KAYSERİLİLERİN TABİRİYLE DÖLEK DURUYORDUM, FAKAT...
Şimdi ben bunu nasıl izah edeyim, vallahi bilemiyorum. “Bütün ıstandartlara göre” diye bir lakırdı vardır; benim başımdan geçen o acayib hadise işde “bütün ıstandartlara göre” saçmalığın dik alasıdır ve fakat sevimlidir de.
Anlatayım:
Kenya’nın pâyitahtı Nayrobi’de (Nairobi diye yazılır), Yumo Kenyatta’nın heykelinin bulunduğu parkda Kayserililerin tabiriyle dingeliyordum.
Öylesine dingeliyordum, dingelişimde bir fevkaladelik yokdu, yine Kayserililerin tabiriyle dölek duruyordum.
Derken...
Ama evvela Yumo Kenyatta’nın o müdhiş laflarını bir kerre daha terennüm edelim:
“Beyazlar buraya geldiklerinde bizim topraklarımız, onların İncil’i vardı. İncil’i elimize tutuşdurdular ve gözlerimizi yumarak huşû içinde dua eylememizi söylediler. Dediklerini yapdık. Dua eylemeyi bitirib gözlerimizi açdığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde ise topraklarımız vardı.”
İşde tam bu müdhiş lafları terennüm ediyordum ki önümden telaşla geçmekde olan sırt çantalı yerli bir kadın aniden durub başını şöyle bir yana eğdi ve beni tepeden tırnağa böyük bir merakla süzdükden sonra hiçbir zaman altından kalkamadığım şu soruyu ciddi ciddi sordu:
“Ar yu Sıpaydırmın?”
“Are you Spiderman?” diye yazılır ve “Sen Örümcek Adam mısın?” demekdir.
Olmadığımı söyledim.
Galiba inanmadı.
Yoluna devam ederken ikide bir geri dönüb bakdı bana.
İrfan sahibi bir insana benziyordu.
Kendimden şübhelendim.
RABIRT MUGABE HAĞUS’DAKİ AFROAMERİKALI İBRANİ
Sonra Gana’da deniz kenarında bir yerde Van Afrika (One Africa diye yazılır) isimli kervansaraya gitdim.
Kervansaray dedimse tatil köyü.
Küçük küçük kulübeler var.
Her kulübeye bir isim koymuşlar.
Malkım İks Hağus (Malcolm X House) yani Malkım İks Evi, Kuğin Aşanti Hağus (Queen Ashanti House), Kuğame İnkruma Hağus (Kwame Nkrumah House) vs, vs, vs...
Afrika’nın böyük kahramanlarının isimlerini taşıyan bu kulübelerde ağırlanıyor misafirler. Her bir kulübede alâkalı zâtın resmi asılı ve hakkında yazılmış yahut bizzat kendinin yazdığı kitablar mevcud.
Tatil köyünün önündeki yola da “Ansıstıs Roğıd” (Ancestors Road) demişler; Atalar Yolu.
Orada da her bir Afrika böyüğü için bir ağaç dikilmiş.
Bizim boksör biraderimiz Muhammed Ali’ye de bir ağaç var.
Ne diyordu Adanalı Ülkücü âşık biraderimiz (Allah ganî ganî rahmet eylesin) Abdulvahab Kocaman?
“Yumruğunla ışık tutdun dünyaya / Böyük bir insansın Muhammed Ali / İslam bayrağını çekdin semaya / Çünkü Müslümansın Muhammed Ali... Zaferinle bayrak çekdin yarına / İslam âleminin ufuklarına / Dünya boyun eğdi yumruklarına / Bugün bir cihansın Muhammed Ali... İki soldan vurdun, bir sağdan çakdın / Foraman’a güzel ziyafet çekdin / Ayağa kalksaydı gebertecekdin / Vuruşda yamansın Muhammed Ali...”
Tatil köyünün idarehanesi diğerlerinden biraz daha hallice bir kulübe idi.
Ona da Zimbabve reis-i cumhurunun ismini vermişler; Rabırt (Robert) Mugabe Hağus.
Girdim ki içeride ayağı alçıda takkeli ihtiyar bir Afrikalı zât koltukda oturuyor, elinde bir tabak pirinç pilavı.
“Nerelisiniz?” diye sordu.
Türkiye’den geldiğimi söyleyince “Assalam Alaykum” dedi.
Selamını alıp “Müslüman mısınız?” diye sordum.
“Yok, Yahudiyim” dedi.
Şaşırdığımı fark edince vaziyeti şöylece izah etdi: “Esas Yahudiler Afrikalıdır. Arz-ı Mev’ûd da Etiyopya’dır. İsrail şerefsizdir, bizim onunla alâkamız yok. Biz zaten Filistinlileri tutuyoruz.
Benim nasıl Yahudi olduğuma gelince... Aslında biz Yahudi kelimesini kullanmayız, kendimize İbrani deriz. Neyse... Ben aslen Afrikalı, sonra Afro-Amerikalıyım. Nev York’dan, Bıronks (Bronx) çocuğuyum. Kara Panter Partisi dağılınca hepimiz buhrana girdik. Buhrandan çıkmak için de arayışa girdik. Bazı yoldaşlar Müslüman oldular. Ben de böyle İbrani oldum işde.” Bunlar acayib şeyler.
BİZE DE HİLÂLLİ RUHU LAZIM
Malta’nın milli şuuru “Hilâlin altına girmedik” den ibaretmiş. Venezüelalı Nogales Bey ise Cihan Harbı’nda Devlet-i Aliye’nin Asakir-i Mansure-i Mu-hammediyye’sinde verdiği hizmeti “Hilâlin Altında Dört Sene” serlevhası altında kaleme alarak hilâlin altında yaşamayı ve dahî harbetmeyi şeref telakki etdiğini ortaya koydu.
Buradan Viyana’ya geçeceğim inşaallah, lakin evvela niye Asakir-i Mansure-i Muhammediyye dediğimi izah etmeliyim: Zira bendeniz ordumuzun Cihan Harbı’ndan mağlub değil galib çıkdığına, mansur olarak çıkdığına inananlardan ım. Uzun hikâye.
Viyanalılar tıpkı Maltalılar gibi Türk’süz bir milli hüviyet tahayyül ve tasavvur edemezler.
Türk’ü Viyana’dan çekib alsanız geriye sadece Mozart kalır ki Malta’da o da yok. Haksızlık etmeyelim, Lehler kalır bir de.
“Efendim, şu duvarda görmüş olduğunuz gülleler Türk bombardımanından kalmadır”, “Şurada heykelciğini gördüğünüz Çerkes Dayı trans halinde Viyana içlerine kadar tek başına girmiş müdhiş bir cengâverdi, öldürdük ammâ hörmetde kusur etmedik ve etmeyiz” (Üstadım Evliya Çelebi’nin seyahatnamesindeki Temaşa-yı Garibe-i Küheylan bahsinde Çerkes Dayı’nın ismi geçer), “Şu çeşme kahraman Polonyalıların aziz hatırasına hörmeten yapılmışdır”, “Ve nihayet…
Türk’ün sancaktarını atının ayağının altına almış çiğneyen Haçlı süvarisi heykeli” diye anlatır dururlar turist gezdirirken. Arada “Mozart bu evde oturmuşdur”, “Mozart falanca bestesini şu evde yapmışdır” falan filan.
Ne yalan söyleyeyim, Viyanalıların hayatlarının merkezinde olmak hoşuma gitdi. “Biz burada Türkleri yendik, boru değil!” demeye getirmeleri nefsime tatlı geldi. Hele sancaktarımızın çiğnendiği heykeli görünce pek keyiflendim, bak 500 sene sonra hâlâ nasıl da mühimsiyorlar bizi geri püskürtmelerini diye. Yanımdaki ahbabların o heykel karşısında hüzne kapıldıklarını görünce dedim ki: Kendinize geliniz! Çemişkezek’den çekilmedik, Viyana’dan çekildik. Gene gelelim, gene çeki-lelim. Ne var?
Tabii ki bu saatden sonra askeri ordular gönderecek değiliz Viyana’ya. İrfan ordularından, ticaret ordularından ve saire bahsediyorum bittabii.
Lehlere gelince… Viyanalılar “Biz Türkleri geri püskürtdük” diyorlar amma kendileri de kabul ediyorlar ki Osmanlı ordusunu geri püskürtenler esasen Lehlerdir (Şimdi Polonyalı deniyor).
Demek ki burada geçen “Biz”, Hıristiyanlar manasındadır. Ondan sonra “Haçlı Ruhu” dediğimizde kızıyorlar. Ben şimdi burada tenkid maksadile “Haçlı Ruhu” demiyorum. Keşke bizde de herkes “Hilâlli Ruhu”ndan na-siblenebilse. Nasıl ki Almanlar Lehlerin muvaffakiyetiyle iftihar edebiliyorsa, falanca kavimden Müslümanlar da filanca kavimden Müslümanların muvaffakiyetiyle iftihar etsin.
Umumiyetle öyle oluyor zaten, eskiden beri. Öyle ki Afrika kökenli Amerikalı Müslüman bir boksörün ringdeki muvaffakiyeti dahî Saraybosna’dan Kinşasa’ya kadar bütün Müslümanlar için iftihar vesilesi olabiliyordu meselâ. Fakat bir ke-resinde “Beyaz Türk” tabir edilen cenahdan bir hanımefendiye Muhammed Ali’nin boks müsabakaları için nasıl gecenin ortasında sıcak yataklarımızdan kalkıb radyo yahut televizyonun başına geçdiğimizi “Öyle değil mi?” diyerekden göya hatırlatıyordum ki “Ne münasebet!
Bizim evde olmazdı öyle şey. Bize ne Muhammed Ali’den?” demesin mi?
“Hilalli Ruhu”ndan nasiblenemeyenler de var işde.
CEMAL PAŞA ERMENİLERİNDEN BİR EMMİ...
Bilir misiniz ki Haleb’de Cemal Paşa bir Ermeni’nin saatini çaldı diye gü-pegündüz bir Arab’ı asdırmışdı?
Yalansa galiba Falih Rıfkı Atay’ın yalancısıyım; Zetin Dağı serlevhalı kitabında okumuşdum herhal.
Neyse.
Haleb Ermenilerine Cemal Paşa Ermenileri de denir, zira Cemal Paşa Ermenilerin salimen Suriye’ye ulaşmaları içün çok gayret sarf eylemiş ve Halep’deki mevcud Ermeni nüfusunun ekseriyetinin de onun sayesinde orada olduğu kabul edilir.
Derler ki, Cemal Paşa Arablardan hazzetmez, onlara Osmanlı nazarıyla bakmaz, Suriye’yi Ermeni nüfusunun Osmanlılaşdıracağına inanırdı. Ermenilerin Kafkasya’ya değil de Bilad-ı Şam tarafına tehcir edilmesi de zaten Cemal Paşa’nın ısrarıyla izah edilir.
Rivayete göre Enver Paşa Kafkasya’ya tehcir edilmeleri tarafdarı idi ve öyle yapılsa idi yollarda herhalde o kadar can kaybı olmayacak idi.
Allahu alem.
Talat Paşa zaten tehcirin tehir edilmesini isteyib duruyordu.
Binaenaleyh, İttihad u Terakki’nin tepesindeki üç adamdan hiçbiri “Şu Ermenileri gebertelim” diyerek girişmemişdir o işe.
Amma olan oldu ve kötü oldu.
Üstünden asır geçdi.
Halep’de bir ahbabıma “Bir Ermeni ile sohbet etmek isterim” dedim.
Beni Türkiye’den bir otobüs şirketinin Halep’deki yazıhanesine vaziyet eden ihtiyar bir Ermeni beyefendiye götürdü.
Adam o esnada Türk televizyonunda bir film tefrikası seyrediyordu.
Türkçesi güzeldi.
“Bize yapılanlara ne diyorsun?” diye sordu. Dedim ki:
“Sizin tedhişçiler Van’da, Erzurum’da Müslüman bırakmamak için ellerinden geleni yapdılar. Kuvvetleri kifayet etseydi Edirne’ye kadar Müslüman kese kese, arzda canlı Müslüman bırakmaya bırakmaya giderdiler. Amma bir yerde tıkanıb geri çekil-mek mecburiyetinde kaldılar. Sonra bizim tedhişçiler intikam diye kesebildikleri kadar Ermeni kesdiler ve zannederim ki kuvvetleri sizinkilerden fazla idi. Hülasa, sizinkiler İncil’i çiğnediler. Bizimkiler de Kur’an’ı çiğnediler.
Amma bugün siz Müslüman Türklerle beraber bir otobüs şirketinde çalışıyorsunuz, maslahat icabı. Aynı onun gibi Türkiye ve Ermenistan yahut Türkler ve Ermeniler ve bu toprakların cümle evladı, maslahat icabı safları sıklaşdırmaya mecburdur. Mazinin esiri olmak iyi fikir değil.”
“Doğru” dedi.
“SONRA SEN DİYORSUN Kİ ‘BEN AİLEMİ ÖLDÜRÜB GELEYİM’ VE HAKİKATEN DE...”
Bir gün ben bir yere gitmedim de Afro-Amerikalı inkılabî Doruba Bin Vahad geldi İstanbul’a. Benim misafirim değildi, işim de vardı, Yeşilköy Havaalanı’na karşılamaya gitme-dim.
Yüksek tahsil gören bazı gençler karşılamışlar, bir yerde konferans verdirmişler.
3-5 saat sonra Fatih Camii’nin önünde buluşduk.
Pek sinirliydi.
“Sen bu gençlerle konuşmuyor musun?” dedi.
“Ne oldu ki?” diye sordum.
İngiliz lisanında elinin körü oldu manasına geldiğini zannetdiğim bir şey söyledikden sonra derdini şöylece anlatdı:
“Bana, Suriye meselesine nasıl bakmamız lazım diye soruyorlar. Olacak şey mi bu? Sorulur mu hiç? Müslümansın işde, zulüm nizamını yıkmaya çalışan devrimcilerin yanında yer alacaksın. Amma devrimcilerin arasında da çürük yumurtalar varmış da bilmem neymiş de... E Boşnakların arasında da çürük yumurtalar vardı herhal, canlarını kurtarmak için savaşdıklarında onları desteklemese miydik?”
Bir de demiş ki bazı gençler “Sen bu hükümeti çok beğeniyorsun amma onlar senin zalim dediğin Esed’le 10 sene dostluk etdiler.”
Bizim Doruba’nın cevabı: “Onu da iyi etdiler, şimdi Esed’e yüklenmekle de iyi ediyorlar. İnsan zannetdiler, babasının yaptığını yapmaz zannetdiler, Suriye’ye hürriyet getirecek zannetdiler, dediklerine inandılar ve onunla ahbab oldular.
Sonra Esed kendi halkını bombalamaya başlayınca da ‘Allah belanı versin, ne ne manyak adammışsın!’ dediler. Ya ne diyeceklerdi?
Misal, biz seninle ahbabız, yolda güzelce sohbet ederek yürüyoruz, tam senin evinin önünden geçerken sen diyorsun ki ‘Şurada iki dakika bekle, ben ailemi öldürüb geliyorum’, ben neye uğradığımı şaşırmış halde orada dikilirken sen hakikaten de eve girib aileni öldürüyorsun ve sonra da yanıma dönüb ‘Haydi, güzel muhabbetimize kaldığımız yerden devam edelim’ diyorsun. Nasıl olur? Sen sapıksın, katilsin, canisin, ben seninle daha ahbablık edemem ki! Sizin hükümetinizin Esed’e dediği budur.”
Teşbihde hata olmadı.
HÜR SUBAYLARIN İHTİLÂLİNİ TÜRKÇE SÖVEREK KARŞILADI
Yine bir gün Kahire’de Nil Nehri üstünde bir sandalda bir Türkiyatçı ile sohbet ediyorduk. Dedi ki: “Osmanlı Devleti’nin ömrü 1922 veya 1923’de değil 1952 senesinde nihayet bulmuşdur.”
Şaşırdığımı farkedince memnuniyet hissetdiğini anladım.
Ballandıra ballandıra anlatmaya başladı, cahili bulmuşken:
“Hidivlik müessesesi Osmanlı müessesiydi, değil mi? Evlad-ı Muhammed Ali Paşa’nın Pâyitaht’a bağlı Mısır idareciliğini temsil eden, varlığı ve meşruiyeti Devlet-i Aliye’den kaynaklanan bir müessese. Pekiyi, miladi 1922 senesinde tesis edilen Mısır Kraliyeti ne idi? Hidivlik müessesesinin devamı. Hidiv kim idiyse kral da o oldu. Binaenaleyh, Mısır Kraliyeti için de Osmanlı müessesesi diyebiliriz. Mısır Kraliyeti’nin 1952’de Hür Subaylar İhtilali ile yıkılması, Osmanlı Devleti’nin son cüzünün yıkılması manasına gelir. Demek ki Osmanlı Devleti’nin tamamen ortadan kalkdığı tarih 1952’dir.”
Adam doğru söylüyor.
Gırnata’nın miladi 1492 senesinde Haçlılara teslim olmasına Endülüs’ün sonu de-miyor muyuz? Halbuki Gırnata, ondan 200 sene evvel zaten payitahtı da dahil olmak üzere topraklarının büyük kısmı Haçlı hakimiyetine girmiş olan Endülüs’ün küçük bir kısmı idi ve üstelik Gırnata Sultanlığı ondan evvel Endülüs’ün tamamına vaziyet etmiş olan devletlerden herhangi birinin icazetine dayanmıyordu.
Neyse.
Son Hidiv / Mısır Kralı Faruk, Hür Subayların ihtilâlini haber alınca Türkçe sövmüş. Bunu da anlatdı o Türkiyatçı. Nasıl sövdüğünü de anlatdı, ammâ ben şimdi onu nakletmeye utanırım.
PORTAKAL MESELESİ
Erbil’de pek lezzetli bir sabah namazı kıldık, adıyla sanıyla Kürdistan olan yerdeki ilk günümüze öyle başladık.
Herhalde sofilerin camiiydi, namazdan evvel ve namazı müteakib zikir merasimler yapdı poşulu cemaat, biz de Lafzetullah kısımlarına iştirak eyledik, diğer kısımlar onların ezberindeydi ammâ biz bilmiyorduk.
Dedim ki kendi kendime, şu bizim televizyonlarımız Erbil’den camiler, tekkeler, hallerinden Mü’min Müslümanlık akan kalabalıklar niye göstermezler hiç?
Gene de şükürler olsun ki eski düşmanlık kalmadı.
Düşmanlık, daha ziyade Türkiye’nin bölünme kâbusuna dayanıyordu tabii.
Onunla alâkalı bir şey anlatayım ammâ fitne niyetine değil ha!
İdare-i Mıntıka-yı Kürdistan-ı Irakî Reisi Mes’ûd Barzani biraderimiz, Türkiye topraklarını Kürdistan devletinin cüzleri gibi gösteren haritaları yasaklamış ise de Erbil çarşısında yer tezgâhlarında o haritalardan satanlara tek tük rastlanıyor.
Biz de rastladık.
Bir tanesinde Kürdistan haritası Antalya’yı da içine alıyordu.
Gayrı ihtiyarı “Bu ne lan?” dedim, af buyurun.
Yanımdaki Erbilli Kürd ahbabım gülerek şunu anlatdı:
“Türkiye kapısındaki jandarma da bir Kürd’ün valizinden çıkan bu haritayı görünce öyle demiş. ‘Antalya’da ne işiniz var?’ diye bağırmış. Bizim Kürd de ezilib büzülerek ve de mümkün mertebe sevimli sevimli gülümseyerek ‘E biz portakal yemik mi ko-mutanım?’ diye sormuş.”
Bir de şu hikâyeyi anlatdı:
“Bizim burada kızlarına Kürdistan ismini verenler çokdur. Kürdistan isimli bir kızımız Habur’a gidiyormuş. Hududun Kürdistan tarafında Peşmerge ‘İsmin ne?’ diye sorunca göğsünü gere gere yüksek sesle KÜRDİSTAN demiş.
Türkiye tarafındaki jan-darma ismini sorduğunda ise şöyle bir yutkunmuş... bir daha yutkunmuş...
ve Kuzey Irak demiş.”
Bir de Mardin’den bir hikâye var ammâ şimdi sırası değil.
EMİR ŞEKİB ARSLAN SOKAĞI
Yine bir gün Darulbeyza (Frenkler Casablanca diye yazıb Kazablanka diye okur) çarşısında dolaşırken bir levhada “Emir Şekib Arslan Sokağı” yazısını -Arabca ve Fransızca- görünce nicedir hasret kaldığım bir ağabeyimi görmüş gibi sevindim.
Sevindim ammâ “Bu hakikaten de bizim Emir Şekib Arslan mı? Darulbeyza’da bir sokağa kim ve niçün ismini vermiş? O şuur var mı Fas resmî makamlarında?” diye düşünmeden de edemedim.
Hemen etrafdaki esnafa “Bu kimdir, bilir misiniz?”
diye sordum. Kimse sordumsa “Vallahi bilmiyorum” dedi.
Emir Şekib Arslan, Bilâd-ı Şam’daki Dürzi cemaatinin büyüklerindendi. Meclis-i Mebusan’da yer almışdı. Şehid-i Muhterem Enver Paşa’nın yoldaşlarındandı. Teşkilat-ı Mahsusa elemanıydı. Dürzileri ve bütün Bilad-ı Şam ahalisini Osmanlı dairesi dahilinde tutmak için çırpınmışdı. “Zalim Cemal Paşa payidar mı olsun?”
diye soranlara “En kötü Osmanlı idaresi en iyi Frenk idaresinden iyidir. Hele şu Frenk taarruzunu bir atlatalım, sonrasını sonra hallederiz” diye cevab veriyordu. Bizimkiler miladi 1921 senesinde Nemçe’de Liva-yı İslam mecmuasını neşre başladıklarında Enver Paşa o mecmuanın idarecilerine “Duydum ki Arab yoldaşlarımızı darıltmışsınız. Emir Şekib Bey’i de küsdürmüşüsünüz.
Halbuki onlar Osmanlı’nın bekası için ne kadar uğraşdılar Cihan Harbı’nda. Böyle vefasızlık olmaz” diye sitem eylemiş. Neyse.
Darulbeyza’da bir tarih hocasıyla tanışdık.
Ona sordum o sokağa o ismin verilmesinin hikmetini.
Dedi ki: “Emir Şekib Arslan 1930’lu senelerde bir müddet Tanca’da kaldı. Orada önüne gelene İttihad-ı İslam davasını anlatdı. Bizim birçok münevverimiz onun esdirdiği İttihad-ı İslam rüzgârından izler taşır. Demek ki o sokağa onun ismini yazdıracak mevkide de Emir Şekib Arslan’ın bir talebesi vardı.” İnsan seviniyor böyle şeylere.
Şimdi ben bunu nasıl izah edeyim, vallahi bilemiyorum. “Bütün ıstandartlara göre” diye bir lakırdı vardır; benim başımdan geçen o acayib hadise işde “bütün ıstandartlara göre” saçmalığın dik alasıdır ve fakat sevimlidir de.
Anlatayım:
Kenya’nın pâyitahtı Nayrobi’de (Nairobi diye yazılır), Yumo Kenyatta’nın heykelinin bulunduğu parkda Kayserililerin tabiriyle dingeliyordum.
Öylesine dingeliyordum, dingelişimde bir fevkaladelik yokdu, yine Kayserililerin tabiriyle dölek duruyordum.
Derken...
Ama evvela Yumo Kenyatta’nın o müdhiş laflarını bir kerre daha terennüm edelim:
“Beyazlar buraya geldiklerinde bizim topraklarımız, onların İncil’i vardı. İncil’i elimize tutuşdurdular ve gözlerimizi yumarak huşû içinde dua eylememizi söylediler. Dediklerini yapdık. Dua eylemeyi bitirib gözlerimizi açdığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde ise topraklarımız vardı.”
İşde tam bu müdhiş lafları terennüm ediyordum ki önümden telaşla geçmekde olan sırt çantalı yerli bir kadın aniden durub başını şöyle bir yana eğdi ve beni tepeden tırnağa böyük bir merakla süzdükden sonra hiçbir zaman altından kalkamadığım şu soruyu ciddi ciddi sordu:
“Ar yu Sıpaydırmın?”
“Are you Spiderman?” diye yazılır ve “Sen Örümcek Adam mısın?” demekdir.
Olmadığımı söyledim.
Galiba inanmadı.
Yoluna devam ederken ikide bir geri dönüb bakdı bana.
İrfan sahibi bir insana benziyordu.
Kendimden şübhelendim.
RABIRT MUGABE HAĞUS’DAKİ AFROAMERİKALI İBRANİ
Sonra Gana’da deniz kenarında bir yerde Van Afrika (One Africa diye yazılır) isimli kervansaraya gitdim.
Kervansaray dedimse tatil köyü.
Küçük küçük kulübeler var.
Her kulübeye bir isim koymuşlar.
Malkım İks Hağus (Malcolm X House) yani Malkım İks Evi, Kuğin Aşanti Hağus (Queen Ashanti House), Kuğame İnkruma Hağus (Kwame Nkrumah House) vs, vs, vs...
Afrika’nın böyük kahramanlarının isimlerini taşıyan bu kulübelerde ağırlanıyor misafirler. Her bir kulübede alâkalı zâtın resmi asılı ve hakkında yazılmış yahut bizzat kendinin yazdığı kitablar mevcud.
Tatil köyünün önündeki yola da “Ansıstıs Roğıd” (Ancestors Road) demişler; Atalar Yolu.
Orada da her bir Afrika böyüğü için bir ağaç dikilmiş.
Bizim boksör biraderimiz Muhammed Ali’ye de bir ağaç var.
Ne diyordu Adanalı Ülkücü âşık biraderimiz (Allah ganî ganî rahmet eylesin) Abdulvahab Kocaman?
“Yumruğunla ışık tutdun dünyaya / Böyük bir insansın Muhammed Ali / İslam bayrağını çekdin semaya / Çünkü Müslümansın Muhammed Ali... Zaferinle bayrak çekdin yarına / İslam âleminin ufuklarına / Dünya boyun eğdi yumruklarına / Bugün bir cihansın Muhammed Ali... İki soldan vurdun, bir sağdan çakdın / Foraman’a güzel ziyafet çekdin / Ayağa kalksaydı gebertecekdin / Vuruşda yamansın Muhammed Ali...”
Tatil köyünün idarehanesi diğerlerinden biraz daha hallice bir kulübe idi.
Ona da Zimbabve reis-i cumhurunun ismini vermişler; Rabırt (Robert) Mugabe Hağus.
Girdim ki içeride ayağı alçıda takkeli ihtiyar bir Afrikalı zât koltukda oturuyor, elinde bir tabak pirinç pilavı.
“Nerelisiniz?” diye sordu.
Türkiye’den geldiğimi söyleyince “Assalam Alaykum” dedi.
Selamını alıp “Müslüman mısınız?” diye sordum.
“Yok, Yahudiyim” dedi.
Şaşırdığımı fark edince vaziyeti şöylece izah etdi: “Esas Yahudiler Afrikalıdır. Arz-ı Mev’ûd da Etiyopya’dır. İsrail şerefsizdir, bizim onunla alâkamız yok. Biz zaten Filistinlileri tutuyoruz.
Benim nasıl Yahudi olduğuma gelince... Aslında biz Yahudi kelimesini kullanmayız, kendimize İbrani deriz. Neyse... Ben aslen Afrikalı, sonra Afro-Amerikalıyım. Nev York’dan, Bıronks (Bronx) çocuğuyum. Kara Panter Partisi dağılınca hepimiz buhrana girdik. Buhrandan çıkmak için de arayışa girdik. Bazı yoldaşlar Müslüman oldular. Ben de böyle İbrani oldum işde.” Bunlar acayib şeyler.
BİZE DE HİLÂLLİ RUHU LAZIM
Malta’nın milli şuuru “Hilâlin altına girmedik” den ibaretmiş. Venezüelalı Nogales Bey ise Cihan Harbı’nda Devlet-i Aliye’nin Asakir-i Mansure-i Mu-hammediyye’sinde verdiği hizmeti “Hilâlin Altında Dört Sene” serlevhası altında kaleme alarak hilâlin altında yaşamayı ve dahî harbetmeyi şeref telakki etdiğini ortaya koydu.
Buradan Viyana’ya geçeceğim inşaallah, lakin evvela niye Asakir-i Mansure-i Muhammediyye dediğimi izah etmeliyim: Zira bendeniz ordumuzun Cihan Harbı’ndan mağlub değil galib çıkdığına, mansur olarak çıkdığına inananlardan ım. Uzun hikâye.
Viyanalılar tıpkı Maltalılar gibi Türk’süz bir milli hüviyet tahayyül ve tasavvur edemezler.
Türk’ü Viyana’dan çekib alsanız geriye sadece Mozart kalır ki Malta’da o da yok. Haksızlık etmeyelim, Lehler kalır bir de.
“Efendim, şu duvarda görmüş olduğunuz gülleler Türk bombardımanından kalmadır”, “Şurada heykelciğini gördüğünüz Çerkes Dayı trans halinde Viyana içlerine kadar tek başına girmiş müdhiş bir cengâverdi, öldürdük ammâ hörmetde kusur etmedik ve etmeyiz” (Üstadım Evliya Çelebi’nin seyahatnamesindeki Temaşa-yı Garibe-i Küheylan bahsinde Çerkes Dayı’nın ismi geçer), “Şu çeşme kahraman Polonyalıların aziz hatırasına hörmeten yapılmışdır”, “Ve nihayet…
Türk’ün sancaktarını atının ayağının altına almış çiğneyen Haçlı süvarisi heykeli” diye anlatır dururlar turist gezdirirken. Arada “Mozart bu evde oturmuşdur”, “Mozart falanca bestesini şu evde yapmışdır” falan filan.
Ne yalan söyleyeyim, Viyanalıların hayatlarının merkezinde olmak hoşuma gitdi. “Biz burada Türkleri yendik, boru değil!” demeye getirmeleri nefsime tatlı geldi. Hele sancaktarımızın çiğnendiği heykeli görünce pek keyiflendim, bak 500 sene sonra hâlâ nasıl da mühimsiyorlar bizi geri püskürtmelerini diye. Yanımdaki ahbabların o heykel karşısında hüzne kapıldıklarını görünce dedim ki: Kendinize geliniz! Çemişkezek’den çekilmedik, Viyana’dan çekildik. Gene gelelim, gene çeki-lelim. Ne var?
Tabii ki bu saatden sonra askeri ordular gönderecek değiliz Viyana’ya. İrfan ordularından, ticaret ordularından ve saire bahsediyorum bittabii.
Lehlere gelince… Viyanalılar “Biz Türkleri geri püskürtdük” diyorlar amma kendileri de kabul ediyorlar ki Osmanlı ordusunu geri püskürtenler esasen Lehlerdir (Şimdi Polonyalı deniyor).
Demek ki burada geçen “Biz”, Hıristiyanlar manasındadır. Ondan sonra “Haçlı Ruhu” dediğimizde kızıyorlar. Ben şimdi burada tenkid maksadile “Haçlı Ruhu” demiyorum. Keşke bizde de herkes “Hilâlli Ruhu”ndan na-siblenebilse. Nasıl ki Almanlar Lehlerin muvaffakiyetiyle iftihar edebiliyorsa, falanca kavimden Müslümanlar da filanca kavimden Müslümanların muvaffakiyetiyle iftihar etsin.
Umumiyetle öyle oluyor zaten, eskiden beri. Öyle ki Afrika kökenli Amerikalı Müslüman bir boksörün ringdeki muvaffakiyeti dahî Saraybosna’dan Kinşasa’ya kadar bütün Müslümanlar için iftihar vesilesi olabiliyordu meselâ. Fakat bir ke-resinde “Beyaz Türk” tabir edilen cenahdan bir hanımefendiye Muhammed Ali’nin boks müsabakaları için nasıl gecenin ortasında sıcak yataklarımızdan kalkıb radyo yahut televizyonun başına geçdiğimizi “Öyle değil mi?” diyerekden göya hatırlatıyordum ki “Ne münasebet!
Bizim evde olmazdı öyle şey. Bize ne Muhammed Ali’den?” demesin mi?
“Hilalli Ruhu”ndan nasiblenemeyenler de var işde.
CEMAL PAŞA ERMENİLERİNDEN BİR EMMİ...
Bilir misiniz ki Haleb’de Cemal Paşa bir Ermeni’nin saatini çaldı diye gü-pegündüz bir Arab’ı asdırmışdı?
Yalansa galiba Falih Rıfkı Atay’ın yalancısıyım; Zetin Dağı serlevhalı kitabında okumuşdum herhal.
Neyse.
Haleb Ermenilerine Cemal Paşa Ermenileri de denir, zira Cemal Paşa Ermenilerin salimen Suriye’ye ulaşmaları içün çok gayret sarf eylemiş ve Halep’deki mevcud Ermeni nüfusunun ekseriyetinin de onun sayesinde orada olduğu kabul edilir.
Derler ki, Cemal Paşa Arablardan hazzetmez, onlara Osmanlı nazarıyla bakmaz, Suriye’yi Ermeni nüfusunun Osmanlılaşdıracağına inanırdı. Ermenilerin Kafkasya’ya değil de Bilad-ı Şam tarafına tehcir edilmesi de zaten Cemal Paşa’nın ısrarıyla izah edilir.
Rivayete göre Enver Paşa Kafkasya’ya tehcir edilmeleri tarafdarı idi ve öyle yapılsa idi yollarda herhalde o kadar can kaybı olmayacak idi.
Allahu alem.
Talat Paşa zaten tehcirin tehir edilmesini isteyib duruyordu.
Binaenaleyh, İttihad u Terakki’nin tepesindeki üç adamdan hiçbiri “Şu Ermenileri gebertelim” diyerek girişmemişdir o işe.
Amma olan oldu ve kötü oldu.
Üstünden asır geçdi.
Halep’de bir ahbabıma “Bir Ermeni ile sohbet etmek isterim” dedim.
Beni Türkiye’den bir otobüs şirketinin Halep’deki yazıhanesine vaziyet eden ihtiyar bir Ermeni beyefendiye götürdü.
Adam o esnada Türk televizyonunda bir film tefrikası seyrediyordu.
Türkçesi güzeldi.
“Bize yapılanlara ne diyorsun?” diye sordu. Dedim ki:
“Sizin tedhişçiler Van’da, Erzurum’da Müslüman bırakmamak için ellerinden geleni yapdılar. Kuvvetleri kifayet etseydi Edirne’ye kadar Müslüman kese kese, arzda canlı Müslüman bırakmaya bırakmaya giderdiler. Amma bir yerde tıkanıb geri çekil-mek mecburiyetinde kaldılar. Sonra bizim tedhişçiler intikam diye kesebildikleri kadar Ermeni kesdiler ve zannederim ki kuvvetleri sizinkilerden fazla idi. Hülasa, sizinkiler İncil’i çiğnediler. Bizimkiler de Kur’an’ı çiğnediler.
Amma bugün siz Müslüman Türklerle beraber bir otobüs şirketinde çalışıyorsunuz, maslahat icabı. Aynı onun gibi Türkiye ve Ermenistan yahut Türkler ve Ermeniler ve bu toprakların cümle evladı, maslahat icabı safları sıklaşdırmaya mecburdur. Mazinin esiri olmak iyi fikir değil.”
“Doğru” dedi.
“SONRA SEN DİYORSUN Kİ ‘BEN AİLEMİ ÖLDÜRÜB GELEYİM’ VE HAKİKATEN DE...”
Bir gün ben bir yere gitmedim de Afro-Amerikalı inkılabî Doruba Bin Vahad geldi İstanbul’a. Benim misafirim değildi, işim de vardı, Yeşilköy Havaalanı’na karşılamaya gitme-dim.
Yüksek tahsil gören bazı gençler karşılamışlar, bir yerde konferans verdirmişler.
3-5 saat sonra Fatih Camii’nin önünde buluşduk.
Pek sinirliydi.
“Sen bu gençlerle konuşmuyor musun?” dedi.
“Ne oldu ki?” diye sordum.
İngiliz lisanında elinin körü oldu manasına geldiğini zannetdiğim bir şey söyledikden sonra derdini şöylece anlatdı:
“Bana, Suriye meselesine nasıl bakmamız lazım diye soruyorlar. Olacak şey mi bu? Sorulur mu hiç? Müslümansın işde, zulüm nizamını yıkmaya çalışan devrimcilerin yanında yer alacaksın. Amma devrimcilerin arasında da çürük yumurtalar varmış da bilmem neymiş de... E Boşnakların arasında da çürük yumurtalar vardı herhal, canlarını kurtarmak için savaşdıklarında onları desteklemese miydik?”
Bir de demiş ki bazı gençler “Sen bu hükümeti çok beğeniyorsun amma onlar senin zalim dediğin Esed’le 10 sene dostluk etdiler.”
Bizim Doruba’nın cevabı: “Onu da iyi etdiler, şimdi Esed’e yüklenmekle de iyi ediyorlar. İnsan zannetdiler, babasının yaptığını yapmaz zannetdiler, Suriye’ye hürriyet getirecek zannetdiler, dediklerine inandılar ve onunla ahbab oldular.
Sonra Esed kendi halkını bombalamaya başlayınca da ‘Allah belanı versin, ne ne manyak adammışsın!’ dediler. Ya ne diyeceklerdi?
Misal, biz seninle ahbabız, yolda güzelce sohbet ederek yürüyoruz, tam senin evinin önünden geçerken sen diyorsun ki ‘Şurada iki dakika bekle, ben ailemi öldürüb geliyorum’, ben neye uğradığımı şaşırmış halde orada dikilirken sen hakikaten de eve girib aileni öldürüyorsun ve sonra da yanıma dönüb ‘Haydi, güzel muhabbetimize kaldığımız yerden devam edelim’ diyorsun. Nasıl olur? Sen sapıksın, katilsin, canisin, ben seninle daha ahbablık edemem ki! Sizin hükümetinizin Esed’e dediği budur.”
Teşbihde hata olmadı.
HÜR SUBAYLARIN İHTİLÂLİNİ TÜRKÇE SÖVEREK KARŞILADI
Yine bir gün Kahire’de Nil Nehri üstünde bir sandalda bir Türkiyatçı ile sohbet ediyorduk. Dedi ki: “Osmanlı Devleti’nin ömrü 1922 veya 1923’de değil 1952 senesinde nihayet bulmuşdur.”
Şaşırdığımı farkedince memnuniyet hissetdiğini anladım.
Ballandıra ballandıra anlatmaya başladı, cahili bulmuşken:
“Hidivlik müessesesi Osmanlı müessesiydi, değil mi? Evlad-ı Muhammed Ali Paşa’nın Pâyitaht’a bağlı Mısır idareciliğini temsil eden, varlığı ve meşruiyeti Devlet-i Aliye’den kaynaklanan bir müessese. Pekiyi, miladi 1922 senesinde tesis edilen Mısır Kraliyeti ne idi? Hidivlik müessesesinin devamı. Hidiv kim idiyse kral da o oldu. Binaenaleyh, Mısır Kraliyeti için de Osmanlı müessesesi diyebiliriz. Mısır Kraliyeti’nin 1952’de Hür Subaylar İhtilali ile yıkılması, Osmanlı Devleti’nin son cüzünün yıkılması manasına gelir. Demek ki Osmanlı Devleti’nin tamamen ortadan kalkdığı tarih 1952’dir.”
Adam doğru söylüyor.
Gırnata’nın miladi 1492 senesinde Haçlılara teslim olmasına Endülüs’ün sonu de-miyor muyuz? Halbuki Gırnata, ondan 200 sene evvel zaten payitahtı da dahil olmak üzere topraklarının büyük kısmı Haçlı hakimiyetine girmiş olan Endülüs’ün küçük bir kısmı idi ve üstelik Gırnata Sultanlığı ondan evvel Endülüs’ün tamamına vaziyet etmiş olan devletlerden herhangi birinin icazetine dayanmıyordu.
Neyse.
Son Hidiv / Mısır Kralı Faruk, Hür Subayların ihtilâlini haber alınca Türkçe sövmüş. Bunu da anlatdı o Türkiyatçı. Nasıl sövdüğünü de anlatdı, ammâ ben şimdi onu nakletmeye utanırım.
PORTAKAL MESELESİ
Erbil’de pek lezzetli bir sabah namazı kıldık, adıyla sanıyla Kürdistan olan yerdeki ilk günümüze öyle başladık.
Herhalde sofilerin camiiydi, namazdan evvel ve namazı müteakib zikir merasimler yapdı poşulu cemaat, biz de Lafzetullah kısımlarına iştirak eyledik, diğer kısımlar onların ezberindeydi ammâ biz bilmiyorduk.
Dedim ki kendi kendime, şu bizim televizyonlarımız Erbil’den camiler, tekkeler, hallerinden Mü’min Müslümanlık akan kalabalıklar niye göstermezler hiç?
Gene de şükürler olsun ki eski düşmanlık kalmadı.
Düşmanlık, daha ziyade Türkiye’nin bölünme kâbusuna dayanıyordu tabii.
Onunla alâkalı bir şey anlatayım ammâ fitne niyetine değil ha!
İdare-i Mıntıka-yı Kürdistan-ı Irakî Reisi Mes’ûd Barzani biraderimiz, Türkiye topraklarını Kürdistan devletinin cüzleri gibi gösteren haritaları yasaklamış ise de Erbil çarşısında yer tezgâhlarında o haritalardan satanlara tek tük rastlanıyor.
Biz de rastladık.
Bir tanesinde Kürdistan haritası Antalya’yı da içine alıyordu.
Gayrı ihtiyarı “Bu ne lan?” dedim, af buyurun.
Yanımdaki Erbilli Kürd ahbabım gülerek şunu anlatdı:
“Türkiye kapısındaki jandarma da bir Kürd’ün valizinden çıkan bu haritayı görünce öyle demiş. ‘Antalya’da ne işiniz var?’ diye bağırmış. Bizim Kürd de ezilib büzülerek ve de mümkün mertebe sevimli sevimli gülümseyerek ‘E biz portakal yemik mi ko-mutanım?’ diye sormuş.”
Bir de şu hikâyeyi anlatdı:
“Bizim burada kızlarına Kürdistan ismini verenler çokdur. Kürdistan isimli bir kızımız Habur’a gidiyormuş. Hududun Kürdistan tarafında Peşmerge ‘İsmin ne?’ diye sorunca göğsünü gere gere yüksek sesle KÜRDİSTAN demiş.
Türkiye tarafındaki jan-darma ismini sorduğunda ise şöyle bir yutkunmuş... bir daha yutkunmuş...
ve Kuzey Irak demiş.”
Bir de Mardin’den bir hikâye var ammâ şimdi sırası değil.
EMİR ŞEKİB ARSLAN SOKAĞI
Yine bir gün Darulbeyza (Frenkler Casablanca diye yazıb Kazablanka diye okur) çarşısında dolaşırken bir levhada “Emir Şekib Arslan Sokağı” yazısını -Arabca ve Fransızca- görünce nicedir hasret kaldığım bir ağabeyimi görmüş gibi sevindim.
Sevindim ammâ “Bu hakikaten de bizim Emir Şekib Arslan mı? Darulbeyza’da bir sokağa kim ve niçün ismini vermiş? O şuur var mı Fas resmî makamlarında?” diye düşünmeden de edemedim.
Hemen etrafdaki esnafa “Bu kimdir, bilir misiniz?”
diye sordum. Kimse sordumsa “Vallahi bilmiyorum” dedi.
Emir Şekib Arslan, Bilâd-ı Şam’daki Dürzi cemaatinin büyüklerindendi. Meclis-i Mebusan’da yer almışdı. Şehid-i Muhterem Enver Paşa’nın yoldaşlarındandı. Teşkilat-ı Mahsusa elemanıydı. Dürzileri ve bütün Bilad-ı Şam ahalisini Osmanlı dairesi dahilinde tutmak için çırpınmışdı. “Zalim Cemal Paşa payidar mı olsun?”
diye soranlara “En kötü Osmanlı idaresi en iyi Frenk idaresinden iyidir. Hele şu Frenk taarruzunu bir atlatalım, sonrasını sonra hallederiz” diye cevab veriyordu. Bizimkiler miladi 1921 senesinde Nemçe’de Liva-yı İslam mecmuasını neşre başladıklarında Enver Paşa o mecmuanın idarecilerine “Duydum ki Arab yoldaşlarımızı darıltmışsınız. Emir Şekib Bey’i de küsdürmüşüsünüz.
Halbuki onlar Osmanlı’nın bekası için ne kadar uğraşdılar Cihan Harbı’nda. Böyle vefasızlık olmaz” diye sitem eylemiş. Neyse.
Darulbeyza’da bir tarih hocasıyla tanışdık.
Ona sordum o sokağa o ismin verilmesinin hikmetini.
Dedi ki: “Emir Şekib Arslan 1930’lu senelerde bir müddet Tanca’da kaldı. Orada önüne gelene İttihad-ı İslam davasını anlatdı. Bizim birçok münevverimiz onun esdirdiği İttihad-ı İslam rüzgârından izler taşır. Demek ki o sokağa onun ismini yazdıracak mevkide de Emir Şekib Arslan’ın bir talebesi vardı.” İnsan seviniyor böyle şeylere.
Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 7
Reviewed by Habersizim
on
14:42:00
Rating:

Hiç yorum yok: