Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 6


“BU TÜRKİYE NE YAPIYOR BÖYLE?” DİYE SORDU EBUBEKİR EFENDİNİNTORUNU
Bir de bakdık ki Ümit Burnu’nda, Ebubekir Efendi’nin kabri başındayız.
Ebubekir Efendi bugün Şimali Irak diye de anılan Cenubî Kürdistan’dan, dört Ehl-i Sünnet mezhebinin dördüne de vakıf olan bir âlim zât idi.
İngiliz imparatoryası tebasından Cenubî Afrika Müslümanları itikadi ve ameli mevzularda ihtilafa düşünce Kraliçe’ye demişler ki İslam Halifesi’nden istirham et ki bize tabir caizse raconu kesecek bir alim göndersin, biz de neyin ne olduğunu iyice belleyib dinimiz üzre doğru dürüst yaşayalım.
Mevzu Ahmed Cevdet Paşa’ya intikal etmiş, o da farklı farklı anlayış sahiblerine farklı farklı muamelede bulunmaya alışıkdır deyû Ebubekir Efendi’yi yollamayı münasib görmüş.
Ebubekir Efendi gidib bakmış ki durum rezalet.
Ailenizden birisi mi vefat etdi? Mahallenin hocasına ve ahfadına 40 gün yemek vereceksiniz, yoksa haliniz yaman.
Bir erkek bir kızdan hoşlandı ve fakat evlenib evlenmemeye karar veremedi mi? Kızı alıb bir sene deniyor, beğenmezse hiç evlenmeden ailesine -icabında hamile olarak veya kucağında bebeyle- iade edebiliyor, bu da İslamî muameleden sayılıyor, hâşâ.
Daha neler neler.
İngilizler Hacca gitmeyi serbest bırakınca gidib gelenler “Bizim buradaki Müslümanlık sakattır, hocalar bizi kandırıyor” deyib Hicaz’da gördükleri hakiki Müslümanlığı anlatmışlar, kavga da oradan çıkmış zaten.
Neyse. Ebubekir Efendi o yalancı hocalarla ve onları destekleyen İngiliz matbuatıyla dövüşe dövüşe millete sahih İslam’ı anlatmış, anlata anlata ölmüş.
Bir torunuyla görüşdüm.
Kıymetli bir hanımefendi.
“Bu Türkiye ne yapıyor?” dedi; “Geliyor gidiyor dedemin mezarıyla uğraşıyor. Yahu, Ebubekir Efendi bir aydınlanma kahramanıdır. Buradaki cühelayı hakiki İslam’a uyandıran adamdır. Anısını yaşatacaksanız bir enstitü ile yaşatın. Mezar neymiş?” Abisi varmış bir de. Tanışamadık. Çok enteresan adammış. “Sadece İhlas suresini okuyub anlatarak gayrimüslimleri Müslüman ediyor” dedi kızkardeşi. Ne güzel. Allah razı olsun.

YİNE BİR NEFT İSTASYONUNDA
Yunanistan’da bir neft istasyonunun bakkal ında İngilizce “Espresso var mı?” diye sordum, “Evet” dediler.
İki-üç dakika sonra bir kadın, Espresso olmayan -ne kahvesi olduğunu da anlamadığım birfincan kahve koydu önüme. Bunu gören bir adam (o da oranın elemanlarından) yanıma gelib “Abi, sen espresso istememiş miydin?” diye sordu.
Türkçe sordu.
Herhalde maşinimin plakasındaki TR’yi görüb Türkiye’den geldiğimi anlamışdı.
“Evet” dedim.
Bunun üzerine o adam o kadına dönüb, yine Türkçe, “Espresso yapacaksın!” dedi.
Kadın da, Türkçe, “O Espresso değil mi?” diye sual eyledi.
Uzatmayayım: Meğer kahve makinesinin yanlış düğmesine basmış. Hemen düzeltdi. İki dakika sonra Espresso’m hazırdı.
Adam, her zamanki gibi Türkçe, “Bu bizden olsun” dedi.
Sordum: Garbi Trakyalı mısınız?
Dedi: Yok, Gürcistanlıyız.
Sordum: Karapapak mısınız?
Dedi: Yok, Rum’uz.
Sordum: İkiniz de mi?
Dedi: Evet.
Sordum: Türkçeyi buradaki Türklerden mi öğrendiniz?
Dedi: Yok, biz Gürcistan’da da Türkçe konuşuruz.
Allah Allah. Hiç bilmediğim bir şey idi.

MAŞİNİME BİNERKEN, AF BUYRUN, SIRITDIM
Paris’e gitdim ki o ne?
Eyfel Kulesi’nin yanında makineli tüfekli ifrit suratlı komando nâm askerler.
Bilmem, belki polisdiler, amma elbiseleri hâkî renkte idi.
Bundan seneler evvelinden bahsediyorum, daha Şarli Ebdo kurşuna dizilmemiş idi, Bağdadi Grubu sağı solu taramamışdı, öyle aman aman bir tedhiş rüzgârı felan esmiyordu Paris’de.
Bekledikleri kulede de bir halt olsa!
Çeliği üst üste yığıb “Bu dünyanın en nefis kulesidir” diyen bir millet.
Pek acayib.
Daha acayib olan şey, bizde bazı kimselerin hâlâ medeniyet merkezi nazarile bakdıkları Paris’i pisliğin götürmesi.
Af buyurun, üstünüze afiyet, fakir de sigara tiryakisidir, lakin Eyfel Kulesi ile yarışan o izmarit yığınlarını görünce Paris sokaklarında, içim neredeyse dışıma çıkacakdı.
Şimdi alâkası yok amma içimden söylemek geliyor: Hanım şair Lale Müldür bir keresinde “Üç gündür Fransa’dayım, zekîce diyebileceğim bir şey görmedim” demişdi.
İtiraf etmeliyim ki ben Paris’e giderken zaten beğenmemek üzere gitmişdim.
Cezayirli şehidlerimizin ve daha nice diyardan nice şehidimizin ağır hatırası üzerimde olduğu halde gitmişdim (Tuhaf bir ifade oldu, amma içimden tam olarak böyle geçmişdir).
Trafiğinin de içine tüküreyim diyeceğim amma kendileri tükürmüşler zaten.
Trafik deyince: Bir yerde bir polis kimseyi durdurmazken beni durdurdu.
“Ne oldu?” dedim, “Türk plakası taşıdığım için mi?”
İngilizce konuşdum ve fakat bu Fransızlar İngilizce bilseler de bilmezden gelirler. Adam bir şeyler dedi. Olmayan Fransızcamla anladım ki “Başkalarını da durduruyoruz” dedi.
Bakdım, durdurdukları sadece kamyonlar.
Mini minnacık maşinimi işaret ederek “Bu onlara benziyor mu?” dedim.
Bu sefer pasaportumu istedi.
Yanına iki polis daha geldi.
Tamam, sesimi yükseltmişdim biraz; ondan geldiler.
Pasaportumu güneşe felan tutarak incelemeye başladılar.
Göya gözdağı veriyorlardı bana.
İyice yanlarına sokulub ben de büyük bir merak içinde bakar gibi kendi pasaportuma bakarak “Ne olmuş, ne olmuş?” gibi dalga geçer mahiyette bir şey dedim.
Bu sefer iyice kızıb “Maşininin bagajını aç” dediler.
Açdım ve “En ince teferruatına kadar incelemenizi istirham ediyorum, zira kendimden şübheleniyorum. Lastikleri de söküp bakınız, varsa köpek getiriniz, acayib bir koku geliyor burnuma” dedim.
Deli mi ne der gibi bakdılar bana.
“Tamam, bagajınızı kapatıb gidebilirsiniz” dediler.
Yanımdan uzaklaşdılar.
Arkalarından “Böyle olmaz” dedim; “Madem açdırdınız, doğru dürüst bakacaksınız.” Koşar adım uzaklaşdılar.
Bin pişman olmuşdular bir Türk’ü durdurduklarına.
Maşinime binerken, af buyrun, kendimden memnun bir şekilde sırıtdığımı itiraf ediyorum.

HİÇ TANIMADIĞIMIZ ADAM. FAKAT URFALI.
Nihat Nasır biraderimle Urfa’ya gitdik, şâd olduk.
Öyle bir misafirperver ki Urfalılar, lisan-ı hal ile şöyle diyorlar adeta:
“Hazret-i Halilurrahman İbrahim Aleyhisselam şu an burada olmadığı içün onun yerine sizi biz ağırlayacağız.” Hakikaten o işde kutlu peygamber İbrahim Aleyhisselam’a vekâlet ediyormuş gibi bir adanmışlık sergiliyorlar.
Hakan Albayrak biraderim bir makalesinde Alemlere Rahmet Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem’in “İnfak ehliyle beraber olmak cennetden bir an yaşamak gibidir” mealindeki hadis-i şerifini naklederek o mıntıkanın insanlarına misafir olmanın da cennetden bir an yaşamaya benzediğini, Kürdlerin ve sair mıntıka halklarının bir melekler ordusu gibi misafirlerini kuşatarak abad eylediklerini yazmışdı. Bunu söylemekde fıkhen bir mahzur yok ise, elhak öyledir.
En ufak bir kıpırdamanızda 10 nefer el pençe divan vaziyetde başınıza dikilib “Bir emrin mi var?”, “Susadın mı?”, “Yoruldun mu?”, “Sigara mı yakacaksın?”, “Çay getireyim mi abime?”, “Başım gözüm üstüne” der.
Bu müdhiş misafirperverliğin en uç noktasını da gördük.
Urfa’dan ayrılıyorduk artık.
Şehrin çıkışında içecek bir şey alalım diye bir dükkânın önünde durduk.
Nihat Bey biraderim maşinde beklerken ben bakkaldan içecekleri aldım, parayı verdim. Bakkalcı, para üstü olarak bozuk para yerine bir adet ciklet vermeyi teklif etdi, olur dedim. Derken, adam sağ omzumun üzerinden dışarıya bakdı, “Araba sizin mi?” dedi, ben tasdik edince “Arkadaşınız varmış” deyib bir ciklet daha verdi.
Lüzumu yok dedim, “Ama ayıb olur” dedi.
Öyleyse hakkını helâl et dedim, “Abime bak! Ne hakkı? Başım gözüm üstünesin. Helâli hoş olsun” dedi.
Hiç tanımadığımız adam.
Fakat Urfalı.

BENİMLE KÖLE OLARAK TÜRKİYE’YE GELMEK İSTEDİ
Bağdat’ın Amerikan istilasına uğradığı günlerde Tahran’a gitmişdim.
Bindiğim taksinin şoferi nüktedan bir zat idi ve lakin nükteleri beş para etmez idi.
Şöyle bir sohbet geçdi aramızda:
ŞOFER: Memleket neresi?
FAKİR: Türkiye.
ŞOFER: Beni köle olarak Türkiye’ye götürür müsün?
FAKİR: Böyle güzel bir memleketden insan padişah olarak dahî gitmek istemez.
ŞOFER: O eskidendi. Şah zamanında.
FAKİR: Şah zamanı iyi miydi?
ŞOFER: Çok iyiydi. Bir yevmiye ile en iyi pavyona gidib en güzel hanım ile adamakıllı yiyib içiyordun, hatta cebinde para bile kalıyordu. Şimdi yapamazsın.
FAKİR: E, çok iyiymiş sahiden (Pislik olsun diye söyledim bunu, yanlış anlamayın). Öyleyse niye devirdiniz ki Şah Pehlevi’yi?
ŞOFER: Kafama tüküreyim. Ben de salak salak yürümüşdüm şaha karşı.
FAKİR: Pavyon hizmetinden başka ne gibi faideleri vardı şahın?
ŞOFER: Etin kilosu çok ucuzdu o zaman. Şimdikinin beşde biri.
FAKİR: Yok canım!
(Trafik durmuş idi. Cam açık idi. Yanımızda duran başka bir taksinin şoferine seslendi: “Burada bir Türk var. Şah zamanında etin şu kadar ucuz olduğuna inanmıyor. Sen de söylesene.” Adam oradan “Evet, evet” diye bağırdı, yana yıkıla başını sallayarak.)
ŞOFER: Ya işte böyle.
FAKİR: Elinde olsa şahı geri getirirdin demek.
ŞOFER: Hemen!
FAKİR: Amma Amerikalıların Bağdat’ı kurtarmak yalanıyle istila etmeleri gibi “Şahlığı geri getireceğiz” diyerek Tahran’ı istila etmelerini istemezsin herhal.
(İşde burada vatanperverlik damarı kabarıb “O kadar da değil canım” diyeceğine emin idim. Heyhat!)
ŞOFER: Çok isterim.
FAKİR: Neee?
ŞOFER: Çok isterim.
“Yuh!” dedim, “O kadar da olmaz ki!” Kendimi kaybetdim.
Adama verib verişdirdim.
“Bu memleket için Irak harbında o kadar muharebeye katıldım da bana bir maaş bile bağlamadılar” felan diyerek kendini müdafaa etmeye çalışdıysa da nafile; kükremiş sel gibi bendimi çiğneyib aşarak adamın üstüne üstüne gitdim.
Bir müddet sonra cevab vermeyi bırakdı.
Ben de bağıra bağıra yoruldum.
Sükût.
Derken, adam havayı yumuşatmak için olsa gerek, “Sibel Can nasıl?” diye sordu, hem vallahi hem billahi.
Gayri ihtiyari güldüm.
Gülmekden bir şey diyemedim.
“İyi kıvırıyor” dedi; amma onların kadîm bir dansözü varmış, ismini de söylemişdi fekat unutdum, o daha iyi kıvırırmış.
“İhtiyarladı” dedi, teessürle. “Zaten Vaşinkton’da yaşıyor.”

BATAKHANED MİDİR FUHUŞHANE Mİ DERKEN...
Nazlı Budin’de bir kervansaraya yerleşdim.
Şöyle güzel bir gâvur kahvesi içeyim dedim.
Boşnaklar der ki: Kahva bez duhana ye kao Turçin bez imana.
Yani: Tütünsüz kahve imansız Türk gibidir.
Kahve geldi, çok af buyurun cigaramı da yakayım dedim, bakdım ki yok.
Kervansarayda satılmıyormuş.
Etrafda bakkal-çakkal vardır deyib çıkdım.
Tam karşıda, kapısının üzerinde kocaman 18 (o yaşdan küçükler giremez) yazan bir yer var idi.
Bir tabelada başka şeyler de yazıyordu amma nasıl olsa anlamam diye ona uzun uzadıya bakmadım.
Herhalde batakhanedir, fuhuşhanedir deyib geçdim.
Sağa sola bakdım, dükkan yok.
Epey bir yürüdüm.
Ana caddede o batakhane midir nedir işte ondan birkaç tane daha gördüm.
Kapıda kocaman 18.
Nihayet market nâm büyük bakkalı buldum, amma orada da cigara satılmıyormuş.
Şarap marap var idi amma cigara yok idi. Nihayet büfe yahut kiyoks (kiosk diye yazılır) nâm minik dükkânlardan birine rast geldim.
Tam cigara satacak yer dedim.
Amma orada da yok idi.
“Nerede bulurum?” diye hangi lisanda sual etdimse artık -geçmiş zaman- sual etdim, büfeci hanıma.
Hemen yan tarafda, batakhane dediğim o yerlerden birini gösterdi.
Gitdim, kapıda zil var idi çaldım, otomatikman açıldı.
İçeride sadece sigara satılıyor idi.
Meğer Macaristan’da sigara sadece benim batakhane zannetdiğim bu yerlerde ve bu vaziyetde satılırmış, millet -bilhassa çocuklar- olur olmaz yerlerde görüb heves etmesinler diye.
Çok takdir etdim ve lakin kahvem soğudu tabii.
Hamiş: Sonradan okudum da tabelada “Nemzeti Dohanybolt” yazıyormu. “Nemzet”i “bolt”u bilmem amma o “dohan” bizim duhandır, tütündür.

TÜRK ÇİKOLATASINI GURURUNA YEDİREMEDİ
İnsan Belçika’ya niye gider? Ben gitdim de ne oldu?
Atomyum dedikleri kuleyi dünyanın parasını verib gezmenin ne âlemi var?
Çoluğu çocuğu “Bakın size meşhur Belçika çikolatası getirdim” diye sevindirmek içün meşhur Belçika çikolatası alalım desen, onun ağababası olan Godiva’yı bizim Ülker almış, bizim çocuklar da biliyor.
Bizim çocuklar biliyor ve lakin Belçikalı bilmiyor.
Belçika’nın pâyitahtı Brüksel’de zar zor da olsa bir ahbab edindim.
Şehir merkezinde gezerken kendisine “Hollanda’nın çirkin takunyaları gibi sizin de hediyelik bir alamet-i farikanız olsa gerek. Nedir?” diye sordum.
“Çikolata” dedi, “Bilhassa Godiva. Dünyada 1 numara.”
“Doğru” dedim, “Sizin çok emeğiniz geçdi amma artık bizim çikolatamız oldu o.”
-Ne münasebet?
-Şu münasebet: Dünya çapında çikolata yediren bir şirketimiz var, Ülker, o sizin Godiva’yı satın aldı, Godiva oldu Türk markası.
İnanmak istemedi.
Gururuna dokundu.
Yıkıldı.
Dağıldı.
Toplamak için iki saat uğraşdım.
Hülasa: Belçika’ya gitmenin lüzumunu çok aradım, bulamadım. Ne var ki gitmiş oldum bir kere.

Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 6 Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 6 Reviewed by Habersizim on 14:33:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: