2014 yazı idi. Dostum Muammer Ulutürk’ün Yunanistan’dan başlayan Belçika’ya, okyanus kıyılarına kadar süren ve tekrar Orta Avrupa ve Balkanlara dönüp Bulgaristan’da sona eren Avrupa gezisini sosyal medya üzerinden izlemiş ve kendisine gıpta emiştim. Hadi söyleyeyim, fena kıskanmıştım. Bir sene sonra, aynı yollardan gideceğimi, aynı şehirlerde dolaşacağımı, aynı binaların önünde tefekküre dalacağımı nereden bileyim? Seyahat biçimimiz, Türkiye’de ya da dünyada çok fazla rastlanan türden değildi. Seyahatin tamamı otobüsle gerçekleşecek, çoğunlukla otellerde kalınacak, ancak iki şehir arası uzunsa bazı geceler otobüste geçirilecekti. Turlar genelde bir hafta olur. Bizimkisi iki haftayı geçiyordu. Üstelik bu on beş gün içerisinde, on iki ülke on beş şehir görülecekti. Böyle olunca ilginç bir seyahat oldu bizimkisi. 16.02.2016
YOLA ÇIKIŞ11 Ağustos 2015 Salı günü öğleden sonra, İzmir’den bir tur otobüsüyle yola koyulduğumuzda, otobüste kimseyi tanımadığım için biraz da, önümüzdeki on beş günü nasıl olup da bitireceğimi düşünüyor, Allah var, içim içimi yiyordu. Böyle güzel bir tatil zamanında, evimde olsam, kitaplarımı sehpanın üstüne koysam, ayaklarımı pufa uzatsam, sırtımı berjere yaslasam, elime kahvemi alsam, kitap okusam, film izlesem, arkadaşlarla yaz gecelerinin serinliğinde sohbet etsek, zaten yakında dersler başlayacak, fazla vakit olmayacak, ne işim vardı burada, gibi düşüncelerle kendi kendime hayıflanırken, uyumuşum… Gözlerimi açtığım zaman, Yunanistan sınırlarına girdiğimizi, üstelik bir dinlenme tesisinde olduğumuzu, seyahat arkadaşlarımın çoktan kahvaltıya başladıklarını fark ettim. Kavala’ya çok yakın olduğumuz bu dinlenme tesisinde, kahvaltı yapmak yerine sessiz ve ıssız bahçelere doğru adımladım. Bulunduğumuz o noktada, bana inanılmaz gelen şey sabah aydınlığıydı. Daha önce görmediğim bir beyazlıkla sarmalanmış bir aydınlıktı bu. Bozkır çocuğu, Akdeniz sabahının aydınlığına mest olmuştu. Gerçi Akdeniz sabahlarıyla ilk karşılaşması değildi. Hayatının bir senesini Kıbrıs’ta geçirmişti. Belki de bu aydınlık Kavala sabahı, ona uzak bir Kıbrıs gününü, altı yaşını, çocukluğunu hatırlatmaktaydı.
KAVALA
12 Ağustos sabahı Kavala’daydık. Rehberimizin Kıbrıs aksanlı sunumları bana çok sempatik geldi. Kavala küçücük bir deniz şehri. Tarihi dokusunu koruyan tek Yunan şehri Kavala imiş. Kaldı ki, Kavala da bunu gerçek anlamda başarmış değil. Şehirle ilgili ansiklopedik bilgileri nerde olsa bulursunuz. Ben size kendi duygularımı aktarmak istiyorum. Kavala’nın kıyısında sabahın erkeninde bir yürüyüş yaptık. Aziz Nikola Kilisesi’ne dönüştürülen İbrahim Paşa Camii’ni şehirde öylesine adımlarken buldum. Yaşlı bir rumun kilisede dua edişini izledim. Benim için seyahat biraz da bu özel görüntülerdi çünkü. Bir tarihi binanın önünde fotoğraf çektirmek değil, ama Kavalalı bir ihtiyarın arkadaşlarıyla sohbet edişi bana ilginç gelecekti. Nitekim kiliseden çıktığımda, kaldırıma sandalyelerini koyup sohbete başlamış ihtiyarlar gördüm. Ne konuştuklarını, neye güldüklerini, dünyaya nasıl baktıklarını, akşam ne yapmayı planladıklarını, sabah uyandıklarında nasıl bir gün yaşamak istediklerini her şeyi ama haklarındaki her şeyi bilmek isterdim. Sadece uzaktan bir bakıştı halbuki benimki. Kavala’nın sahilinde yürürken, genç bir meczubun hezeyanlar fısıldayarak yanımızdan geçmesi bu şehirden aklımda kalan son şeydir. Ne su kemeri, ne kalesi, ne Mehmet Ali Paşa evi ne evlerin damlarını otopark olarak kullanan şehir ahalisi… Ama elbette kurabiyesi… Kurabiyesini tadıp Selanik’e hareket ettik.
SELANIK
Aynı gün ve bugünün akşamı ve gecesinde Selanik’teydik. Gündüzün Selanik’i değil, gecenin Selanik’i beni büyüledi. Kaldığım otelden Beyaz Kule’ye iki saat kadar yürüdüm. Gündüz yoğun güneş altında bir şey anlamadığın Aristoteles meydanını gece gördüğümde kendimden geçtim. Kıyıdan şehrin içlerine doğru yükselerek devam eden meydan iki etrafında devasa otelleri barındırıyor. Meydan dememek lazım. Uzun ve ışıklı bir kanalın içinde yürüdüm, yürüdüm. Sahil çok kalabalıktı ama buna rağmen kordon boyunca devam eden yürüyüş şeridine paralel bisiklet yolunda benden başka kimse yoktu. Bütün kalabalığa rağmen insanların bisiklet yolu çizgisine adım dahi atmamaları beni şaşırttı. Selanik’te çocukluğumun geçtiği Kıbrıs’tan çizgiler buldum. Balkon çiçekleri konusunda çok iddialı bir şehir. Ayrıca pencereleri süsleyen panjurları gönül alıcı. Gene de tarihi dokunun büyük oranda yok edildiğini görmek Yunanlıların sadece lokum, baklava konusunda değil şehircilik konusunda da bizi taklit ettiklerini düşünmeme sebep oldu.
ÜSKÜP
13 Ağustos günü Üsküp’te idik. Önce çarşı, ardından Hristiyan Üsküp. Fatih Sultan Mehmet köprüsünü aşar aşmaz karşımıza Paris benzeri son derece bakımlı, güzel bir şehir çıktı. Müslüman Üsküp ile Hristiyan Üsküp arasındaki fark çok büyüktü. Bu hep dikkat çekilen bir konudur. Ben her türlü riski göze alarak gruptan ayrıldım ve İsa Bey camiini aramaya başladım. Çeşitli camiler Tika tarafından ya da Türkiye’deki bazı belediyeler tarafından restore edilmiş. Ancak İsa Bey camii çok iyi durumda değil. Yahya Kemal’in annesinin kabrinin yer aldığı kafesin içinde hangi kabrin merhumeye ait olduğu da sanırım belli değil. Orada caminin temizliğine bakan bir Arnavut, Türk olduğumuzu öğrendiği zaman heyecanlandı. Bize annesinin Osmanlılarla ilgili anlattıklarını nakletmeye başladı. Ne olduysa Osmanlı gittikten sonra oldu evladım, başımıza gelmedik kalmadı, dediğini anlattı. Gözlerim yaşardı. Saat değişimini otomatik olarak ayarlayan akıllı telefonumun bu özelliğini bilmediğimden, bir de ben saati geriye alınca, olan oldu, tur otobüsünün hareket saatini ayarlayamamışım… Refikim Nihat bey sayesinde mahcubiyetten kurtuldum.
VIYANA
Senelerdir edebiyatta ve hayatta, yani ki, gerek kitaplarda gerekse dostlarım arasında bir Viyana güzellemesidir gider. Bunca şehir arasında neden Viyana’ya bu kadar vurgu yapıldığını anlamış değildim. Kadim Viyana’nın sokaklarında dolaşmaya başladıktan sonra, bende şafak attı. O kadar heyecanlandım ki, eşimi aradım. Parlamento binasının önünden. Beni heyecanlandıran şey neydi? Elbette ki şehrin tarihiliği ve düzenliliği idi. Küçük bir şok yaşadım. Çocukluğumdan beri, bilerek ya da bilmeyerek, çok önemsediğim şeyin “kent estetiği” olduğunu uzun zaman sonra anladım. Bir şehri benim için güzel ya da çirkin yapan şey estetiğidir. Binalarının düzeni, temizliği, sanatsal özellik taşıyıp taşımaması, sokakların, caddelerin, evlerin düzeni, güzelliği… Böyle olunca Viyana umduğumdan, beklediğimden, hayal ettiğimden çok daha büyülü geldi bana. Kısa gezi zamanı içerisinde gruptan ayrıldım ve hızlı bir biçimde kadim Viyana’nın sokaklarını, caddelerini dolaştım. Adeta bir taş parçasını bile atlamamak endişesi taşıyordum. Zira vaktimiz çok azdı ve ben şehri yeterince göremeden gideceğim için daha o dakikada üzülmeye başlamıştım. Viyana’dan ayrılmadan önce arkadaşlarıma ben bulacağımı buldum, benim için başka bir şehir yok, tamam arkadaşlar, beni bırakın gidin, falan gibi laflar ettim. Fakat yaşadığım duygularda yalnız olmadığımı da gördüm. Aynı duyguyu paylaşan bazı arkadaşlar, bir daha sadece Viyana için gelmeliyiz, dediler. Herkes şehirde başka bir şey arar. Herkes şehirde başka bir şey bulur.
MÜNIH
Bu kadar güzel bir şehre doyamadan çıkınca, artık gittiğimiz yer neresi olursa olsun, beğenme ihtimalimiz pek kalmıyor. Başka bir zamanda başka bir şekilde belki çok beğeneceğim Münih şehri, bana Viyana’dan sonra yeterince etkileyici gelmedi. Türk mahallesinde bir cami buldum. Tamamı Araplardan oluşan mescitte akşam namazının okunmasını bekledik. Camiye çok yakın bir katedralin fotoğraflarını çekmek üzere katedralin sokağına girdim ve kaldırım üzerindeki küçük İsa heykelinin önünde karanlığın içinde dua eden bir Alman kadına rastladım. Münih, maalesef göçmenlerin de yardımıyla bir hayli yorgun ve kirliydi.
Avrupa Yollarında - Abdullah Harmancı
Reviewed by Habersizim
on
09:46:00
Rating:

Hiç yorum yok: