“Yeni Türkiye’ye sanat için bir toplantıdan fazlası lâzım”
“Sabahın üstüme saldırdığı” cumartesi günü, sosyal medyada bir haberle karşılaştım. Bu habere göre, Başbakan Ahmet Davutoğlu kültür-sanat dünyasının önde gelen isimleriyle Dolmabahçe ofisinde bir toplantı gerçekleştirmişti. Hemen haberin ayrıntılarına ram oldum ve kendi ismimi aradım. Baktım yokum. Necip Fazıl’ın “Benim olmadığım yerde kimse yoktur” düsturuyla yetişmiş bir genç olarak, ben yoksam kimler var diye isimler arasında şöyle bir seyirttim. Kimler yoktu kimler.
Ama ben isimlere girmeyeceğim. Zira isimlerle işim yok. İşim esaslarla. İsimlerle işim olmasa da merak ettiğim bir şey var: bu isimlerin neye göre belirlendiği. Kim tarafından ve hangi ölçülerle. Ateş olsa cürmü kadar yer yakacak biri olarak, bu sorumun dikkate alınacağına dair ümidim yok, ama sormaktan da kimseye zarar gelmez.
Evet, kim tarafından ve hangi kriterlerle belirleniyor bu isimler? Bu soruya bir cevap lütfen!
Vaktiyle üniversitede, Sanat sosyolojisi hocasına bir soru yöneltmiş ve “Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Türkiye’de sanatın yönünün belirlenmesi ve bu yönün halka indirilmesi bağlamında ne yapıyor” demiştim. “Çünkü ben, az buçuk sanatla ilgilenen, bu işin tahsilini de gören, af buyurun entelektüel ortamlarda da sanatla ilgili büyük laflar eden bir adam olarak, MGSÜ’nün neler yaptığından habersizim” diye de eklemiştim. Sorum üzerine sazı eline alan hocam, “Sosyoloji bölümüyle bizim bölümün(Sanat Tarihi) ortak çalışmaları olduğunu ve bu konuda diğer üniversitelerde olmayan işler yaptıklarını” söylemişti. Ben de, “peki benim bunlardan niye haberim yok ve benim haberim yoksa, sokaktaki adamın nereden haberi olacak” diyerek esip gürlemiştim. Gürlemem hiçbir işe yaramamıştı ki, hoca hâlâ yaptıkları ama körlerle sağırların birbirini ağırladığı işlerden bahsedip durmuştu. Eminim hâlâ bahsediyordur.
İyi niyetli bütün ütopyalarıma rağmen bu toplantı bana, ‘dostlar alış-verişte görsün’ cümlesini hatırlattı. Bunu yazdığım için birileri bana fena kızacak ama işin doğrusu bu. Toplantıya katılan ve şahsen de tanıdığım büyüklerimi tenzih ederek, bazı insanların orada neden olduğunu gerçekten merak ediyorum. Ve bazı insanların neden orada olmadığını. Hasbelkader sanat icra etmenin dışında, sanat hakkında söyleyecek iki kelamı olmayan bir çok insan oradayken, sanatla yatıp sanatla kalkan ve medeniyet adamı olarak hayattan mucizeler devşiren bir çok kişi neden orada yoktu?
Bu ülkede bazı şeylerin yanlış gittiği kesin. Ve hepsi düzeltilir ama sanat ve kültürle ilgili yapılan ve artık dipsiz kuyularla tabir edilecek yanlışları düzeltmek için neden esaslı şeyler yapılmıyor? Neden çağrılarımıza hiçbir dönüş yapılmıyor?
Ülkenin kültür ve sanat adamlarını bir araya getirmek, onları bir yemekte toplayarak dertleşmek harika bir fikir ama neden daha fazlası yapılmıyor? Daha ötesine niçin gidilmiyor? Bu adamlar bir arada tutularak, ülkenin kaderinde rol sahibi olacak bir üretkenliğin içine neden sokulamıyor? Neden herkes kendi türküsünü çığırırken, olan halkın yerlerde sürünen kültürel seviyesine oluyor? Neden?
Az şey mi onları bir araya getirip dertleşmek diyeceksiniz? Eski Türkiye’de bunlar yoktu diyeceksiniz ama Yeni Türkiye’de de bundan fazlası gerek. Sadece bir araya gelip dertleşmekle olmaz. Birbirini ve onları bir yapan değerleri dert edinen adamların, birlikte ülkenin menfaatleri için ürettiklerini insanların hizasına indirmeden olmaz. Kalplere sanatın kutsal dokunuşuyla dokunmadan olmaz. Ev kadınlarını, sokakların güzelliği ve evlerin mimarisi hakkında konuşacak ve dedikodudan daha fazlasını üretecekleri bir seviyeye getirmeden, bunu dert edinmeden olmaz. Bir Da Vinci, bir Picasso ya da bir Matrakçı Nasuh yetiştirmeden olmaz. Mimar Sinan’a vücut vermeden olmaz. Daha sayayım: Bir Farabi, bir İhvan-ı Safa, bir Baumgarten, bir Kant, bir Nietzsche çıkarmadan olmaz. Turgut Cansever gibi mimarinin çıtasını göklere yükseltmeden olmaz. Tolstoy gibi yazdığı romanlarla insanların hayatlarında yaptığı büyük açılımlar yanında, “Sanat nedir” diye sorarak estetiğin alanına giren ve sanatın ne idüğü ve nasılına dair cevaplar üreten bir adam yetiştirmeden olmaz.
Bu iş, büyük yatırımlar yapılmadan olmaz özetle. Ancak günü kurtarırsınız bu toplantılarla. Ancak “Carpe Diem” anlayışına hayat verirsiniz. Halbuki biz an’la ilgilensek de sanatın gözü gelecektedir. Çünkü sanatçı geleceğin çocuğudur. Bugünü kurarken yarını hedefler sanatçı. Yarının bilgisini bugüne taşır ve insanları daha güzele, daha iyiye götürür. Bunu Da Vinci’de görürsünüz, Mimar Sinan’da da. Bitmek bilmeyen çalışmaları ve tükenmeyen enerjileri bugünü yaşamak ve günü kurtarmakla sınırlı olamaz sanatçının. Bu yüzden Mimar Sinan, Osmanlı Mimarlığının klasik dönemini başlatmış ve yüzyıllar sonrasına taşmıştır. Bu yüzden Michalengelo( Da Vinci ve Raphael’le baraber), Rönesans’ın klasik çağını belirlemiş ve modern sanatın haberini yüzyıllar öncesinden vermiştir(modern sanat Rönesans klasik anlayışının yıkılışı olarak kabul edilse de bu böyledir). Yine bu yüzden Matrakçı Nasuh “ Tapografik Resimi” icad etmiştir. Aynı derinlikten İbn Haldun Sosyal bilimleri kurarken, “ Bugün yepyeni bir bilim dalına ruh üflüyorum. Benden önce kimse bunları yazmadı.” diyerek yüzyıllar sonrasına seslenip keşfedilmeyi beklemiştir(Bir sanatçı olarak mı hayır, ama yaptığını sanatsal bir incelikle yaparak).
Yani, günü kurtaracak icraatler kesmez bizi. Türkiye, çelik çomağı bırakıp büyük oynamaya başlamalıdır artık. Devlerle aşık atmaya başlamalıdır. Dünya klasmanında oynayacaksak bu oyunu, sanatsal devrim yapmadan olmaz. Yeni bir Rönesans’a ön ayak olmadan olmaz. Çünkü dünyanın buna ihtiyacı var. İnsanlığın içine düştüğü buhrandan çıkması için buna ihtiyacı var. İster ontolojik ister epistemolojik fark etmez buradan çıkış sanatla olacak. Büyük düşlerin peşinde büyük düşüncelerle koşan adamlar yetiştirip dünyaya açılmakla olacak. Ve bunu büyük projelerle yapabiliriz ancak.
Hâlâ anlaşılmadıysa tekrar söyleyeyim. Herkesin söylediğini tekrar söyleyeyim. Bu çağın dili sanattır. Silahla yapamayacağınız şeyleri sanatla, hem daha etkili hem de daha ucuza yapabilirsiniz. Silahın hatta bilginin giremediği yerlere sanatla girebilirsiniz. Akla giden yolu, en kestirmeden kalbe dokunan bir eserle kat edebilirsiniz. Salgın bir hastalık gibi insanların dünyasına girip, o dünyada kutsal dokunuşlarla tahrip etmeden büyük imar ve inşa faaliyetlerine girişebilirsiniz. Sanatın gücüne karşı koyabilecek kimse yoktur dünyada. Çünkü her insan güzele, güzelliğe muhtaçtır. İnsanın yaratılış koordinatlarında sanata dair açlık söz konusudur. Bu yüzden evindeki duvarı süslemek için üzerinde manzara resimleri olan kilimler asar Anadolu köylerinde kadınlar. Bu yüzden ayakkabı alırken bin mağaza dolaşıp bir tane beğenip alır şehirdeki kadınlar. Yine bu yüzden, güzel kadınlara aşık olur köylü ya da şehirli fark etmez bütün adamlar. Çünkü varoluşsal bir ihtiyaçtır bu. Olmadan yaşayamayacağınız gıdadır güzellik. Ve sanat bunun dilidir. Kültür bunun daha üst şemsiyesidir. Medeniyet bütün katmanlarıyla hayata hakim olan güzelliğin örüntüler bütünüdür.
Güzellik olmadan sanat olmayacağı gibi, sanat olmadan da kültür olmaz. Kültürün olmadığı yerde de medeniyetten kimse bahsedemez.
Not: Toplantının en sevindirici yanı, bir neslin kendisini dinlemesiyle, kendisinin söylemesiyle büyüdüğü Ömer Karaoğlu’nun toplantıya katılmasıdır!
Not 2: Bu yazı, dostun dostuna acı söyleyen halidir ancak. Üzüm yemek yerine bağcıyı dövmekle ilgilenen medeniyet katillerine bu yazıdan ekmek çıkmaz vesselam!
Ama ben isimlere girmeyeceğim. Zira isimlerle işim yok. İşim esaslarla. İsimlerle işim olmasa da merak ettiğim bir şey var: bu isimlerin neye göre belirlendiği. Kim tarafından ve hangi ölçülerle. Ateş olsa cürmü kadar yer yakacak biri olarak, bu sorumun dikkate alınacağına dair ümidim yok, ama sormaktan da kimseye zarar gelmez.
Evet, kim tarafından ve hangi kriterlerle belirleniyor bu isimler? Bu soruya bir cevap lütfen!
Vaktiyle üniversitede, Sanat sosyolojisi hocasına bir soru yöneltmiş ve “Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Türkiye’de sanatın yönünün belirlenmesi ve bu yönün halka indirilmesi bağlamında ne yapıyor” demiştim. “Çünkü ben, az buçuk sanatla ilgilenen, bu işin tahsilini de gören, af buyurun entelektüel ortamlarda da sanatla ilgili büyük laflar eden bir adam olarak, MGSÜ’nün neler yaptığından habersizim” diye de eklemiştim. Sorum üzerine sazı eline alan hocam, “Sosyoloji bölümüyle bizim bölümün(Sanat Tarihi) ortak çalışmaları olduğunu ve bu konuda diğer üniversitelerde olmayan işler yaptıklarını” söylemişti. Ben de, “peki benim bunlardan niye haberim yok ve benim haberim yoksa, sokaktaki adamın nereden haberi olacak” diyerek esip gürlemiştim. Gürlemem hiçbir işe yaramamıştı ki, hoca hâlâ yaptıkları ama körlerle sağırların birbirini ağırladığı işlerden bahsedip durmuştu. Eminim hâlâ bahsediyordur.
İyi niyetli bütün ütopyalarıma rağmen bu toplantı bana, ‘dostlar alış-verişte görsün’ cümlesini hatırlattı. Bunu yazdığım için birileri bana fena kızacak ama işin doğrusu bu. Toplantıya katılan ve şahsen de tanıdığım büyüklerimi tenzih ederek, bazı insanların orada neden olduğunu gerçekten merak ediyorum. Ve bazı insanların neden orada olmadığını. Hasbelkader sanat icra etmenin dışında, sanat hakkında söyleyecek iki kelamı olmayan bir çok insan oradayken, sanatla yatıp sanatla kalkan ve medeniyet adamı olarak hayattan mucizeler devşiren bir çok kişi neden orada yoktu?
Bu ülkede bazı şeylerin yanlış gittiği kesin. Ve hepsi düzeltilir ama sanat ve kültürle ilgili yapılan ve artık dipsiz kuyularla tabir edilecek yanlışları düzeltmek için neden esaslı şeyler yapılmıyor? Neden çağrılarımıza hiçbir dönüş yapılmıyor?
Ülkenin kültür ve sanat adamlarını bir araya getirmek, onları bir yemekte toplayarak dertleşmek harika bir fikir ama neden daha fazlası yapılmıyor? Daha ötesine niçin gidilmiyor? Bu adamlar bir arada tutularak, ülkenin kaderinde rol sahibi olacak bir üretkenliğin içine neden sokulamıyor? Neden herkes kendi türküsünü çığırırken, olan halkın yerlerde sürünen kültürel seviyesine oluyor? Neden?
Az şey mi onları bir araya getirip dertleşmek diyeceksiniz? Eski Türkiye’de bunlar yoktu diyeceksiniz ama Yeni Türkiye’de de bundan fazlası gerek. Sadece bir araya gelip dertleşmekle olmaz. Birbirini ve onları bir yapan değerleri dert edinen adamların, birlikte ülkenin menfaatleri için ürettiklerini insanların hizasına indirmeden olmaz. Kalplere sanatın kutsal dokunuşuyla dokunmadan olmaz. Ev kadınlarını, sokakların güzelliği ve evlerin mimarisi hakkında konuşacak ve dedikodudan daha fazlasını üretecekleri bir seviyeye getirmeden, bunu dert edinmeden olmaz. Bir Da Vinci, bir Picasso ya da bir Matrakçı Nasuh yetiştirmeden olmaz. Mimar Sinan’a vücut vermeden olmaz. Daha sayayım: Bir Farabi, bir İhvan-ı Safa, bir Baumgarten, bir Kant, bir Nietzsche çıkarmadan olmaz. Turgut Cansever gibi mimarinin çıtasını göklere yükseltmeden olmaz. Tolstoy gibi yazdığı romanlarla insanların hayatlarında yaptığı büyük açılımlar yanında, “Sanat nedir” diye sorarak estetiğin alanına giren ve sanatın ne idüğü ve nasılına dair cevaplar üreten bir adam yetiştirmeden olmaz.
Bu iş, büyük yatırımlar yapılmadan olmaz özetle. Ancak günü kurtarırsınız bu toplantılarla. Ancak “Carpe Diem” anlayışına hayat verirsiniz. Halbuki biz an’la ilgilensek de sanatın gözü gelecektedir. Çünkü sanatçı geleceğin çocuğudur. Bugünü kurarken yarını hedefler sanatçı. Yarının bilgisini bugüne taşır ve insanları daha güzele, daha iyiye götürür. Bunu Da Vinci’de görürsünüz, Mimar Sinan’da da. Bitmek bilmeyen çalışmaları ve tükenmeyen enerjileri bugünü yaşamak ve günü kurtarmakla sınırlı olamaz sanatçının. Bu yüzden Mimar Sinan, Osmanlı Mimarlığının klasik dönemini başlatmış ve yüzyıllar sonrasına taşmıştır. Bu yüzden Michalengelo( Da Vinci ve Raphael’le baraber), Rönesans’ın klasik çağını belirlemiş ve modern sanatın haberini yüzyıllar öncesinden vermiştir(modern sanat Rönesans klasik anlayışının yıkılışı olarak kabul edilse de bu böyledir). Yine bu yüzden Matrakçı Nasuh “ Tapografik Resimi” icad etmiştir. Aynı derinlikten İbn Haldun Sosyal bilimleri kurarken, “ Bugün yepyeni bir bilim dalına ruh üflüyorum. Benden önce kimse bunları yazmadı.” diyerek yüzyıllar sonrasına seslenip keşfedilmeyi beklemiştir(Bir sanatçı olarak mı hayır, ama yaptığını sanatsal bir incelikle yaparak).
Yani, günü kurtaracak icraatler kesmez bizi. Türkiye, çelik çomağı bırakıp büyük oynamaya başlamalıdır artık. Devlerle aşık atmaya başlamalıdır. Dünya klasmanında oynayacaksak bu oyunu, sanatsal devrim yapmadan olmaz. Yeni bir Rönesans’a ön ayak olmadan olmaz. Çünkü dünyanın buna ihtiyacı var. İnsanlığın içine düştüğü buhrandan çıkması için buna ihtiyacı var. İster ontolojik ister epistemolojik fark etmez buradan çıkış sanatla olacak. Büyük düşlerin peşinde büyük düşüncelerle koşan adamlar yetiştirip dünyaya açılmakla olacak. Ve bunu büyük projelerle yapabiliriz ancak.
Hâlâ anlaşılmadıysa tekrar söyleyeyim. Herkesin söylediğini tekrar söyleyeyim. Bu çağın dili sanattır. Silahla yapamayacağınız şeyleri sanatla, hem daha etkili hem de daha ucuza yapabilirsiniz. Silahın hatta bilginin giremediği yerlere sanatla girebilirsiniz. Akla giden yolu, en kestirmeden kalbe dokunan bir eserle kat edebilirsiniz. Salgın bir hastalık gibi insanların dünyasına girip, o dünyada kutsal dokunuşlarla tahrip etmeden büyük imar ve inşa faaliyetlerine girişebilirsiniz. Sanatın gücüne karşı koyabilecek kimse yoktur dünyada. Çünkü her insan güzele, güzelliğe muhtaçtır. İnsanın yaratılış koordinatlarında sanata dair açlık söz konusudur. Bu yüzden evindeki duvarı süslemek için üzerinde manzara resimleri olan kilimler asar Anadolu köylerinde kadınlar. Bu yüzden ayakkabı alırken bin mağaza dolaşıp bir tane beğenip alır şehirdeki kadınlar. Yine bu yüzden, güzel kadınlara aşık olur köylü ya da şehirli fark etmez bütün adamlar. Çünkü varoluşsal bir ihtiyaçtır bu. Olmadan yaşayamayacağınız gıdadır güzellik. Ve sanat bunun dilidir. Kültür bunun daha üst şemsiyesidir. Medeniyet bütün katmanlarıyla hayata hakim olan güzelliğin örüntüler bütünüdür.
Güzellik olmadan sanat olmayacağı gibi, sanat olmadan da kültür olmaz. Kültürün olmadığı yerde de medeniyetten kimse bahsedemez.
Not: Toplantının en sevindirici yanı, bir neslin kendisini dinlemesiyle, kendisinin söylemesiyle büyüdüğü Ömer Karaoğlu’nun toplantıya katılmasıdır!
Not 2: Bu yazı, dostun dostuna acı söyleyen halidir ancak. Üzüm yemek yerine bağcıyı dövmekle ilgilenen medeniyet katillerine bu yazıdan ekmek çıkmaz vesselam!
Bir toplantının düşündürdükleri
Reviewed by Habersizim
on
19:49:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
19:49:00
Rating:


Hiç yorum yok: