Bir taksiye binip, arabasını bıraktığı otelin ismini söyledi.
Teker dönmeye başladı. Taksici Türkçe “Türk müsün” diye sordu.
Tuncay, “Türküm ve Hülya Avşar’ı sorsan da umurumda değil” dedi.
Öyle neşelenmişti ki, yeni bir Hülya Avşar manyağı bile bozamazdı neşesini.
Taksici şaşırdı.
-Bir şey mi oldu Hülya Avşar’a? Hasta mı yoksa?
-Yok yok, sağlığı yerinde.
-Çok şükür. Ebru Gündeş de iyi mi?
-O da iyi. Sibel Can ve İbrahim Tatlıses de iyi. Siz nasılsınız?
-Ben iyi değilim.
-Geçmiş olsun.
-Geçmiyor. Başımızdan gitmiyor bu mollalar. Fakirlik de var. Şah zamanında yevmiyemle en iyi gece kulübüne gidip en iyi yemeği yiyordum, en iyi votkayı içiyordum, masama en iyi kızı da getiriyordum, gene de cebimde para kalıyordu. Şimdi aynı parayla bir kilo et alamıyorum. Gece kulübü için de zaten ta Türkiye’ye gitmem lazım.
-Sizin de işiniz zor.
-Çok zor. Televizyonda Hülya Avşar’ı seyredip avunuyoruz işte. Bizim hürriyetimiz Türk televizyonu.
-Ama benim hürriyetim Taliban.
-Taliban mı? Afganistan’dakiler mi?
-Evet.
-Bu nasıl şaka?
-Şaka değil. Hülya Avşar’dan ve onun temsil ettiği ne varsa hepsinden kaçıyorum. Sizin hürriyetinizden kaçıyorum. Televizyonsuz Afganistan’a gidiyorum. Taliban’a iltica edeceğim.
-Vallahi de!
-Vallahi billahi.
-Sen çıldırmışsın.
-Hem de nasıl. Mutluluktan çıldırdım.
Adam neye uğradığının şaşkınlığı içinde sustu kaldı.
Otele vardılar.
Tuncay, parası neyse verip arabadan indi.
Kapıyı kapatmadan evvel taksiciye sordu:
-Buradan nasıl giderim Afganistan’a?
-Sağdan git. İleride başka birine sorarsın.
Dalga geçiyordu galiba.
Tuncay, kapıyı kapatıp kendi arabasına gitti.
Arabasının yanında bir adam vardı.
Adam, Türkçe “Türkiye’den geldiniz” dedi.
Tuncay, bunu bildiğini söyledi.
-Burada ne yapıyorsunuz?
-Gidiyorum.
-Nereye gidiyorsunuz?
-Afganistan’a.
-Niye?
-Orada televizyon yokmuş.
-Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?
-Estağfirullah. Vallahi yokmuş.
-Efendim?
-Televizyon yokmuş.
-Biliyorum orada televizyon olmadığını. Yani televizyon olmadığı için Afganistan’a gittiğinize söylerken dalga mı geçiyorsunuz demek istedim.
-Yok yok, gerçekten onun için gidiyorum.
-Afganistan’a gittiğiniz ne malum?
-Üf, yeter kardeşim, bela mısın!
-Belayım, evet!
Adam, ceketinin iç cebinden bir kimlik kartı çıkarıp Tuncay’ın gözünün içine soktu.
-İstihbarat! Benimle geliyorsunuz.
-Ama… Ama… Neden?
-Neden olduğunu çok iyi biliyorsunuz.
-Bilmiyorum. Vallahi bilmiyorum.
-Bu gece neredeydiniz?
-Bu gece? Ben… şey…
-Yardımcı olayım isterseniz.
Müzik mağazası desem?
-Nereye Jack?
-Fransa’ya Melanie.
-Vazife?
-Sabotaj.
-Fransızlar müttefikimiz değil mi?
-Konu Fransızlardan ibaret değil. İngilizler hariç bütün Batı Avrupalıların çanına ot tıkayacağız. Müttefikiz, ama efendi-köle ilişkisini tercih ederiz. Misyonum bununla ilgili.
-‘Sovyetler saldırdı, Amerikalılar kurtardı’ mizanseni mi?
-Hiç alakası yok.
-Seni tehlikeye sokacak bir iş mi? Bomba var mı?
Jack, gevrek gevrek güldü. Karısı Melanie’yi alnından yumuşakça öpüp “Korkma canım. Bomba filan yok. Avrupa’da film işine giriyoruz” dedi.
Bir çanta dolusu Amerikan Doları ile Paris’e uçtu. Paris havaalanında onu Jean Pierre Mozarelli bekliyordu. Mozarelli, İtalyan kökenli bir Fransız film eleştirmeni olarak tanınıyordu. İtalyan kökenli olduğu doğruydu. Film eleştirmeni olduğu da doğruydu; en azından, gazete ve dergilerde film eleştirilerinin yayımlandığı doğruydu. Ama aslında ABD hükümetine bağlı bir gizli servisin kültürel ifsat dairesinde kıdemli başçavuş rütbesiyle görev yapan bir ajandı. İlk büyük görevi, Venedik Film Festivali’nin Avrupa çapındaki saygınlığını arttırmaya dönük bir propaganda taarruzunu koordine etmek olmuştu. Şimdi de, ilki düzenlenecek olan Cannes Film Festivali’nin Venedik Film Festivali’yle rekabet edecek düzeye gelmesine katkıda bulunmaktı. Her şeyden evvel, festivale katılacak filmlerin mümkün mertebe sanat ve soyutluk düzeyi yüksek filmler olması için gerekli entelektüel baskıyı oluşturmakla memurdu. Açılışın Fransa çapında büyük bir sansasyon olmasına hizmet etmekle de görevlendirilmişti. Sene 1946, aylardan Şubat. Öte yandan Karl Gustav Von Rodenbeche de Berlin’de sanat ve soyutluk düzeyi yüksek filmlere adanmış bir festivalin temellerini atmakla meşguldü. Ama o işin gerçekleşmesine daha 5 sene vardı.
İki ajan (Jack’in de ajan olduğunu anlamış olmalısınız), Şanzelize’nin paralelinde, ismi ileride Eurovision Şarkı Yarışması’nda spikerlerin sıkça kullanacağı bir kalıba ilham kaynağı olan Rue de Quatre Points üzerindeki bir barda kafaları çekip Avrupa’yla kafa buldular. “Şu Cannes Film Festivali iyice otursun, Berlin Film Festivali de kervana katılsın, 30 sene sonra Avrupa’da kahramanlığın k’si bile unutulur” dedi Jean Pierre Mozarelli. “Öyle olmalı” dedi Jack. “Bunu başarmalıyız Pierre. Küçük, kişisel hikayelerde, derin ama beş para etmez bunalımlarda boğmalıyız Avrupa dimağını. John Ford’un filmlerini banal bulmalılar, John Wayne denince akıllarına ilkel insan gelmeli, ‘Üf, ne kadar primitif’ demeliler, ağız burun eğmeliler Hollywood’a; epik filmlerden, kahramanlık hikâyelerinden iğrenmeliler. İçlerinden birinin içinde bir kahramanlık eğilimi belirince onu hemen utançla bastırmalı. Vatan sevgisi direkt faşizm muamelesi görmeli bu sinemanın gölgesinde. Vatan sevgisi Amerikalılara mahsus olmalı. Dünyaya nizam vermek zaten aklının ucundan bile geçmemeli Avrupalıların. Avrupa, kendi ayakları üzerinde yükselip küresel bir güç olma istidadını tamamen kaybetmeli, potansiyel olarak bile kalmamalı böyle bir istidadı. Başları sıkıştığında ‘John Wayne nerede?’ demeliler. Bakışlarını Amerika’ya çevirmeliler.”
-Doğu Avrupa için ne diyorsun, Jack?
-Rus, Çekoslovak, Polonya sinemalarına da nüfuz ediyoruz, merak etme. Çok önemli birkaç yönetmenle anlaştık, sanat düzeyi yüksek sıkıcı filmler çekmeyi kabul ettiler. Bu arada kahramanlık filmleri de çekilecek ama sorun değil; sonuçta kahramanlar hep kızıllar olacak ve halk kızılları sevmediği için o kahramanlık destanlarından etkilenmeyecek. Tam tersine, kahramanlıktan iğrenecek. Aslında… Bir dakika!... Evet evet… Sovyet ordusunun propaganda filmlerine de sponsor olmalıyız.
-Çok zekisin patron.
-Sen de çok anlayışlısın Jean Pierre. By the way; nasıl vatan haini oldun?
-Ne bileyim işte. İtalya çok vıcık. Fransa savaşmayı bilmiyor; cephede bir madmazel adeta. Ama konuşmaya gelince “grande nation”, “grande nazione” deyip duruyorlar. Büyük ulusmuş! Bu komediye karnım tok. İtalya da Fransa da kifayetsiz cücedir ve bu gerçeği kabul etmelidir. Venedik Film Festivali, Cannes Film Festivali bu bakımdan gerçeğe adanmış film festivalleridir. İtalya ve Fransa’ya haddini bildirecekler. Berlin Film Festivali ise Almanların içindeki savaş ateşinin küllerindeki son alev potansiyellerini yok edecek. Her birinin diğer ülkelere de etkileri olacak tabii. Bu üç festivalle Avrupa çapında bir atmosfer oluşturacağız ama bununla da kalmayıp dünyanın başka yerlerinde büyük devlet olma eğilimi gösteren ülkeleri de ifsat edeceğiz. Ne bileyim, bir gün sıkıcı bir İran veya Türk filmine de ödül vereceğiz icabında. O ülkelerin yönetmenleri de Avrupa tarafından ödüllendirilmek ihtirasıyla sanat ve soyutluk düzeyi yüksek filmlerle milletin kafasını ütüleyecekler. Kafalar dümdüz olacak, biz de üzerlerinde Fred Astaire gibi step dance yapacağız. Neyse işte. Sonuçta buralarda gurur duyacak bir şey bulamadım ve Amerikalı olmaya karar verdim. İçelim.
-İçelim mösyö.
İçtiler, içtiler, içtiler. Yeterince içtikten sonra, bir bankaya gidip, Jack’in bavulundaki parayı Cannes Film Festivali’nin hesabına yatırdılar.
Aradan on yıllar geçti. “Yol” isminde bir Türk filmi, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü aldı. Ölüm döşeğinde olan Jack, “Yılmaz Güney isminde devrimci bir Türk’ün filmi” olduğunu duyunca öyle telaşlandı ki, ölüm döşeğinden kalkıp filmi izledi. Filmde devrim ışığı değil iç ezikliği telkin eden bir karamsarlık görünce rahatladı. Hemen bir kadehe viski koyup telefona sarıldı.
-Jean Pierre?
-Jack?
-Yol’u izledin mi?
-İzledim. Zararsız.
-Biliyorum. Ben de izledim. Ödüm kopmuştu, devrimci bir motivasyon aşılayan bir filme ödül mü verildi diye.
-Merak etme, bizim kalemizden top geçmez.
-Elimde bir kadeh viski var mösyö. Hadi sen de bir şampanya patlat, içine tükürülmüş devrime içelim.
-İçelim kovboy.
Aradan seneler geçti. Avrupa sanat filmleri festivallerinde İran filmlerine ödül yağdırıldı. Ödül alan bütün filmler, kovboy ve mösyönün öngördüğü gibi, sanat ve soyutluk düzeyi yüksek filmlerdi. İran halkını bilgelik pınarında oyalamaya dönük hikâyeler. Zararsız.
Böyle filmler ödül aldıkça, İranlı genç yönetmenler neşeli halklarına hiç uymayan “festival filmleri”ne yöneldiler ve bir gün İranlı bir sinema eleştirmeni şunları yazmak zorunda kaldı: “Muhsin Mahbelbaf, Abbas Kiyarüstemi gibi dünyaca ünlü yönetmenlerimiz İran sinemasının önünü tıkıyor. Genç yönetmenler, içlerinden gelen hikayeleri çekmek yerine, İran’ı ve İranlıları, Batı festivallerindeki jürilerin görmek istediği şekilde gösteren filmler yaparak ödülleri kapma derdine düştüler. Bir bisikletin veya bir madeni paranın etrafında dönen mistik kılıklı sıkıcı filmler yaparak İran halkının içini bayıyorlar. Daha da kötüsü, bunun matah bir şey olduğu fikrini yayıyorlar. Öte yandan Amerikalılar, Rambo gibi filmlerle, ulusal dinamizmlerini mütemadiyen yeniden üretiyorlar. Rambo örneği, entelektüellerimizi irite edebilir. Öyleyse Frank Capra sinemasının kahramanlarından bahsedelim. Halkın içinden gelen, sıradan ve yalın kimseler olan bu kahramanların hak ve adalet namına kazandıkları büyük zaferleri hatırlayalım. O filmlerin, miladi 1930’lu ve 40’lı yıllardaki büyük buhranlar sırasında, Amerikan halkına o buhranları aşma iradesini ve dinamizmini nasıl aşıladığını hatırlayalım.”
Bunları yazan sinema eleştirmeni A.Teherani aslında sinema eleştirmeni ve A.Teherani değildi. İran istihbaratından Muhsin Hüseynagani idi. Hüseynagani, Amerikalı ve İtalo-Fransız meslektaşlarının oyununu çözmüş ve karşı atağa geçmişti. Gizli servisin kültürel ifsatla mücadele departmanındandı.
Telefon geldiği sırada, bir Hollywood filminin mahkeme sahnesini seyretmekteydi. Bayılırdı bu mahkeme sahnelerine. “Zihnimi açıyor, sorgulama kabiliyetimi geliştiriyor” diyordu.
-Türk mü? Derdi neymiş?
-Hülya Avşar Kurtuluş Ordusu’yla irtibatlı.
-Hemen geliyorum.
Ziya Güler'in romanı
Teker dönmeye başladı. Taksici Türkçe “Türk müsün” diye sordu.
Tuncay, “Türküm ve Hülya Avşar’ı sorsan da umurumda değil” dedi.
Öyle neşelenmişti ki, yeni bir Hülya Avşar manyağı bile bozamazdı neşesini.
Taksici şaşırdı.
-Bir şey mi oldu Hülya Avşar’a? Hasta mı yoksa?
-Yok yok, sağlığı yerinde.
-Çok şükür. Ebru Gündeş de iyi mi?
-O da iyi. Sibel Can ve İbrahim Tatlıses de iyi. Siz nasılsınız?
-Ben iyi değilim.
-Geçmiş olsun.
-Geçmiyor. Başımızdan gitmiyor bu mollalar. Fakirlik de var. Şah zamanında yevmiyemle en iyi gece kulübüne gidip en iyi yemeği yiyordum, en iyi votkayı içiyordum, masama en iyi kızı da getiriyordum, gene de cebimde para kalıyordu. Şimdi aynı parayla bir kilo et alamıyorum. Gece kulübü için de zaten ta Türkiye’ye gitmem lazım.
-Sizin de işiniz zor.
-Çok zor. Televizyonda Hülya Avşar’ı seyredip avunuyoruz işte. Bizim hürriyetimiz Türk televizyonu.
-Ama benim hürriyetim Taliban.
-Taliban mı? Afganistan’dakiler mi?
-Evet.
-Bu nasıl şaka?
-Şaka değil. Hülya Avşar’dan ve onun temsil ettiği ne varsa hepsinden kaçıyorum. Sizin hürriyetinizden kaçıyorum. Televizyonsuz Afganistan’a gidiyorum. Taliban’a iltica edeceğim.
-Vallahi de!
-Vallahi billahi.
-Sen çıldırmışsın.
-Hem de nasıl. Mutluluktan çıldırdım.
Adam neye uğradığının şaşkınlığı içinde sustu kaldı.
Otele vardılar.
Tuncay, parası neyse verip arabadan indi.
Kapıyı kapatmadan evvel taksiciye sordu:
-Buradan nasıl giderim Afganistan’a?
-Sağdan git. İleride başka birine sorarsın.
Dalga geçiyordu galiba.
Tuncay, kapıyı kapatıp kendi arabasına gitti.
Arabasının yanında bir adam vardı.
Adam, Türkçe “Türkiye’den geldiniz” dedi.
Tuncay, bunu bildiğini söyledi.
-Burada ne yapıyorsunuz?
-Gidiyorum.
-Nereye gidiyorsunuz?
-Afganistan’a.
-Niye?
-Orada televizyon yokmuş.
-Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?
-Estağfirullah. Vallahi yokmuş.
-Efendim?
-Televizyon yokmuş.
-Biliyorum orada televizyon olmadığını. Yani televizyon olmadığı için Afganistan’a gittiğinize söylerken dalga mı geçiyorsunuz demek istedim.
-Yok yok, gerçekten onun için gidiyorum.
-Afganistan’a gittiğiniz ne malum?
-Üf, yeter kardeşim, bela mısın!
-Belayım, evet!
Adam, ceketinin iç cebinden bir kimlik kartı çıkarıp Tuncay’ın gözünün içine soktu.
-İstihbarat! Benimle geliyorsunuz.
-Ama… Ama… Neden?
-Neden olduğunu çok iyi biliyorsunuz.
-Bilmiyorum. Vallahi bilmiyorum.
-Bu gece neredeydiniz?
-Bu gece? Ben… şey…
-Yardımcı olayım isterseniz.
Müzik mağazası desem?
-Nereye Jack?
-Fransa’ya Melanie.
-Vazife?
-Sabotaj.
-Fransızlar müttefikimiz değil mi?
-Konu Fransızlardan ibaret değil. İngilizler hariç bütün Batı Avrupalıların çanına ot tıkayacağız. Müttefikiz, ama efendi-köle ilişkisini tercih ederiz. Misyonum bununla ilgili.
-‘Sovyetler saldırdı, Amerikalılar kurtardı’ mizanseni mi?
-Hiç alakası yok.
-Seni tehlikeye sokacak bir iş mi? Bomba var mı?
Jack, gevrek gevrek güldü. Karısı Melanie’yi alnından yumuşakça öpüp “Korkma canım. Bomba filan yok. Avrupa’da film işine giriyoruz” dedi.
Bir çanta dolusu Amerikan Doları ile Paris’e uçtu. Paris havaalanında onu Jean Pierre Mozarelli bekliyordu. Mozarelli, İtalyan kökenli bir Fransız film eleştirmeni olarak tanınıyordu. İtalyan kökenli olduğu doğruydu. Film eleştirmeni olduğu da doğruydu; en azından, gazete ve dergilerde film eleştirilerinin yayımlandığı doğruydu. Ama aslında ABD hükümetine bağlı bir gizli servisin kültürel ifsat dairesinde kıdemli başçavuş rütbesiyle görev yapan bir ajandı. İlk büyük görevi, Venedik Film Festivali’nin Avrupa çapındaki saygınlığını arttırmaya dönük bir propaganda taarruzunu koordine etmek olmuştu. Şimdi de, ilki düzenlenecek olan Cannes Film Festivali’nin Venedik Film Festivali’yle rekabet edecek düzeye gelmesine katkıda bulunmaktı. Her şeyden evvel, festivale katılacak filmlerin mümkün mertebe sanat ve soyutluk düzeyi yüksek filmler olması için gerekli entelektüel baskıyı oluşturmakla memurdu. Açılışın Fransa çapında büyük bir sansasyon olmasına hizmet etmekle de görevlendirilmişti. Sene 1946, aylardan Şubat. Öte yandan Karl Gustav Von Rodenbeche de Berlin’de sanat ve soyutluk düzeyi yüksek filmlere adanmış bir festivalin temellerini atmakla meşguldü. Ama o işin gerçekleşmesine daha 5 sene vardı.
İki ajan (Jack’in de ajan olduğunu anlamış olmalısınız), Şanzelize’nin paralelinde, ismi ileride Eurovision Şarkı Yarışması’nda spikerlerin sıkça kullanacağı bir kalıba ilham kaynağı olan Rue de Quatre Points üzerindeki bir barda kafaları çekip Avrupa’yla kafa buldular. “Şu Cannes Film Festivali iyice otursun, Berlin Film Festivali de kervana katılsın, 30 sene sonra Avrupa’da kahramanlığın k’si bile unutulur” dedi Jean Pierre Mozarelli. “Öyle olmalı” dedi Jack. “Bunu başarmalıyız Pierre. Küçük, kişisel hikayelerde, derin ama beş para etmez bunalımlarda boğmalıyız Avrupa dimağını. John Ford’un filmlerini banal bulmalılar, John Wayne denince akıllarına ilkel insan gelmeli, ‘Üf, ne kadar primitif’ demeliler, ağız burun eğmeliler Hollywood’a; epik filmlerden, kahramanlık hikâyelerinden iğrenmeliler. İçlerinden birinin içinde bir kahramanlık eğilimi belirince onu hemen utançla bastırmalı. Vatan sevgisi direkt faşizm muamelesi görmeli bu sinemanın gölgesinde. Vatan sevgisi Amerikalılara mahsus olmalı. Dünyaya nizam vermek zaten aklının ucundan bile geçmemeli Avrupalıların. Avrupa, kendi ayakları üzerinde yükselip küresel bir güç olma istidadını tamamen kaybetmeli, potansiyel olarak bile kalmamalı böyle bir istidadı. Başları sıkıştığında ‘John Wayne nerede?’ demeliler. Bakışlarını Amerika’ya çevirmeliler.”
-Doğu Avrupa için ne diyorsun, Jack?
-Rus, Çekoslovak, Polonya sinemalarına da nüfuz ediyoruz, merak etme. Çok önemli birkaç yönetmenle anlaştık, sanat düzeyi yüksek sıkıcı filmler çekmeyi kabul ettiler. Bu arada kahramanlık filmleri de çekilecek ama sorun değil; sonuçta kahramanlar hep kızıllar olacak ve halk kızılları sevmediği için o kahramanlık destanlarından etkilenmeyecek. Tam tersine, kahramanlıktan iğrenecek. Aslında… Bir dakika!... Evet evet… Sovyet ordusunun propaganda filmlerine de sponsor olmalıyız.
-Çok zekisin patron.
-Sen de çok anlayışlısın Jean Pierre. By the way; nasıl vatan haini oldun?
-Ne bileyim işte. İtalya çok vıcık. Fransa savaşmayı bilmiyor; cephede bir madmazel adeta. Ama konuşmaya gelince “grande nation”, “grande nazione” deyip duruyorlar. Büyük ulusmuş! Bu komediye karnım tok. İtalya da Fransa da kifayetsiz cücedir ve bu gerçeği kabul etmelidir. Venedik Film Festivali, Cannes Film Festivali bu bakımdan gerçeğe adanmış film festivalleridir. İtalya ve Fransa’ya haddini bildirecekler. Berlin Film Festivali ise Almanların içindeki savaş ateşinin küllerindeki son alev potansiyellerini yok edecek. Her birinin diğer ülkelere de etkileri olacak tabii. Bu üç festivalle Avrupa çapında bir atmosfer oluşturacağız ama bununla da kalmayıp dünyanın başka yerlerinde büyük devlet olma eğilimi gösteren ülkeleri de ifsat edeceğiz. Ne bileyim, bir gün sıkıcı bir İran veya Türk filmine de ödül vereceğiz icabında. O ülkelerin yönetmenleri de Avrupa tarafından ödüllendirilmek ihtirasıyla sanat ve soyutluk düzeyi yüksek filmlerle milletin kafasını ütüleyecekler. Kafalar dümdüz olacak, biz de üzerlerinde Fred Astaire gibi step dance yapacağız. Neyse işte. Sonuçta buralarda gurur duyacak bir şey bulamadım ve Amerikalı olmaya karar verdim. İçelim.
-İçelim mösyö.
İçtiler, içtiler, içtiler. Yeterince içtikten sonra, bir bankaya gidip, Jack’in bavulundaki parayı Cannes Film Festivali’nin hesabına yatırdılar.
Aradan on yıllar geçti. “Yol” isminde bir Türk filmi, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü aldı. Ölüm döşeğinde olan Jack, “Yılmaz Güney isminde devrimci bir Türk’ün filmi” olduğunu duyunca öyle telaşlandı ki, ölüm döşeğinden kalkıp filmi izledi. Filmde devrim ışığı değil iç ezikliği telkin eden bir karamsarlık görünce rahatladı. Hemen bir kadehe viski koyup telefona sarıldı.
-Jean Pierre?
-Jack?
-Yol’u izledin mi?
-İzledim. Zararsız.
-Biliyorum. Ben de izledim. Ödüm kopmuştu, devrimci bir motivasyon aşılayan bir filme ödül mü verildi diye.
-Merak etme, bizim kalemizden top geçmez.
-Elimde bir kadeh viski var mösyö. Hadi sen de bir şampanya patlat, içine tükürülmüş devrime içelim.
-İçelim kovboy.
Aradan seneler geçti. Avrupa sanat filmleri festivallerinde İran filmlerine ödül yağdırıldı. Ödül alan bütün filmler, kovboy ve mösyönün öngördüğü gibi, sanat ve soyutluk düzeyi yüksek filmlerdi. İran halkını bilgelik pınarında oyalamaya dönük hikâyeler. Zararsız.
Böyle filmler ödül aldıkça, İranlı genç yönetmenler neşeli halklarına hiç uymayan “festival filmleri”ne yöneldiler ve bir gün İranlı bir sinema eleştirmeni şunları yazmak zorunda kaldı: “Muhsin Mahbelbaf, Abbas Kiyarüstemi gibi dünyaca ünlü yönetmenlerimiz İran sinemasının önünü tıkıyor. Genç yönetmenler, içlerinden gelen hikayeleri çekmek yerine, İran’ı ve İranlıları, Batı festivallerindeki jürilerin görmek istediği şekilde gösteren filmler yaparak ödülleri kapma derdine düştüler. Bir bisikletin veya bir madeni paranın etrafında dönen mistik kılıklı sıkıcı filmler yaparak İran halkının içini bayıyorlar. Daha da kötüsü, bunun matah bir şey olduğu fikrini yayıyorlar. Öte yandan Amerikalılar, Rambo gibi filmlerle, ulusal dinamizmlerini mütemadiyen yeniden üretiyorlar. Rambo örneği, entelektüellerimizi irite edebilir. Öyleyse Frank Capra sinemasının kahramanlarından bahsedelim. Halkın içinden gelen, sıradan ve yalın kimseler olan bu kahramanların hak ve adalet namına kazandıkları büyük zaferleri hatırlayalım. O filmlerin, miladi 1930’lu ve 40’lı yıllardaki büyük buhranlar sırasında, Amerikan halkına o buhranları aşma iradesini ve dinamizmini nasıl aşıladığını hatırlayalım.”
Bunları yazan sinema eleştirmeni A.Teherani aslında sinema eleştirmeni ve A.Teherani değildi. İran istihbaratından Muhsin Hüseynagani idi. Hüseynagani, Amerikalı ve İtalo-Fransız meslektaşlarının oyununu çözmüş ve karşı atağa geçmişti. Gizli servisin kültürel ifsatla mücadele departmanındandı.
Telefon geldiği sırada, bir Hollywood filminin mahkeme sahnesini seyretmekteydi. Bayılırdı bu mahkeme sahnelerine. “Zihnimi açıyor, sorgulama kabiliyetimi geliştiriyor” diyordu.
-Türk mü? Derdi neymiş?
-Hülya Avşar Kurtuluş Ordusu’yla irtibatlı.
-Hemen geliyorum.
Ziya Güler'in romanı
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 9 ve 10. Bölüm
Reviewed by Habersizim
on
14:56:00
Rating:

Hiç yorum yok: