buraya. Param da var kimliğim de. Sadece bir gecelik lütfen. Dışarıda kaldım.” diye nice cümleyi hiç nefessiz, bol gözyaşıyla sıralıyor. Burası normalde halka açık bir otel değil tam olarak. Güvenlik de resepsiyondaki abi de başta şaşalasa da ablacağızı teskin edip hemen bir oda veriyorlar ona. Ben de geri odama çıkıyorum. Sokağa bu kadar yakın olmak tedirginlik verici.

Saat nihayet 00.00. Whatsapp’taki iki hocam ve bir arkadaşımın olduğu grubumuza mesaj atıyorum. “Jetler ateş etmeye başladı kafamızın üstünde. Ne olur ne olmaz haklar helal edile.” Hocam “Ya Settar” çek diyor. Setr… Örtmek… Kelimenin kökenine dalıp gidiyorum birkaç dakikalığına. “ TRT Haber’i açın. Bildiri okunuyor.” diyorlar. Açıyorum canhıraş TRT’yi. Mavi ceketli, sarı saçlı bir abla donuk bir yüz ifadesiyle bir metin okuyor. Sokak yasağı ifadesinden başka bir şey anlamıyorum. Donup kalıyorum. O belgesellerde izlediğimiz, kitaplarda okuduğumuz 80 darbesi gibi sokağa çıkmak yasak. Kapana kısıldım. Sonsuza kadar bu otel odasında bir başıma kalacağım. Bencilliğimden utanıyorum. Yüzümü soğuk suyla yıkıyorum. Birikmiş “İyi misin?” mesajlarına cevap veriyorum. İyiyim ben, meydanda bile değilim. Aklıma Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan arkadaşlarım geliyor. Okul da kaldıkları öğrenci evi de Boğaziçi Köprüsü’nün dibi. Hemen arıyorum. Oh Allah’a şükür, iyi hepsi.

O sırada bir mesaj geliyor. “Darbe resmileşti. Hükumet devrildi. Tayyip asılacak. Polis askeri, asker polisi vuracak. Sonumuz hayrolsun.” Okuyunca çıldırıyorum. Gördüğüm ilk yerde bunu yazanı yumruklayacağıma and içiyorum. Saat 00.30’a doğru asılacak denen Erdoğan, cumhurbaşkanımız, görüntülü konuşmayla bir telefondan canlı yayına bağlanıyor. Bu adam ne zaman bu kadar yaşlandı? CNN Türk’teki herkes çok panik gözüküyor. Erdoğan herkesi sokağa çağırıyor. O an için bu çağrı çok anlamsız geliyor bana. Çıldırmış olmalı. Ateş yağıyor resmen gökten. Nasıl riske atar halkını? Çok sonra anlıyorum ki o gün bizim milletimiz çıkmasaymış dışarı kül duman olurmuşuz yeminle. Tanıdıklarımın hep sokakta olduğu bilgisini alıyorum. Allahuekber! Yürüyün tanklara bilader. Hocalarıma dışarı çıkıp çıkamayacağımı soruyorum. Hocalarıma soruyorum çünkü anne babamın telefonları kapalı. Hocalarım kati surette izin vermiyor dışarı çıkmama. Ankara’daki tanıdıklarımı arıyorum.

Biri meydanda, biri Beştepe’de, biri Genel Kurmaylığın orada. Hepsi de “Olduğun yerde kal.” diyorlar. Kalıyorum mecbur.

Saat 00.41, İHH sokağa çağrı mesajı atıyor. Sonra sırayla diğer STK’lar… Akın Öztürk darbecilerdenmiş diyorlar. Akın Öztürk de kim? Hiç bilmiyorum. Kızılay’da halkın tankların üzerine çıktıklarını duyuyorum. Dışarıdan silah sesleri geliyor. Yani patlamalı sesler… Herhalde silahtır, diyorum. Jetler gittikçe daha da alçaktan uçmaya başlıyor. Karşı apartmandan iki daireyle beraber ara sıra muhtemelen göz göze gelerek geçen jetleri izlemeye devam ediyoruz. Elimiz kolumuz bağlı, duadan başka çıkar yol yok. Kafamda onlarca kez tek bir cümle yankılanıyor: “Sokağa çıkmak lazım.” Hemencecik sırt çantamı hazırlıyorum. Otelin ana kapısından çıkmama imkan yok, kimse müsaade etmez kız başıma. 1. kattayım, pencerenin biraz altında çatı var oradan atlarım aşağı diye düşünüyorum. Pencereden çatıya iniyorum, tam ilerleyecekken patlamalar başlıyor. Civardaki otomobillerin alarmları çalıyor. Atlayamayacağım kadar yüksek olduğuna kanaat getirip geri giriyorum odaya. Zaten her yer zifiri karanlık. Tekrar semayı izlemeye başlıyorum biçare.

Boş durmayayım, şu geçip duran jetleri çekeyim diyorum. Bir süre onları videoya aldıktan sonra camiden, Kocatepe Camii’nden, sela başlıyor. Tüm Türkiye’de selaların ardından meydanlara çağrılar yapılıyormuş o sıra. Bulunduğum oda Kocatepe’nin minarelerinden birini görüyor tam olarak. Videoyu çekerken önce küçük sonra büyük şiddette bombalar patlıyor. O sarsıntıyla tekbir getiriyorum. Patlamaların ve jet seslerinin arasında müezzinin canhıraş bağrışı geliyor kulağıma “Değerli vatandaşlarımız, meydanlara çıkın! Allah için, devlet için meydanlara çıkın!” O ses kulağımdan hiç gitmiyor. Meydanlara çıkın… Çıkamıyorum.

Jetler gerçekten dibimden geçiyor. Sağır eder cinsten… Niye düzelmiyor burası? Saat 02.07, taramalı olduğunu düşündüğüm sesler başlıyor. Belki de tank sesleri bu duyduklarım. Hiç bilmiyorum. Hayatımda tank mı gördüm ben? Gürültüden müezzinin sesini hiç duymuyorum artık. Bi’ duysam o canhıraş sesi, nasıl da rahatlayacağım. Ama yok dibimdeki minarenin sesini duyamıyorum hiç. Acaba eve dönebilecek miyim bir gün?

02.33, çok şiddetli bir ses geliyor. Bu sefer kesin eminim, bir yerler bombalandı. Televizyonu açıyorum. TBMM bombalandı diyor son dakika olarak spiker hanım. Bizim meclis. Meclisi bombaladılar anne! Milletvekillerine ne oldu? Ya Nabi Avcı? Aman Allah’ım, sen bizi koru. Çok daha korkunç bir patlama daha oldu şimdi. Tüm gökyüzü bir anda kıpkırmızı aydınlandı. Odadaki tüm mobilyalar zangır zangır sarsıldı, camlar, kapılar… Artık dayanacak gücüm kalmamış olmalı ki bağıra çağıra ağlamaya başlıyorum. O sırada hocam arıyor, bağrışlarımla onu çok korkutuyorum. Karşıdaki apartmanların elektrikleri gidiyor. Her yer kapkaranlık. Artık karşıdaki insanları göremiyorum, iyice yapayalnız kaldım. Bizim elektrikte sıkıntı yok neyse ki. Yüzümü yıkayıp sakinleşmeye çalışıyorum. Saniyeler, dakikalar geçmiyor. Gün aydınlanmıyor. Gecenin ortasında kalakaldık resmen. Yine, yeniden şiddetli bir patlama oluyor. Meclis darmaduman olmalı. Olsun, yavaş yavaş alışacağım buna.

Hocalarım “Aşağı katlara in, sığınak gibi bir şey varsa orada dur. Ne olur ne olmaz.” diye bir sürü mesaj atıyorlar, arıyorlar. Tamam diyorum, iniyorum aşağılara. Çok ıssız her yer, hem telefon da çekmiyor bodrumda. Lobi de bomboş. Millet meydana inmiş olmalı. Vazgeçip odama çıkıyorum geri. Sürekli birileri arıyor, mesaj atıyor. Kendimi bitmiş, tükenmiş ve acaib yorgun hissediyorum. Zaten önceki gece yolda da uyumamışım. Önce televizyonu kapatıyorum, sonra telefonu bırakıyorum bir kenara. Ömrümde ilk defa evimi özlediğimi hissediyorum. Yalvarıyorum Allah’a. Ne olur evime, odama döneyim. Vallahi iyi bir insan

olacağım. Hayır, ölümden korkmuyorum. Hiçbir zaman korkmadım ölümden. Yalnızca bir başıma şu odada gelmek bilmez sabahı beklemek çok zor. Eve döneyim, söz iyi bir insan olacağım. Hem de nasıl, hüngür hüngür.

Saat 03.27, şiddetli bir patlama daha oluyor. Mecbur on dakika kadar ancak uzanabildiğim yerden kalkıyorum. Sakinim, alışıyorum, hissizleşmeye başlıyorum artık. Dışarıdaki gürültüler hiç eksilmiyor zaten. Camiden belli belirsiz bir Kur’an sesi geliyor. Sokaktan silah sesleri, semadan jetler ve helikopterler… Ülkem yanıyor. Ülkem ciğerim benim.

Saat 03.32, Alpaslan’ın babası vurulmuş Çengelköy’de. Alpaslan kesin öldü, şehit oldu babam diye yazıp çiziyor Facebook’ta. Alpaslan bir dur Allah aşkına kardeşim. Belki hayattadır hâlâ. Niye böyle yazıyorsun, yüreğimizi dağlıyorsun. Alpaslan yani Alpaslan Canbaz, seneler evvel tanıştık bir iftarda Ebubekir Kurban vesilesiyle. O gün bugündür görüşürüz. Kısa filmcidir. Silah gibi bir kalemi vardır, iyi yazılar yazar. Bir ara Diriliş Postası’nda aynı dönem çalıştığımız oldu. Ne zamandır görüşmüyorduk. Babam öldü diyor başka bir şey demiyor şimdi. Babası Mustafa Amca, Mustafa Cambaz. Fotoğrafçı diye biliyorum. Tarihi ne varsa çeker. En son Türkiye’deki tüm Ulu Camileri çektiydi de Ankara’da, burada, sergisi olmuştu. Tvnet’te mi ne çalışıyor. Hem bizim abilerin de arkadaşıdır. Alpaslan hele dur. Ayaktadır baban. Sen niye böyle diyorsun kardeş? Alpaslan beni duymuyor. Beni kimse duymuyor. Bu odada bir başıma kaldım işte. Hay Allah!

Hele bi’ sabah olsun, otobüse atlayıp döneceğim eve. İşlerim kalsın sonraya. İş mi kaldı yav? Nuri Pakdil, Hakan Albayrak, Ebubekir Kurban, Selçuk Azmanoğlu… Bu güzel adamları görmem lazımdı, kitabımı verecektim. Neyse. Jetler kayboldu ortalıktan. Duruluyor mu ortalık yoksa? Hadi inşallah. Acaba Alpaslan’ı aramalı mıyım? Bilmiyorum. Hiçbir şey bildiğim yok. Jetler geri geldi. Tüm gece aklımın bir köşesindeki diğer bir soru: Filistinliler bu seslere nasıl dayanıyor? Vallahi dayanılacak, sabredilecek gibi değil. Ah bi’ meydana insem, yüzlerce insan vardır orada. Kalmazdım burada bir başıma.

Şu ana kadar duyduğum seslerin en şiddetlisi geldi az evvel. Heh tamam sorun yok. Savaş uçağı düşürülmüş. Hakan Albayrak aradı. TBMM’nin oradaymış, burası çok kötü. İlk fırsatta seni alacağım dedi. Sesi pek iyi gelmiyor. Allah güç, kuvvet versin. Ezan okunuyor, abdest tazeliyorum. Saat 04.53, namazdayken, 10 dakika kadar önce küçük bir patlama oldu. Yorgunluktan bitap bir durumdayım. Hava aydınlanıyor. Helikopteri daha net görüyorum artık. Ne kadar da büyük.

Sesler yavaş yavaş azalıyor dışarıda. Kuşlar uçup dönmeye başladı minare civarında. Ötüp duruyorlar. Ne büyük huzur… Uğultular duyuyorum. Hiç yeri değil ama şair geliyor aklıma: “uğultular duyuldu / merkezinde patlamalar oldu bir yerin” Saat 05.21, gün aydınlandı. Gelmez dediğim sabah geldi. İnanılır gibi değil. Çok şükür.

Saat 06.06, Alpaslan’ın babasının şehit düştüğü kesinleşmiş. Artık dayanamıyorum. Sokağa çıkacağım ben. Yüzümü bilmem kaçıncı kez yıkıyorum. Cebime elli lira, EGO kartı (ki ne otobüs ne metro çalışabilirdi o vaziyette) ve Diriliş Postası’ndan kalma gazeteci kimliğimi (çok kötü bir seçim kesinlikle) koyuyorum. Elde telefon, hastalık ve korkunun da karışımıyla titreye titreye çıkıyorum otelden. Kimseciklere haber vermeden… Daha çatışmalar sürüyor, rahatlıkla duyabiliyorum. Önce Güvenpark’a doğru ilerliyorum. Yolda hızlı hızlı yürürken yanı başımdaki sokak lambası pat diye düşüveriyor. Ödüm kopuyor. Daha da hızlanıyorum.

Normalde bu saatlerde vızır vızır olan Kızılay sokaklarında in cin top oynuyor. Her yerde sadece çöpler var. Tabi çöpçüler süpüremedi bu sabah aşkımızı. Etraf resmen savaş artığı…

Kaldığım otelin bulunduğu Meşrutiyet Caddesi’nden Milli Eğitim Bakanlığı’nın oraya geliyorum. Nihayet Türk bayraklı, yorgun, cesur adamları görüyorum. Tedirginliğim geçiyor birden. Kızılay AVM’nin orada bir karışıklık var, hızla oraya doğru ilerlerken acı acı sirenleriyle yanımdan 4 tane ambulans geçiyor art arda. Onlarca insan bir aracı ya da insanı -kalabalıktan göremedim- linç ediyor. Herhalde asker olmalı diyorum. İnsanlar bayraklarıyla bekliyor ayakta öylece. Rahat 100 kişi var burada. Geri kalanlar Genelkurmay Başkanlığı’nda olmalı, beride. Beri kısımda tanklar var bir de, biliyorum. Ezilmiş arabalar var geride. Geride babasız kalan ocaklar var, biliyorum. Tekrar yukarı caddelere yöneliyorum, sokakları arşınlamalıyım. Yürürken sürekli videolar çekiyor, hislerimi ve gördüklerimi konuşarak kayıt altına alıyorum.

Kızılay, bilen bilir, tam bir cafeler deryası. Her sokak cafelerden müteşekkil resmen. Bu sefer enteresan olan hiçbir cafenin kepenk indirmemiş olması yani açık olması. Ama kimsecikler yok. Demek ki diyorum, adamlar kepenk indirmeye bile vakit bulamamış. Dükkânlarının kapılarını kapattıkları gibi fırlamışlar dışarı.

İstikametimi Kocatepe Camii’ne yöneltiyorum. Sabaha kadar sela okundu, Kur’an okundu burada. Jet seslerinden pek duyamamış olsam da içimi huzur doldurdu burası. Görmeliyim mutlaka. Yolda bir sürü camı, çerçevesi patlamaların şiddetiyle yere inmiş dükkânlar görüyorum. Biraz daha içlere ilerledikçe kocaman bir polis otobüsü görüyorum, etraf hep polis dolu. Daha fazla ilerleyemeyeceğimi fark edip yaklaşık 1 saatlik bu “gözlem gezintisi”nden sonra otele dönüyorum.

Güçlükle odama geliyorum. Vurup kafayı yatmam lazım artık. Bayılmak üzereyim. Zaten her şey neredeyse normale döndü. Arada kısa süreli silah sesleri duyuyorum o kadar. Allah yüzümüze baktı da felaha erdik. Başka bir izahı yok. Elhamdülillah.

1-2 saat uyuyabiliyorum ancak. Sürekli telefonum çalıyor, mesajlar geliyor. En nihayetinde de Hakan abi arıyor. Seni almaya geleceğim. Sakın çıkma dışarı, diyor. Ben yine de dayanamıyorum, iniyorum sokağa. Yanında bir abiyle çıkageliyor Hakan Abi. Gelen adamın üstü başı kan, her ikisi de acaib yorgun gözüküyor. Civardaki bir cafeye geçiyoruz. Gelen abi senelerdir ismini duyduğum Hilmi Daşdemir. Bizim abilerin arkadaşı. Bir araştırma şirketi mi ne vardı, pek hatırlamıyorum. Hakan Abi heyecanla 17-18 yaşındaki ülkücü çocuklardan bahsediyor. Aralarında “Nereden silah buluruz lan?” tartışması yapıyorlarmış geceleyin. “Falanca abinin arabasında vardı silah!” Hakan Abi mermilere koşan teyzelerden bahsediyor bir de, olağanüstü gerçekten! Halk çıldırmış olmalı.

Hilmi abi tanka ilk çıkan adammış. Genelkurmaylık’ta askerler kameralardan bakıp halkı avlıyorlarmış. Hilmi abi de ne kadar taş bulduysa kameraları taşlayarak etkisiz hâle getirmiş. Tüm gece çatışıp durmuş. Bir yanımda dövmeli, Gezici çocuk öte yanda ben askere karşı çatıştık durduk diyor. 40 yıl düşünsem böyle bir sahne gelmezdi aklıma. Allahu ekber.

Hakan Abiye cenaze haberlerini veriyorum. “Abi, bizim Alpaslan’ın babasını vurdular Çengel’de. Şehit oldu. Haberin var mı?” Haberi yok, hiç takip edememiş haberleri. Yıkılıyor oracıkta. Alpaslan’ı ara diyor, arıyorum. Başsağlığı diliyor perperişan. “Abi, Erol Olçok ve oğlu Abdullah vurulmuş köprüde…” “Yapma!” diyor telefona sarılıyor, sağı solu arıyor yine. “Abi, Halil Kantarcı abi de şehit”, “Mustafa Varank’ın abisi İlhan Varank da vurulmuş.” Yine

telefonlar, yine iç çekişler, birkaç sigara daha… Kalkıyoruz. Meydandan Mehter Marşı sesleri geliyor. Sanırım güvendeyiz. Vel hâsılı kelam, böylece bitmek bilmez bir vaktin en sıkıntılı anlarının sonuna geldik Allah’ın izniyle. Herkes kendi yoluna devam ediyor.

Tüm korkunçluğuna rağmen, tüm içinde bulunduğum/bulunduğumuz vaziyete rağmen, tüm korku dolu geçmez burukluğa rağmen o gece İstanbul-Başakşehir’de evimde değil de orada, Ankara-Kızılay’da, olayların göbeğinde, jetlerin altında, ailemden uzak, bir başıma bir otel odasında oldurulduğum için sonsuz şükürler olsun. Gözümün hemen önünde minarelerden selâ sesleri yükselirken bombaların art arda az ötede patlayarak bulunduğum binayı bile şiddetle salladığını unutmayacağım. Jet seslerini, silah seslerini, taramalıları, helikopterleri unutmayacağım. Arkadaşımın babasını vurdular, şehit oldu. Bunları hiç unutmayacağım. Beni şahit kıldığı için mutluyum.

Bu olanları hatırımda hep taze bir şekilde muhafaza edeceğim inşallah. Ve daha çok çalışacağım. Bu sefer gerçekten çalışacağım. Çünkü bu ülke hakikaten sahici, ciddiyetsizliğime gelemez. Bu ülke benim nasibim. Şehit olmak nasip olmadı belki ama şahidim olanlara. Çok şükür.

Ne diyordu bir başka şair: “Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan.” Aynen o hesap, ben de büyük bir inançla diyorum ki: Bu ülkeden vazgeçmeyeceğim. Bu ülkeden gitmeyeceğim. Bu ülkede doğdum, bu ülkede büyüdüm, bu ülkede öleceğim. Kafamıza kafamıza patlasanız da, kan kussanız da ben buradayım. Korkun hep buradayım. Bu ülke benim şerefimdir. Şerefimden feragat etmeyeceğim. Bu ülke benim kaderimdir, nasibimdir. Ona ihanet etmeyeceğim.

Yazdıklarım tarihe tanıklığımdır, şehitlere ve gazilere şahitliğimdir, yaşadıklarımın zekâtıdır. Allah kabul etsin. Allah bu yüce millete ve devletimize zeval vermesin. Allah elimizi bırakmasın.

Allahuekber velillahil hamd.


Darbe gecesi günlüğü Darbe gecesi günlüğü Reviewed by Habersizim on 20:48:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: