Merhaba sevgili okurlar. Nasılsınız, iyi misiniz? Ben iyi değilim valla. Moralim çok bozuk. Neden mi?
Durun anlatayım.
Yıllar sonra yazma imkânı bulmuşum.
Üstelik 20 lira gibi astronomik denecek bir ücreti peşin almışım...
Keyfimin gıcır olması lazım değil mi?
Değil!
Maalesef kazın ayağı öyle değil.
Bu fakir, önemli bir transfer havasında geldiği Müstakil Gazete’de, bir "hoş geldin"e bile lâyık görülmedi.
Herkeste bir trip, bir hava, sormayın gitsin.
Sanki Rus girdi aralarına. Anlaştılar mı n'aptılar, bilemiyorum, organize bir tepkiyle daha doğrusu tepkisizlikle karşı karşıyayım.
Tamam, bütün baba yazarların kaderi budur.
Kıskanılır, çekemezler, bunu anlıyorum da, bir insana istenmediği bu kadar da açık belli edilmez ki.
Bakın n'oldu.
Gazetede ilk yazım çıkar çıkmaz, hemen sosyal medyanın mümtaz birimlerinden Twitter'da bir hesap açtım.
Gazetenin; patronuyla, yayın yönetmeniyle, görsel yönetmenleriyle, sayfa operatörleriyle, editörleriyle, yayın danışmanlarıyla, müstearlarıyla ve tüm yazarlarıyla hepi topu 15 kişi olan kadrosunu derhal takibe aldım.
Sanıyorum ki, onlar da hemen; "ooo üstad gelmiş" diyerek sevinç ve gururla takibe geçecekler.
Neredeee...
Bekle babam bekle.
Kimsede tık yok. Düşünün, koca gaste ekibinden bir "Mor Çocuk" (O da küçük patron olduğu için komplekssiz davranmak gerektiğini düşündüğünden olsa gerek), takibe aldı.
Bir de, "keşke o da takip etmeyeydi" dediğim "Müstakil Gazete" isimli hesap...
Bana nasıl kaba davrandı bilemezsiniz.
Durun onu da anlatayım.
Ben, heves ve heyecanla bilgisayarın başında o muhteşem ilk yazımın anons edilmesini bekliyorum.
Nihayet, o kurumsal kimlik ortaya çıktı ve başladı yazıları anonslamaya.
En başta yapmayınca, "Doğrusu bu, assolistler sahneye en son çıkar" diyerek en sonu bekledim.
Yok!
Tek kelimeyle olsun söz edilmiyor, bu fakirden.
Baktım ses çıkmıyor; "ilk gündür, haberi yok herhalde" diye düşünerek (aslında kendimi kandırarak ve gururumu da ayaklar altına alarak), "Afedersiniz, benim yazımı da anonslar mısınız?" diyecek oldum, nezaketin dibini bularak. Sanıyorum ki, "Ah, pardon, unutmuşum" diye bir cevabın ardından yazımı anons edecek.
Ben heyecanla beklerken şu cevap geldi.
"Hayır!"
Düşünebiliyor musunuz sevgili okurlarım, cevap "hayır!", kocaman bir hayır!
Kulaklarım uğuldadı resmen.
Morarmış da olabilirim, karşımda ayna olmadığı için göremiyorum tabii.
İnanın, İbrahim Tatlıses bile daha naziktir, o derece yani. Neyse bu ilk şoku atlattıktan sonra hemen telefonuma sarıldım ve Hakan Albayrak'ı aradım.
Selam dahi vermeden, bir çırpıda maruz kaldığım tavrı anlattım ve istifamı sundum.
Gerçi peşin aldığım parayı çoktan yemiştim.
"Borcum olsun, daha sonra iade ederim" diye eklemeyi ihmal etmeyerek anlayış göstermesini bekledim.
"Ya, dert ettiğin şeye bak, bana da böyle davranıyorlar" demesin mi?
Dondum kaldım. Doğrusunu isterseniz işime gelen bir argüman bu ama beni avutmak için söylenmiş de olabilir tabii.
Neyse, durum bu sevgili okurlarım.
Bundan sonra "kısasa kısas" gereği ben de onları görmezden geleceğim.
Bana konu mu yok sanki.
Hiçbir şey bulamazsam bu memlekette Kemal Kılıçdaroğlu diye bir fıkra kahramanı yaşıyor, onun serüvenlerini yazarım.
Medyamızın tüy dikmekle meşhur kalemleri var mesela. Olmadı "Kıtmir"e yürürüm.
Yani sonuç itibariyle no problem...
Durun anlatayım.
Yıllar sonra yazma imkânı bulmuşum.
Üstelik 20 lira gibi astronomik denecek bir ücreti peşin almışım...
Keyfimin gıcır olması lazım değil mi?
Değil!
Maalesef kazın ayağı öyle değil.
Bu fakir, önemli bir transfer havasında geldiği Müstakil Gazete’de, bir "hoş geldin"e bile lâyık görülmedi.
Herkeste bir trip, bir hava, sormayın gitsin.
Sanki Rus girdi aralarına. Anlaştılar mı n'aptılar, bilemiyorum, organize bir tepkiyle daha doğrusu tepkisizlikle karşı karşıyayım.
Tamam, bütün baba yazarların kaderi budur.
Kıskanılır, çekemezler, bunu anlıyorum da, bir insana istenmediği bu kadar da açık belli edilmez ki.
Bakın n'oldu.
Gazetede ilk yazım çıkar çıkmaz, hemen sosyal medyanın mümtaz birimlerinden Twitter'da bir hesap açtım.
Gazetenin; patronuyla, yayın yönetmeniyle, görsel yönetmenleriyle, sayfa operatörleriyle, editörleriyle, yayın danışmanlarıyla, müstearlarıyla ve tüm yazarlarıyla hepi topu 15 kişi olan kadrosunu derhal takibe aldım.
Sanıyorum ki, onlar da hemen; "ooo üstad gelmiş" diyerek sevinç ve gururla takibe geçecekler.
Neredeee...
Bekle babam bekle.
Kimsede tık yok. Düşünün, koca gaste ekibinden bir "Mor Çocuk" (O da küçük patron olduğu için komplekssiz davranmak gerektiğini düşündüğünden olsa gerek), takibe aldı.
Bir de, "keşke o da takip etmeyeydi" dediğim "Müstakil Gazete" isimli hesap...
Bana nasıl kaba davrandı bilemezsiniz.
Durun onu da anlatayım.
Ben, heves ve heyecanla bilgisayarın başında o muhteşem ilk yazımın anons edilmesini bekliyorum.
Nihayet, o kurumsal kimlik ortaya çıktı ve başladı yazıları anonslamaya.
En başta yapmayınca, "Doğrusu bu, assolistler sahneye en son çıkar" diyerek en sonu bekledim.
Yok!
Tek kelimeyle olsun söz edilmiyor, bu fakirden.
Baktım ses çıkmıyor; "ilk gündür, haberi yok herhalde" diye düşünerek (aslında kendimi kandırarak ve gururumu da ayaklar altına alarak), "Afedersiniz, benim yazımı da anonslar mısınız?" diyecek oldum, nezaketin dibini bularak. Sanıyorum ki, "Ah, pardon, unutmuşum" diye bir cevabın ardından yazımı anons edecek.
Ben heyecanla beklerken şu cevap geldi.
"Hayır!"
Düşünebiliyor musunuz sevgili okurlarım, cevap "hayır!", kocaman bir hayır!
Kulaklarım uğuldadı resmen.
Morarmış da olabilirim, karşımda ayna olmadığı için göremiyorum tabii.
İnanın, İbrahim Tatlıses bile daha naziktir, o derece yani. Neyse bu ilk şoku atlattıktan sonra hemen telefonuma sarıldım ve Hakan Albayrak'ı aradım.
Selam dahi vermeden, bir çırpıda maruz kaldığım tavrı anlattım ve istifamı sundum.
Gerçi peşin aldığım parayı çoktan yemiştim.
"Borcum olsun, daha sonra iade ederim" diye eklemeyi ihmal etmeyerek anlayış göstermesini bekledim.
"Ya, dert ettiğin şeye bak, bana da böyle davranıyorlar" demesin mi?
Dondum kaldım. Doğrusunu isterseniz işime gelen bir argüman bu ama beni avutmak için söylenmiş de olabilir tabii.
Neyse, durum bu sevgili okurlarım.
Bundan sonra "kısasa kısas" gereği ben de onları görmezden geleceğim.
Bana konu mu yok sanki.
Hiçbir şey bulamazsam bu memlekette Kemal Kılıçdaroğlu diye bir fıkra kahramanı yaşıyor, onun serüvenlerini yazarım.
Medyamızın tüy dikmekle meşhur kalemleri var mesela. Olmadı "Kıtmir"e yürürüm.
Yani sonuç itibariyle no problem...
Müstakil Gazete’de nasıl karşılandım?
Reviewed by Habersizim
on
08:27:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
08:27:00
Rating:


Hiç yorum yok: