Bir kuraldır. Hangi dil olursa olsun, o dili en iyi kadınlar konuşur. Erkekler ise bunu en mükemmel biçimde yazıya geçirir. Ben Türkçeyi üç büyük kadın sayesinde sevdim Önce birincisinden başlayalım, yaşça en büyüğünden. Saime Hatun, kendileri annemin annesi olurlar.
1905 doğumlu. Cumhuriyetin kurucu ideoloğu ve sonradan şüpheli bir intihara kurban giden Ziya Gökalp’in tanımıyla Türkçeyi en güzel konuşan Çerkez kadınlarından. Tüm içtenliğimle yazıyorum, Farsça ve Arapçanın 5 uzun hecelerinin katkısıyla gündelik Osmanlıcayı bir şiir, ama ondan da öte bir senfoni gibi terennüm ederdi. Hele de kendi akranları ile konuşurken.
Hasta yatağında bir arkadaşı ziyaretine geldi. Hanım, bir şey söylemek için üç kere izin istedi. Kullanacağı ibare şu: Adın ne mülayim, sert olsan ne halt edersin. Efendim halt demek büyük ayıpmış. Biz bu incelikleri bilmiyoruz.
Çerkezya’dan gelen büyükdedesi üst düzey asker. Osmanlı ordusunda göreve aynen devam ediyor. Dedesi sivil paşa. Babası o zamanın gemi mühendisi. Armatörken devlet dışarıdan sivil paşalığa alıyor. Eşi, yani dedem Suriye’den okumaya gelen bir genç. O de Çerkez. 1918’de cepheye sürüldüğü için okulu bitiremiyor. Sınırlar kapanınca geri dönemiyor. Hayatı boyunca “p” sesini çıkartmayı, pirinç demeyibir türlü başaramadı.
Mürebbiye ve halayıklarla, özel eğitim alarak büyüyor, küçük yaşta annesini kaybettiği için kardeşlerine annelik yapmak zorunda kalıyor. Aile serveti eriyor. Kuyubaşı’nda satılan en son köşke ben bile yetiştim. Hayatta bir gün bile bize bu servetin bahsini yapmadı. Veren de Allah, alan da. Verdiğinin hesabını sormadık, alırken mi soracağız? Mantık buydu.
Verdiğin sadakanın kabul olması için verdiğin kişiye minnettar kalmalısın demişti. Çocuk yaşta ne dediğini kafamda oturtamadım. Bu büyük kadının o an ne dediğini anlamam yıllar aldı. Ya o iyiliği yapacak kişiyi bulamasaydınız. Üstelik yoksula kullanmadığınız şey verilmez. Sen ne giyiyorsan, aynısını ona da vereceksin.
Annem, 2. Dünya Savaşı yıllarında ortaokula gidiyor, İnönü Dönemi, okullar numaralı.57. Mektep. Akşam eve geldiğinde anneanneme okulun mimarisini anlatıyor ve kadının bu konaktan bozma yapıyı çok iyi tanıdığını fark ediyor. Dayanamayıp nedenini soruyor Aldığı cevap, “Evladım, orası benim gelinlik çeyizimdi, maarife bağışladık.” Bağışladık dediği yer bugün üzerindeki diğer konaklar da yıkılmış olan Fatih Saraçhane Parkı.
Evladım, bu Selanik’ten asker postalı ile gelen haytalar (Hareket Ordusunu kast ediyor) bizi çok aşağıladılar demişti, ama ciğerine en çok işleyen şey, biz size medeniyet getirdik demeleri olmuş. Sanki biz 1923’ten önce ağaç kovuklarında veya mağaralarda mı yaşıyorduk diye yakınmıştı. İkindi namazının sünnetini kalmadığım için az kalsın kulağımı çekecekti, elinden zor kurtuldum.
Üzülme be cancağızım. Senin o görgüsüz, ama bir o kadar da küstah, buna rağmen kendini adam zanneden Selanikli hayta takımı uzun süreli olamadı, çünkü bize dayanmıyordu. Hani senin onları anlamalıyız, dillerini öğrenmeliyiz dediğin, bizim gibi namaz kılan, annelerinin duası ile bezenmiş Anadolu çocukları var ya. İşte onlar, senin tabirinle kırpağı gibi üzümşırası içince kendisini medeni sayan güruhun yerini almak üzere. Hepsi temiz, iyi çocuklar. Adam gibi adamlar. Sularımız akıyor, çöplerimiz toplanıyor. Devlet dairesinde adam gibi davranıyorlar. Hele içlerinde bir Rize uşağıvar ki, hiddetiyle zalimleri tir tir titretiyor, ama seni tanımayı, senin o pamuk gibi elini öpmeyi, duan ı almayı çok isterdi. Gözündeki sicim gibi yaşlarla ona elini seve seve öptürürdün. Keşke bu günleri görseydin, görebilseydin. Görüp de mutlu ölseydin. Sen gene de için rahat uyu.
1905 doğumlu. Cumhuriyetin kurucu ideoloğu ve sonradan şüpheli bir intihara kurban giden Ziya Gökalp’in tanımıyla Türkçeyi en güzel konuşan Çerkez kadınlarından. Tüm içtenliğimle yazıyorum, Farsça ve Arapçanın 5 uzun hecelerinin katkısıyla gündelik Osmanlıcayı bir şiir, ama ondan da öte bir senfoni gibi terennüm ederdi. Hele de kendi akranları ile konuşurken.
Hasta yatağında bir arkadaşı ziyaretine geldi. Hanım, bir şey söylemek için üç kere izin istedi. Kullanacağı ibare şu: Adın ne mülayim, sert olsan ne halt edersin. Efendim halt demek büyük ayıpmış. Biz bu incelikleri bilmiyoruz.
Çerkezya’dan gelen büyükdedesi üst düzey asker. Osmanlı ordusunda göreve aynen devam ediyor. Dedesi sivil paşa. Babası o zamanın gemi mühendisi. Armatörken devlet dışarıdan sivil paşalığa alıyor. Eşi, yani dedem Suriye’den okumaya gelen bir genç. O de Çerkez. 1918’de cepheye sürüldüğü için okulu bitiremiyor. Sınırlar kapanınca geri dönemiyor. Hayatı boyunca “p” sesini çıkartmayı, pirinç demeyibir türlü başaramadı.
Mürebbiye ve halayıklarla, özel eğitim alarak büyüyor, küçük yaşta annesini kaybettiği için kardeşlerine annelik yapmak zorunda kalıyor. Aile serveti eriyor. Kuyubaşı’nda satılan en son köşke ben bile yetiştim. Hayatta bir gün bile bize bu servetin bahsini yapmadı. Veren de Allah, alan da. Verdiğinin hesabını sormadık, alırken mi soracağız? Mantık buydu.
Verdiğin sadakanın kabul olması için verdiğin kişiye minnettar kalmalısın demişti. Çocuk yaşta ne dediğini kafamda oturtamadım. Bu büyük kadının o an ne dediğini anlamam yıllar aldı. Ya o iyiliği yapacak kişiyi bulamasaydınız. Üstelik yoksula kullanmadığınız şey verilmez. Sen ne giyiyorsan, aynısını ona da vereceksin.
Annem, 2. Dünya Savaşı yıllarında ortaokula gidiyor, İnönü Dönemi, okullar numaralı.57. Mektep. Akşam eve geldiğinde anneanneme okulun mimarisini anlatıyor ve kadının bu konaktan bozma yapıyı çok iyi tanıdığını fark ediyor. Dayanamayıp nedenini soruyor Aldığı cevap, “Evladım, orası benim gelinlik çeyizimdi, maarife bağışladık.” Bağışladık dediği yer bugün üzerindeki diğer konaklar da yıkılmış olan Fatih Saraçhane Parkı.
Evladım, bu Selanik’ten asker postalı ile gelen haytalar (Hareket Ordusunu kast ediyor) bizi çok aşağıladılar demişti, ama ciğerine en çok işleyen şey, biz size medeniyet getirdik demeleri olmuş. Sanki biz 1923’ten önce ağaç kovuklarında veya mağaralarda mı yaşıyorduk diye yakınmıştı. İkindi namazının sünnetini kalmadığım için az kalsın kulağımı çekecekti, elinden zor kurtuldum.
Üzülme be cancağızım. Senin o görgüsüz, ama bir o kadar da küstah, buna rağmen kendini adam zanneden Selanikli hayta takımı uzun süreli olamadı, çünkü bize dayanmıyordu. Hani senin onları anlamalıyız, dillerini öğrenmeliyiz dediğin, bizim gibi namaz kılan, annelerinin duası ile bezenmiş Anadolu çocukları var ya. İşte onlar, senin tabirinle kırpağı gibi üzümşırası içince kendisini medeni sayan güruhun yerini almak üzere. Hepsi temiz, iyi çocuklar. Adam gibi adamlar. Sularımız akıyor, çöplerimiz toplanıyor. Devlet dairesinde adam gibi davranıyorlar. Hele içlerinde bir Rize uşağıvar ki, hiddetiyle zalimleri tir tir titretiyor, ama seni tanımayı, senin o pamuk gibi elini öpmeyi, duan ı almayı çok isterdi. Gözündeki sicim gibi yaşlarla ona elini seve seve öptürürdün. Keşke bu günleri görseydin, görebilseydin. Görüp de mutlu ölseydin. Sen gene de için rahat uyu.
Bir Osmanlı Kadını
Reviewed by Habersizim
on
09:48:00
Rating:

Hiç yorum yok: