Şu kısa hayatta güzel hikâyeler biriktirmeli insan, güzel anları saklamalı nakışlı sandıklarda. Sonra çıkarıp arşivlerden tekrar tekrar okumalı ve yaşamalı. Hikâyeler elzemdir; çünkü tarihe bir şerh de sizin hikâyeniz koyar, tarihte bir yer de sizi yazar. Ve aynı tarih en gerçek tirajıyla mümtaz bir çoğunluğun gönüllerine taht kuran Müstakil Gazete’yi de yazacak. Çünkü bu mümtaz topluluk, Müstakil’i kütüphanesinin en güzel rafına koyacak.
Birkaç zaman dilimi geriye gidelim isterim. Hikâyenin başladığı 11 Ocak 2016’ya. Müstakil bir gazete mazisine! Yeniden bir hikâye yazmaya kolları sıvamış birkaç vefalı insanın, kar demeden kış demeden ofisin yollarını arşınlayıp… diye ajitasyon cümlelerle yazıya başlamak niyetindeydim ki, Ağrı Dağı’nın eteklerinde kar bacaları aşarken; okula gittiğim günler geldi aklıma ve dedim ki neyse bunlar benim kadar zorlanmamışlardır. Kitaplarla birlikte tezek taşıdığımı da var sayarsak, bu insanların plazada bulunan yedek parçamsı gazete ofisinin yollarına gül dökmeleri gerekmekteydi.
Bu güzel insanlarla çok güzel köpüklü “Törkiş kofileri”, nice elma çayları, nice kampanyalı karışık pizzaları yemeden yani iki hasbihal etmeden önce hiçbir tanışıklığımız yok idi. Ne demekti gazete çıkarmak? “Corolla’ya kaç tırnaklı buji takılmalı?” sorusuna benziyor mu, cümleleri ve türevlerinin kafamda cirit attığı zamanlardı.
Dağınıklığımın içinde bir düzen kurduğum masamda bilumum körük, piston, disk gibi yedek parça kataloglarının yerini henüz ne “Meselenin abç’si” almıştı ne de Şahsi Fikrim’in iban numarası.
Derken o günden sonra hummalı bir çalışma, bir koşturma kapladı yazıhanenin içini. Editörden çıkıp grafikere çarpıp patronlarda duran manşetler, on numara beş yıldız köşe yazılarının zevkle okunması, herkesin Hulasa cümlesi kurmaya çalışması ama en güzel hulasaları Hakan Albayrak’ın yazması, en çok sigarayı patronların ve grafikerlerin içmesi, sigara içilirken isyan çıkartan bendenizin serzenişleri… hep bu yazıhanede vuku buldu.
Her pazartesi tatil olduğu ve Medeni Hukuk’tan kaldığı için gelen ve dahî her geldiğinde bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını soran, Yazıhane Günlükleri’nin arasına; attığı çöpleri sıkıştıran, kuytudaki kitapları bile bulup yazan, gazetenin meselesi Ayşe Beyza Çiçek de her önemli günde SMS atacağımız kardeşlerimizden biri oldu.
Sonra eşsiz güzellikteki yazısı “Kafkas Kartalı Şeyh Şamil”i ile Nihat Nasır ve “Sanat diye bir şey yoktur, Süleymaniye diye bir gerçek vardır!” diyen İsmail Erdoğan gibi kıymetli kalemler bildik, şad olduk. Ha bir de uzun saçlı, Mavi’nin şiirini yazan Fatih Koca vardı, bir de onun tasarımları. Ve tabii ki gazete için yazdığım 4 yazının da baş teşvikçisi, en güzel manşetlerin sahibi; Mehtap Güneş’le yaptığımız memleket sohbetleri var ki, kaç kırk yıl saysak bitmez hatırı.
Bir de Ertuğrul Fındık’ın “Gavurca- Türkçe Sözlük”ü vardı dimağımıza sirayet eden, eşe dosta, yedi düvele okuduğumuz, okutturduğumuz. Velhasıl güzel insanlar, güzel işler yaptılar ve şimdi son sayıda bir veda havası esecek. Gel gör ki veda yazıları yazmak bence de hiç hoş değil. Zaten benim yazım da bir veda yazısı değil, Müstakil’e alenen yazılmış bir methiye baskısıdır.
Şimdi artık herkes bir şekilde yoluna devam edecek. Birileri köşe yazmaya, birileri hakikati manşetleriyle akıllara çakmaya, birileri mizanpaj yapmaya, birileri de parça satmaya.
Ve bir şeyler bir yerlerde hep özlenecek. Mesela sizin hiç künefeyi özlediğiniz an olur mu? Benim hep olur. Künefe; tel tel ayrılmış kadayıfa biraz da pekmez akıtılmış olduğundan mıdır nedir, benim için mutluluğun şerbetidir. Yalnızlığımda sade olarak sevdiğim, kalabalıklığımda yanına kaymak da istediğim şu hayattaki yumuşak karnımdır. Soframdan eksik etmek istemediğim, bayilerde pardon tatlıcıda kalmamış olması ihtimalinde fellik fellik aradığımdır. Müstakil Gazete de benim için bir künefeydi, tadına doyamadığım, nice rejimlere inat bir isyandı başkaldırdığım.
Ol sebep bir kez daha buyrun; aşkla ve şevkle ÇOK GÜZELDİN BE MÜSTAKİL!
Birkaç zaman dilimi geriye gidelim isterim. Hikâyenin başladığı 11 Ocak 2016’ya. Müstakil bir gazete mazisine! Yeniden bir hikâye yazmaya kolları sıvamış birkaç vefalı insanın, kar demeden kış demeden ofisin yollarını arşınlayıp… diye ajitasyon cümlelerle yazıya başlamak niyetindeydim ki, Ağrı Dağı’nın eteklerinde kar bacaları aşarken; okula gittiğim günler geldi aklıma ve dedim ki neyse bunlar benim kadar zorlanmamışlardır. Kitaplarla birlikte tezek taşıdığımı da var sayarsak, bu insanların plazada bulunan yedek parçamsı gazete ofisinin yollarına gül dökmeleri gerekmekteydi.
Bu güzel insanlarla çok güzel köpüklü “Törkiş kofileri”, nice elma çayları, nice kampanyalı karışık pizzaları yemeden yani iki hasbihal etmeden önce hiçbir tanışıklığımız yok idi. Ne demekti gazete çıkarmak? “Corolla’ya kaç tırnaklı buji takılmalı?” sorusuna benziyor mu, cümleleri ve türevlerinin kafamda cirit attığı zamanlardı.
Dağınıklığımın içinde bir düzen kurduğum masamda bilumum körük, piston, disk gibi yedek parça kataloglarının yerini henüz ne “Meselenin abç’si” almıştı ne de Şahsi Fikrim’in iban numarası.
Derken o günden sonra hummalı bir çalışma, bir koşturma kapladı yazıhanenin içini. Editörden çıkıp grafikere çarpıp patronlarda duran manşetler, on numara beş yıldız köşe yazılarının zevkle okunması, herkesin Hulasa cümlesi kurmaya çalışması ama en güzel hulasaları Hakan Albayrak’ın yazması, en çok sigarayı patronların ve grafikerlerin içmesi, sigara içilirken isyan çıkartan bendenizin serzenişleri… hep bu yazıhanede vuku buldu.
Her pazartesi tatil olduğu ve Medeni Hukuk’tan kaldığı için gelen ve dahî her geldiğinde bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını soran, Yazıhane Günlükleri’nin arasına; attığı çöpleri sıkıştıran, kuytudaki kitapları bile bulup yazan, gazetenin meselesi Ayşe Beyza Çiçek de her önemli günde SMS atacağımız kardeşlerimizden biri oldu.
Sonra eşsiz güzellikteki yazısı “Kafkas Kartalı Şeyh Şamil”i ile Nihat Nasır ve “Sanat diye bir şey yoktur, Süleymaniye diye bir gerçek vardır!” diyen İsmail Erdoğan gibi kıymetli kalemler bildik, şad olduk. Ha bir de uzun saçlı, Mavi’nin şiirini yazan Fatih Koca vardı, bir de onun tasarımları. Ve tabii ki gazete için yazdığım 4 yazının da baş teşvikçisi, en güzel manşetlerin sahibi; Mehtap Güneş’le yaptığımız memleket sohbetleri var ki, kaç kırk yıl saysak bitmez hatırı.
Bir de Ertuğrul Fındık’ın “Gavurca- Türkçe Sözlük”ü vardı dimağımıza sirayet eden, eşe dosta, yedi düvele okuduğumuz, okutturduğumuz. Velhasıl güzel insanlar, güzel işler yaptılar ve şimdi son sayıda bir veda havası esecek. Gel gör ki veda yazıları yazmak bence de hiç hoş değil. Zaten benim yazım da bir veda yazısı değil, Müstakil’e alenen yazılmış bir methiye baskısıdır.
Şimdi artık herkes bir şekilde yoluna devam edecek. Birileri köşe yazmaya, birileri hakikati manşetleriyle akıllara çakmaya, birileri mizanpaj yapmaya, birileri de parça satmaya.
Ve bir şeyler bir yerlerde hep özlenecek. Mesela sizin hiç künefeyi özlediğiniz an olur mu? Benim hep olur. Künefe; tel tel ayrılmış kadayıfa biraz da pekmez akıtılmış olduğundan mıdır nedir, benim için mutluluğun şerbetidir. Yalnızlığımda sade olarak sevdiğim, kalabalıklığımda yanına kaymak da istediğim şu hayattaki yumuşak karnımdır. Soframdan eksik etmek istemediğim, bayilerde pardon tatlıcıda kalmamış olması ihtimalinde fellik fellik aradığımdır. Müstakil Gazete de benim için bir künefeydi, tadına doyamadığım, nice rejimlere inat bir isyandı başkaldırdığım.
Ol sebep bir kez daha buyrun; aşkla ve şevkle ÇOK GÜZELDİN BE MÜSTAKİL!
Künefe tadında bir tutam Müstakil!
Reviewed by Habersizim
on
08:01:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
08:01:00
Rating:


Hiç yorum yok: