-Lütfen oturun üstad.
Cemşit, Tuncay’a kapı tarafındaki baş köşeyi gösterdi. Tuncay oraya oturdu. Cemşit de perde tarafındaki baş köşeye geçti. Diğerleri de masanın sağ ve sol taraflarında yerlerini aldılar. Artık toplantı başlayabilirdi. İyi de, neyin toplantısı? Yemek neredeydi? Masada sadece mumlar vardı. Tuncay mum yemezdi.
Cemşit, törensel bir eda ile, değişik bir lisanda ve yüksek sesle, kulağa dua gibi gelen bir şey okudu. Sonra da okuduğunu Tuncay için tercüme etti:
Biz ki ölümlü efendileriz
Yana yakıla yaşayan
Ahura’ya hizmete adanan
Ki gelsin Kşatriya
Ödülümüzle elinde
Bu devletin kellesi
Tuncay’ın tüyleri diken diken oldu. Zaten bu odaya adım attığından beri öyle bir istidat gösteriyordu tüyleri. Ama pembe çarşaflı kadınlar ve pembe mendilli erkekler ona ne fenalık yapabilirlerdi ki? Üstelik isimleri de Ferhat ile Şirin’di. Ne şirin.
-Nedir bu, Cemşit Bey?
-Bu bizim yakarışımızdır.
-Hülya Avşar karşıtı cemiyet demiştiniz. Hülya Avşar’a beddua etmenizi beklerdim. Ama ona da beddua etmemek lazım tabii. Allah ıslah etsin demek lazım. Devlet derken?
-İran İslam Cumhuriyeti.
-Eyvah! Ben gitmek istiyorum. Sizin terörünüze karışmam, ama ben burada misafirim ve terörist faaliyetlere katılırsam ev sahibine ayıp olur.
Tuncay ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Kapıda kapı kolu yoktu. Nasıl açılacağı da belli değildi.
-Açar mısınız lütfen?
Bütün bakışları üzerindeydi tabii.
Cemşit, “Sizden istirham ederiz üstad. Bizi dinleyin. Yarım saatinizi almaz. Sonra ister gidersiniz ister kalırsınız. Ve sizi temin ederim ki biz terörist değiliz. Terörizm, bizim yaptığımız şeyin yanında çok banal kalıyor” dedi.
Tuncay oturdu.
Cemşit başladı anlatmaya:
-Bizler, Şah Rıza Pehlevi devrilip İslam Cumhuriyeti kurulduğunda daha dünyaya gelmemiş olan veya küçük çocuk olan kimseleriz. Humeyni ve Hamaney idareleri altında büyüdük. Bizimle beraber her birimizin içinde bir ateş de büyüdü. O ateş, rejimin içimize saldığı bütün fitne tohumlarını yaktı ve bizi Fars’ın öz dini için tertemiz muhafaza etti. Bir sabah, dilimden deminki duayla uyandım. Rüyamda Zerdüşt’ü görmüştüm. Bana İslam Cumhuriyeti’ne karşı yıkıcı faaliyetlere girmemi emredip bu duayı öğretti. Uyandığında öyle huzurluydum ki, ömrümde hiç öyle huzurlu olmamıştım. Ama o ilk huzurdan hemen sonra ağır bir sorumluluk yükü altında ezildiğimi hissederek huzursuzlandım. Rejime karşı tam olarak ne yapmalıydım? Silaha mı sarılmalıydım? Bomba mı koymalıydım? Düşünceler beni öyle yordu ki, o yorgunluğu taşıyamayıp gene uykuya daldım. Rüyamda gene Zerdüşt’ü gördüm. Yanında bir kadın vardı. ‘Ahmak’ dedi bana; ‘Sen ki Aryen oğlu Aryen’sin, Araplar gibi Kalaşnikof kuşanmak sana yakışır mı? Sen ateşi kuşanacaksın. Çağının ateşi bu kadındır. Onu takip et ve başkalarına da takip ettir.’ O kadın, Hülya Avşar’dı.”
Cemşit anlatmaya devam etti: “Ben evrimci olduğumuzu, halk Hülya Avşar’a meylettikçe devletin sütunlarının zayıflayıp bir gün kendiliğinden çökeceğini zannediyordum, fakat Hülya Avşar’ın iradesi devrim yönündeymiş.”
Cemşit, “Biliyorum biliyorum, şoka girdiniz, dehşete düştünüz. Lütfen sakinleşin ve beni dinlemeye devam edin. İsteseniz de buradan bizim rızamız olmadan gidemeyeceğinizi biliyorsunuz artık. Yanlış anlamayın, sizi alıkoymaya niyetimiz yok, sadece birkaç dakikanızı daha istirham ediyoruz. Ben diyeceğimi dedikten sonra, söz verdiğim gibi, gidip gitmemekte serbest olacaksınız” deyip ayağa kalktı ve arkasındaki perdeyi bir çırpıda açtı. Aynı anda Şirin’lerden biri masanın üstündeki bir düğmeye bastı.
-Anneeee!
Tuncay dehşetle yerinden fırlayıp kapıya döndü. “İmdaaat! İmdaaat!” diye bağırarak duvar suretindeki kapıyı yumrukladı.
Meğer perdenin arkasında bir duvar saklıymış ve duvarda boydan boya bir resim. Dev bir fotoğraf. Yakın çekim, Hülya Avşar’ın gözleri. Şirin’lerden birinin bastığı o düğme, ışıklandırma içindi.
Cemşit dışındaki iki adam, Tuncay’ın yanına gidip onu şefkatle tuttular ve çırpınışlarına, bağırışlarına aldırmadan yerine geri götürüp sandalyesine oturttular. Orada sabit kalması için de bir süre omuzlarından tuttular. Bir süre sonra Tuncay’ın fiziki direnci kesildi. Hızlı hızlı nefes alıp vermeleri yavaşladı. Sakinleşti. Daha doğrusu, kaderine boyun eğdi. “Tamam” dedi usulca, “Sapıksınız, ama sizi dinleyeceğim. Sonra da çekip gideceğim. Gitmeme izin vereceksiniz, değil mi?”
Söz yine Cemşit’te:
-Müsterih olun üstad. Ve sizi Hülya Avşar’a düşman olduğumuzu söyleyerek kandırdığım için beni bağışlayın lütfen. Sizi buraya getirmeye mecburdum. O yalanı söylemekten başka çarem yoktu. Şimdi, esaretinizin 10-15 dakika içinde sona ereceğinden emin olarak tam bir gönül rahatlığı içinde hikâyemizi dinlemeye devam edin: Rüyamda Zerdüşt’ün ‘Onu takip edin’ dediği kadın Hülya Avşar’dı, evet. Hülya Avşar’ın Kürt olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Fars kökenli yani. Saf kan Aryen. Soy ismini değiştirmek lazım. Avşarlar Aryen değil ve biz İran tarihindeki Avşar Hanedanı’nı hiç sevmeyiz. Nadir Şah resmen Sünni olmuştu. Bizim Şiilikle Sünnilikle alakamız yok, ama dışarıdan bakarak Şiiliği Sünniliğe tabii ki tercih ederiz, çünkü Şiilik sayesinde İran’ımız dünya Müslümanlarının ezici çoğunluğuna karışıp gitmekten kurtuldu. Anlattığım gibi, ben o rüyalar üzerine Fars’ın öz dini olan Zerdüştlüğe döndüm, ama rüyalarımı anlattığım Zerdüşt büyükleri beni sevmediler, onlar da sizin dediğiniz gibi ‘Sapık’ dediler bana. Rüyalarıma itibar etmediler. Hülya Avşar’ın mana ve ehemmiyetini kavrayamadılar. Müslümanlarda sapkın kabul edilip dışlanan ekoller var ya, bana o nazarla baktılar. Ben de “Madem öyle, gel böyle” deyip kendi yolumu çizdim. Kendime taraftarlar aradım ve buldum. Bu arada, Hülya Avşar’a hürmetimden dolayı Türkçe öğrendim ve cemaatimin bütün mensuplarını da Türkçe öğrenmeye sevk ettim. Sırrımızı sadece anadan-babadan Aryenlere açıyoruz. Otelde tartıştığınız kız tam Aryen değil, damarlarında akan kanda azıcık da olsa Arap kanı var. Onun için, Hülya Avşar’a meftun olduğu halde ona bile açmadık sırrımızı. Fevkalade seçiciliğime rağmen cemaatiniz hızla büyüdü ve büyüyor. İran’ın dört bir yanında, mollaların Kum’u dahil, 16 bin 412 neferiz şimdi. Etraflarındaki insanları Hülya Avşar’a sevk eden, o ateşte yakıp pişiren, olgunlaştıran 16 bin 412 nefer. Her yerde Hülya Avşar Show’un reklamını yapıyoruz, Hülya Avşar’ın posterlerini ve CD’lerini çoğaltıp dağıtıyoruz, onun verdiği demeçleri de bildiri gibi çoğaltıp dağıtıyoruz. Onu rüyada ilk gördüğümde pembe elbiseleri ve pembe makyajı vardı. Onun için kadınlarımız pembe çarşaf giyip pembe makyaj yapar, biz erkekler de rüyamdaki Zerdüşt gibi koyu elbise giyeriz ama yaka cebimize pembe mendil koyarız. Pembe çarşaf tabii ki problem oluyordu, fakat Muhammed Hatemi cumhurbaşkanı olunca sokaklar biraz rahatladı. Kadınlarımız çarşafı hâlâatamıyorlar ama hiç değilse rengini seçebiliyorlar. Sonra bir gece Hülya Avşar tekrar girdi rüyama. Bu sefer sadece gözlerini gördüm. Beni ateş gibi yaktı gözleri. Sonra büyülü sesini duydum. Dedi ki: “Yanıyorsun, yanıyorsun, ama ne fayda? Mesajlarımın şifresini çözemedin. Tekrar tekrar demeç veriyorum, verdiğim her demecin içine aynı şifreyi yerleştiriyorum, rejime son darbeyi nasıl vuracağını bildiriyorum, şifreyi adeta gözünün içine sokuyorum, bir gün görüp anlayacaksın diye bekliyorum, ama anlamıyorsun. Yoksa Zerdüş’ün dediği gibi ahmak mısın sahiden? Başkasını mı bulalım senin yerine? Demeçlerimi hamal gibi sağa sola taşımadan evvel dikkatle okuyup şifreyi çözseydin bugün İran’ın idaresi bende olacaktı.” Kan ter içinde uyandım. Uyanır uyanmaz utançtan yerin dibine battım. Yerin dibinden çıkar çıkmaz da çalışma masama geçip Hülya Avşar’ın bütün demeçlerini yeniden okudum. Okudum, okudum, ama devlete son darbeyi vurmak için ne yapmam gerektiğini çözemedim. Ben evrimci olduğumuzu, halk Hülya Avşar’a meylettikçe devletin sütunlarının zayıflayıp bir gün kendiliğinden çökeceğini zannediyordum, fakat Hülya Avşar’ın iradesi devrim yönündeymiş. Şifreyi çözemeyince, devrimi nasıl yapmamız gerektiğini öğrenmek için Hülya Avşar’a ulaşmaya çalıştım. Ev adresini buldum, “Rüyamdaki buyruğunuz hakkında acilen görüşmemiz lazım” diye mektup yazıp gönderdim, ama cevap gelmedi. Hülya Avşar’a iletilmek üzere Show TV’ye mektup gönderdim, yine cevap gelmedi. Show TV’ye telefon açtım, Hülya Avşar’la acilen görüşmem gerektiğini, konunun Zerdüşt’le ilgili olduğunu söyledim, ‘Biz iletiriz ve gerekirse o sizi arar’ deyip telefon numaramı aldılar, ama Hülya Avşar aramadı. İstanbul’a uçtum, evini buldum, kapısını çaldım, açmadı. Bahçesinin duvarının dibinde günlerce bekledim. Bahçenin kale kapısı gibi kapısından siyah camlı bir arabanın girip çıkışını 4 kez izledim. İçinde Hülya Avşar var mı yok mu anlamadım. Sonuncusunda arabanın önüne atılıp durmasını sağladım. Sağ kapısından dev gibi bir adam çıkıp beni dövdü. Dövülürken “İran, Zerdüşt, rüya, devrim” diye bağırdımsa da fayda etmedi. Hülya Avşar belki arabadaydı, ama beni duymadı. Duyduysa da duymazdan geldi. Anladım ki bu bir imtihan ve Hülya Avşar’a ulaşmak için takip ettiğim bütün yollar yanlış. Peki doğru yol neydi? Aylardır bu soruyla boğuşup duruyordum. Siz gelinceye kadar.
-Ben?
-Evet üstad, siz. Hülya Avşar gönderdi sizi. Beni alıp ona götürmeniz için.
Tuncay, köyün delisini özledi. Ne kadar normal bir insandı köyün delisi. O hırpani kıyafetleri de büyüdü Tuncay’ın gözünde. Cemşit’in, zır deliliğine giydirdiği şık resmiyetin ise içine tükürmek geldi içinden. İçindeki ürperti çoktan kaybolmuş, korku ve dehşet de yerini çoktan tahkir ve tezyifle karışık bir acıma hissine terk etmişti.
-Cemşit Bey, şöyle söyleyeyim, profesyonel yardıma ihtiyacınız var. Hülya Avşar’ın edebileceği türden bir yardım değil. Anlıyor musunuz?
-Üstad…
-Başlatma lan üstadından!
Bunu, hayatında hiç bağırmadığı kadar bağırarak söylemişti Tuncay. Ayağa kalkarak bağırmaya devam etti:
-Sözümü bir daha kesersen kafanı kırarım, manyak herif! Kadın madın demem, hepinizin kafasını kırarım lan!
Şok.
Ferhat ve Şirin’ler sindi.
Tuncay kaldığı yerden bağırmaya devam etti:
-Şaka mısınız lan siz? Bu nasıl bir sapıklık, bu nasıl bir… Kelime bulamıyorum laaannnn!
Dönüp, müthiş bir sinirle duvar suretindeki kapıya müthiş bir tekme attı. Duvar suretindeki kapı yıkıldı. Çıkıp gitmeden evvel tekrar Cemşit ve arkadaşlarına dönüp “Hayallerimi yıktınız, pis psikopatlar! İran İslam Cumhuriyeti’nin içinde tükürdünüz lan!” diye bağırdı.
Bu sefer ayağa kalkarak bağırma sırası Cemşit’teydi:
-Size ne beyefendi, İran İslam Cumhuriyeti’nden! Aryen değilseniz de modern bir insansınız…
-Lan var ya, Aryen’in de modernin de…
-Bu rejimden kurtulmamıza yardım edeceğinizden o kadar emindim ki, beni dinlediğinizde ikna olacağınızdan…
-Neyine ikna olacağım lan? Rejim kadar taş düşsün başınıza!
-Ama kadınlarımızı zorla çarşafa sokuyorlar!
-Bizde de zorla soyunduruyorlar! “Cömertçe soyundu, cesur pozlar verdi” diye magazin kadınlarını öve öve bitirmeyip kadınların bilinç altına nüfuz ediyorlar, “Ben cimri ve korkak değilim” diye düşünüp magazin kadınları gibi açılıp saçılmalarını sağlıyorlar. Hipnız. Büyü. İrade mirade yok. Sizin çarşaflı kadınlarınızın hiç değilse bilinci özgür. Neyi isteyip neyi istemediklerini biliyorlar.
-O zaman size çarşaf da yetmez, çador verelim beyefendi! Afganistan’a gidin! Taliban’a katılın! Orada televizyon bile yok. Hülya Avşar’dan kurtulmanın tek yolu Taliban rejimine sığınmak. Hadi bakalım!
Tuncay, duyduğuna inanamadı. Siniri aniden geçmişti. Gözlerini fal taşı gibi açarak, duyduğuna inanamadığı şeyi bir daha duymak için sordu:
-Ne dedin sen? Afganistan’da televizyon mu yok?
-Yok. Zaten çoğu yerde elektrik yok. Bir iki şehirde televizyon izleniyordu, ama oralarda da Taliban yasakladı. Tam size göre bir yer. Durmayın, gidin hemen.
Tuncay, güle oynaya gitti.
Cemşit, Tuncay’a kapı tarafındaki baş köşeyi gösterdi. Tuncay oraya oturdu. Cemşit de perde tarafındaki baş köşeye geçti. Diğerleri de masanın sağ ve sol taraflarında yerlerini aldılar. Artık toplantı başlayabilirdi. İyi de, neyin toplantısı? Yemek neredeydi? Masada sadece mumlar vardı. Tuncay mum yemezdi.
Cemşit, törensel bir eda ile, değişik bir lisanda ve yüksek sesle, kulağa dua gibi gelen bir şey okudu. Sonra da okuduğunu Tuncay için tercüme etti:
Biz ki ölümlü efendileriz
Yana yakıla yaşayan
Ahura’ya hizmete adanan
Ki gelsin Kşatriya
Ödülümüzle elinde
Bu devletin kellesi
Tuncay’ın tüyleri diken diken oldu. Zaten bu odaya adım attığından beri öyle bir istidat gösteriyordu tüyleri. Ama pembe çarşaflı kadınlar ve pembe mendilli erkekler ona ne fenalık yapabilirlerdi ki? Üstelik isimleri de Ferhat ile Şirin’di. Ne şirin.
-Nedir bu, Cemşit Bey?
-Bu bizim yakarışımızdır.
-Hülya Avşar karşıtı cemiyet demiştiniz. Hülya Avşar’a beddua etmenizi beklerdim. Ama ona da beddua etmemek lazım tabii. Allah ıslah etsin demek lazım. Devlet derken?
-İran İslam Cumhuriyeti.
-Eyvah! Ben gitmek istiyorum. Sizin terörünüze karışmam, ama ben burada misafirim ve terörist faaliyetlere katılırsam ev sahibine ayıp olur.
Tuncay ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Kapıda kapı kolu yoktu. Nasıl açılacağı da belli değildi.
-Açar mısınız lütfen?
Bütün bakışları üzerindeydi tabii.
Cemşit, “Sizden istirham ederiz üstad. Bizi dinleyin. Yarım saatinizi almaz. Sonra ister gidersiniz ister kalırsınız. Ve sizi temin ederim ki biz terörist değiliz. Terörizm, bizim yaptığımız şeyin yanında çok banal kalıyor” dedi.
Tuncay oturdu.
Cemşit başladı anlatmaya:
-Bizler, Şah Rıza Pehlevi devrilip İslam Cumhuriyeti kurulduğunda daha dünyaya gelmemiş olan veya küçük çocuk olan kimseleriz. Humeyni ve Hamaney idareleri altında büyüdük. Bizimle beraber her birimizin içinde bir ateş de büyüdü. O ateş, rejimin içimize saldığı bütün fitne tohumlarını yaktı ve bizi Fars’ın öz dini için tertemiz muhafaza etti. Bir sabah, dilimden deminki duayla uyandım. Rüyamda Zerdüşt’ü görmüştüm. Bana İslam Cumhuriyeti’ne karşı yıkıcı faaliyetlere girmemi emredip bu duayı öğretti. Uyandığında öyle huzurluydum ki, ömrümde hiç öyle huzurlu olmamıştım. Ama o ilk huzurdan hemen sonra ağır bir sorumluluk yükü altında ezildiğimi hissederek huzursuzlandım. Rejime karşı tam olarak ne yapmalıydım? Silaha mı sarılmalıydım? Bomba mı koymalıydım? Düşünceler beni öyle yordu ki, o yorgunluğu taşıyamayıp gene uykuya daldım. Rüyamda gene Zerdüşt’ü gördüm. Yanında bir kadın vardı. ‘Ahmak’ dedi bana; ‘Sen ki Aryen oğlu Aryen’sin, Araplar gibi Kalaşnikof kuşanmak sana yakışır mı? Sen ateşi kuşanacaksın. Çağının ateşi bu kadındır. Onu takip et ve başkalarına da takip ettir.’ O kadın, Hülya Avşar’dı.”
Cemşit anlatmaya devam etti: “Ben evrimci olduğumuzu, halk Hülya Avşar’a meylettikçe devletin sütunlarının zayıflayıp bir gün kendiliğinden çökeceğini zannediyordum, fakat Hülya Avşar’ın iradesi devrim yönündeymiş.”
Cemşit, “Biliyorum biliyorum, şoka girdiniz, dehşete düştünüz. Lütfen sakinleşin ve beni dinlemeye devam edin. İsteseniz de buradan bizim rızamız olmadan gidemeyeceğinizi biliyorsunuz artık. Yanlış anlamayın, sizi alıkoymaya niyetimiz yok, sadece birkaç dakikanızı daha istirham ediyoruz. Ben diyeceğimi dedikten sonra, söz verdiğim gibi, gidip gitmemekte serbest olacaksınız” deyip ayağa kalktı ve arkasındaki perdeyi bir çırpıda açtı. Aynı anda Şirin’lerden biri masanın üstündeki bir düğmeye bastı.
-Anneeee!
Tuncay dehşetle yerinden fırlayıp kapıya döndü. “İmdaaat! İmdaaat!” diye bağırarak duvar suretindeki kapıyı yumrukladı.
Meğer perdenin arkasında bir duvar saklıymış ve duvarda boydan boya bir resim. Dev bir fotoğraf. Yakın çekim, Hülya Avşar’ın gözleri. Şirin’lerden birinin bastığı o düğme, ışıklandırma içindi.
Cemşit dışındaki iki adam, Tuncay’ın yanına gidip onu şefkatle tuttular ve çırpınışlarına, bağırışlarına aldırmadan yerine geri götürüp sandalyesine oturttular. Orada sabit kalması için de bir süre omuzlarından tuttular. Bir süre sonra Tuncay’ın fiziki direnci kesildi. Hızlı hızlı nefes alıp vermeleri yavaşladı. Sakinleşti. Daha doğrusu, kaderine boyun eğdi. “Tamam” dedi usulca, “Sapıksınız, ama sizi dinleyeceğim. Sonra da çekip gideceğim. Gitmeme izin vereceksiniz, değil mi?”
Söz yine Cemşit’te:
-Müsterih olun üstad. Ve sizi Hülya Avşar’a düşman olduğumuzu söyleyerek kandırdığım için beni bağışlayın lütfen. Sizi buraya getirmeye mecburdum. O yalanı söylemekten başka çarem yoktu. Şimdi, esaretinizin 10-15 dakika içinde sona ereceğinden emin olarak tam bir gönül rahatlığı içinde hikâyemizi dinlemeye devam edin: Rüyamda Zerdüşt’ün ‘Onu takip edin’ dediği kadın Hülya Avşar’dı, evet. Hülya Avşar’ın Kürt olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Fars kökenli yani. Saf kan Aryen. Soy ismini değiştirmek lazım. Avşarlar Aryen değil ve biz İran tarihindeki Avşar Hanedanı’nı hiç sevmeyiz. Nadir Şah resmen Sünni olmuştu. Bizim Şiilikle Sünnilikle alakamız yok, ama dışarıdan bakarak Şiiliği Sünniliğe tabii ki tercih ederiz, çünkü Şiilik sayesinde İran’ımız dünya Müslümanlarının ezici çoğunluğuna karışıp gitmekten kurtuldu. Anlattığım gibi, ben o rüyalar üzerine Fars’ın öz dini olan Zerdüştlüğe döndüm, ama rüyalarımı anlattığım Zerdüşt büyükleri beni sevmediler, onlar da sizin dediğiniz gibi ‘Sapık’ dediler bana. Rüyalarıma itibar etmediler. Hülya Avşar’ın mana ve ehemmiyetini kavrayamadılar. Müslümanlarda sapkın kabul edilip dışlanan ekoller var ya, bana o nazarla baktılar. Ben de “Madem öyle, gel böyle” deyip kendi yolumu çizdim. Kendime taraftarlar aradım ve buldum. Bu arada, Hülya Avşar’a hürmetimden dolayı Türkçe öğrendim ve cemaatimin bütün mensuplarını da Türkçe öğrenmeye sevk ettim. Sırrımızı sadece anadan-babadan Aryenlere açıyoruz. Otelde tartıştığınız kız tam Aryen değil, damarlarında akan kanda azıcık da olsa Arap kanı var. Onun için, Hülya Avşar’a meftun olduğu halde ona bile açmadık sırrımızı. Fevkalade seçiciliğime rağmen cemaatiniz hızla büyüdü ve büyüyor. İran’ın dört bir yanında, mollaların Kum’u dahil, 16 bin 412 neferiz şimdi. Etraflarındaki insanları Hülya Avşar’a sevk eden, o ateşte yakıp pişiren, olgunlaştıran 16 bin 412 nefer. Her yerde Hülya Avşar Show’un reklamını yapıyoruz, Hülya Avşar’ın posterlerini ve CD’lerini çoğaltıp dağıtıyoruz, onun verdiği demeçleri de bildiri gibi çoğaltıp dağıtıyoruz. Onu rüyada ilk gördüğümde pembe elbiseleri ve pembe makyajı vardı. Onun için kadınlarımız pembe çarşaf giyip pembe makyaj yapar, biz erkekler de rüyamdaki Zerdüşt gibi koyu elbise giyeriz ama yaka cebimize pembe mendil koyarız. Pembe çarşaf tabii ki problem oluyordu, fakat Muhammed Hatemi cumhurbaşkanı olunca sokaklar biraz rahatladı. Kadınlarımız çarşafı hâlâatamıyorlar ama hiç değilse rengini seçebiliyorlar. Sonra bir gece Hülya Avşar tekrar girdi rüyama. Bu sefer sadece gözlerini gördüm. Beni ateş gibi yaktı gözleri. Sonra büyülü sesini duydum. Dedi ki: “Yanıyorsun, yanıyorsun, ama ne fayda? Mesajlarımın şifresini çözemedin. Tekrar tekrar demeç veriyorum, verdiğim her demecin içine aynı şifreyi yerleştiriyorum, rejime son darbeyi nasıl vuracağını bildiriyorum, şifreyi adeta gözünün içine sokuyorum, bir gün görüp anlayacaksın diye bekliyorum, ama anlamıyorsun. Yoksa Zerdüş’ün dediği gibi ahmak mısın sahiden? Başkasını mı bulalım senin yerine? Demeçlerimi hamal gibi sağa sola taşımadan evvel dikkatle okuyup şifreyi çözseydin bugün İran’ın idaresi bende olacaktı.” Kan ter içinde uyandım. Uyanır uyanmaz utançtan yerin dibine battım. Yerin dibinden çıkar çıkmaz da çalışma masama geçip Hülya Avşar’ın bütün demeçlerini yeniden okudum. Okudum, okudum, ama devlete son darbeyi vurmak için ne yapmam gerektiğini çözemedim. Ben evrimci olduğumuzu, halk Hülya Avşar’a meylettikçe devletin sütunlarının zayıflayıp bir gün kendiliğinden çökeceğini zannediyordum, fakat Hülya Avşar’ın iradesi devrim yönündeymiş. Şifreyi çözemeyince, devrimi nasıl yapmamız gerektiğini öğrenmek için Hülya Avşar’a ulaşmaya çalıştım. Ev adresini buldum, “Rüyamdaki buyruğunuz hakkında acilen görüşmemiz lazım” diye mektup yazıp gönderdim, ama cevap gelmedi. Hülya Avşar’a iletilmek üzere Show TV’ye mektup gönderdim, yine cevap gelmedi. Show TV’ye telefon açtım, Hülya Avşar’la acilen görüşmem gerektiğini, konunun Zerdüşt’le ilgili olduğunu söyledim, ‘Biz iletiriz ve gerekirse o sizi arar’ deyip telefon numaramı aldılar, ama Hülya Avşar aramadı. İstanbul’a uçtum, evini buldum, kapısını çaldım, açmadı. Bahçesinin duvarının dibinde günlerce bekledim. Bahçenin kale kapısı gibi kapısından siyah camlı bir arabanın girip çıkışını 4 kez izledim. İçinde Hülya Avşar var mı yok mu anlamadım. Sonuncusunda arabanın önüne atılıp durmasını sağladım. Sağ kapısından dev gibi bir adam çıkıp beni dövdü. Dövülürken “İran, Zerdüşt, rüya, devrim” diye bağırdımsa da fayda etmedi. Hülya Avşar belki arabadaydı, ama beni duymadı. Duyduysa da duymazdan geldi. Anladım ki bu bir imtihan ve Hülya Avşar’a ulaşmak için takip ettiğim bütün yollar yanlış. Peki doğru yol neydi? Aylardır bu soruyla boğuşup duruyordum. Siz gelinceye kadar.
-Ben?
-Evet üstad, siz. Hülya Avşar gönderdi sizi. Beni alıp ona götürmeniz için.
Tuncay, köyün delisini özledi. Ne kadar normal bir insandı köyün delisi. O hırpani kıyafetleri de büyüdü Tuncay’ın gözünde. Cemşit’in, zır deliliğine giydirdiği şık resmiyetin ise içine tükürmek geldi içinden. İçindeki ürperti çoktan kaybolmuş, korku ve dehşet de yerini çoktan tahkir ve tezyifle karışık bir acıma hissine terk etmişti.
-Cemşit Bey, şöyle söyleyeyim, profesyonel yardıma ihtiyacınız var. Hülya Avşar’ın edebileceği türden bir yardım değil. Anlıyor musunuz?
-Üstad…
-Başlatma lan üstadından!
Bunu, hayatında hiç bağırmadığı kadar bağırarak söylemişti Tuncay. Ayağa kalkarak bağırmaya devam etti:
-Sözümü bir daha kesersen kafanı kırarım, manyak herif! Kadın madın demem, hepinizin kafasını kırarım lan!
Şok.
Ferhat ve Şirin’ler sindi.
Tuncay kaldığı yerden bağırmaya devam etti:
-Şaka mısınız lan siz? Bu nasıl bir sapıklık, bu nasıl bir… Kelime bulamıyorum laaannnn!
Dönüp, müthiş bir sinirle duvar suretindeki kapıya müthiş bir tekme attı. Duvar suretindeki kapı yıkıldı. Çıkıp gitmeden evvel tekrar Cemşit ve arkadaşlarına dönüp “Hayallerimi yıktınız, pis psikopatlar! İran İslam Cumhuriyeti’nin içinde tükürdünüz lan!” diye bağırdı.
Bu sefer ayağa kalkarak bağırma sırası Cemşit’teydi:
-Size ne beyefendi, İran İslam Cumhuriyeti’nden! Aryen değilseniz de modern bir insansınız…
-Lan var ya, Aryen’in de modernin de…
-Bu rejimden kurtulmamıza yardım edeceğinizden o kadar emindim ki, beni dinlediğinizde ikna olacağınızdan…
-Neyine ikna olacağım lan? Rejim kadar taş düşsün başınıza!
-Ama kadınlarımızı zorla çarşafa sokuyorlar!
-Bizde de zorla soyunduruyorlar! “Cömertçe soyundu, cesur pozlar verdi” diye magazin kadınlarını öve öve bitirmeyip kadınların bilinç altına nüfuz ediyorlar, “Ben cimri ve korkak değilim” diye düşünüp magazin kadınları gibi açılıp saçılmalarını sağlıyorlar. Hipnız. Büyü. İrade mirade yok. Sizin çarşaflı kadınlarınızın hiç değilse bilinci özgür. Neyi isteyip neyi istemediklerini biliyorlar.
-O zaman size çarşaf da yetmez, çador verelim beyefendi! Afganistan’a gidin! Taliban’a katılın! Orada televizyon bile yok. Hülya Avşar’dan kurtulmanın tek yolu Taliban rejimine sığınmak. Hadi bakalım!
Tuncay, duyduğuna inanamadı. Siniri aniden geçmişti. Gözlerini fal taşı gibi açarak, duyduğuna inanamadığı şeyi bir daha duymak için sordu:
-Ne dedin sen? Afganistan’da televizyon mu yok?
-Yok. Zaten çoğu yerde elektrik yok. Bir iki şehirde televizyon izleniyordu, ama oralarda da Taliban yasakladı. Tam size göre bir yer. Durmayın, gidin hemen.
Tuncay, güle oynaya gitti.
Ziya Güler'in romanı
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 7. ve 8. Bölüm
Reviewed by Habersizim
on
01:26:00
Rating:

Hiç yorum yok: