Avrupa Yollarında - 2 - Abdullah Harmancı

Bütün seyahat boyunca, ben de her turist gibi durmadan fotoğraflar çektim. Bu fotoğraf çekme ve çekinme işinin seyahate zarar verdiğinde hemen herkes hemfikir. Ama gene de attığımız her adımı “ölümsüzleştirmek” düşüncesinden bir türlü vazgeçemiyoruz. Bu konuyla ilgili, Facebook’taki bir paylaşımım sanırım hepimizin duygularına tercüman olacaktır: Modern gezginlerin iki büyük stresi var. Fotoğraflamak ve Face’e eklemek. Hissetmek, duyumsamak, öğrenmek, anlamak, hayret etmek mi? Bunlar için vakit kalmıyor.

PARİS
16, 17, 18 Ağustos günlerimiz Paris’te geçti. Paris’e doğru giderken, bir facebook paylaşımım bazı arkadaşlar üzerinde bir hayli heyecan yarattı. “En büyük dualarını Kâbe’ye saklayan müminler gibi, en güzel tebessümlerini Paris’e saklayan seyyahlar…” demiştim. Hepimizde Paris öncesi bir heyecan vardı. Şehrin banliyösündeki otelimiz olağanüstü bir ormanın içindeydi. Banliyö kelimesi çoğumuzun zihninde olumsuz çağrışımlar yüklü. Halbuki Paris banliyöleri için bu söz konusu değil. Gezinin en keyifli zamanı sanırım Paris’te geçti. Zamanımız boldu. Uzun yürüyüşler yaptım ve doğal olarak kayboldum. Opera binasını ararken, geçenlerde okuduğum bir Maupassant öyküsünde de geçen Madeleine kilisesini buldum. Ayrıca bahçesi bir park gibi kullanılan bir şapel buldum ve bahçede oturanlara bu şapelin adı nedir, diye sordum. Bilen bir kişiye bile rastlamadım. Bir üniversite öğrencisinin soruma cevap bulmak için adeta çırpındığını, bilememekten dolayı çok büyük bir mahcubiyet yaşadığını gördüm. Fransızdı. Güler yüzlüydü. Türk olduğumu öğrendiği zaman da yüzündeki gülümsemesi kaybolmadı. Paris’teki en büyük sevincim “Amelie” filminin çekildiği mekanları görmek oldu. Montmartre’ı gezerken rehberimizin “Amelie” filminin çekildiği sokağı göstermesiyle birlikte tamam ben geziyi bırakıyorum, demem bir oldu. Gülüştük. Paris’e giden her turistin gezmesi beklenen yerleri gezdik. Louvre, Eyfel, Notre Dame, Şanzelize, Opera binası, Sen nehri kıyısında gezinti, Sen’de tekne gezisi… Bunlar pek umurumda değildi. Başta söylediğim gibi, ben insanların kendilerine mahsus hallerini, şehir estetiğini merak ediyordum. Tabii ki şehir estetiğini merak eden birinin dünyada mutlaka görmesi gereken şehirlerin başında Paris geliyor. Kilometrelerce birbirinden santimlik bir fark göstermeden devam eden, mücevher duygusu uyandıran binalar… Saatlerce yürümek, bu uzun caddelerde kaybolmak… İstediğim buydu. Oldu!

Paris’te ve bütün seyahat boyunca, ben de her turist gibi durmadan fotoğraflar çektim. Fotoğraflar çektim. Fotoğraflar çektim. Bu fotoğraf çekme ve çekinme işinin seyahate zarar verdiğinde hemen herkes hemfikir. Ama gene de attığımız her adımı “ölümsüzleştirmek” düşüncesinden bir türlü vazgeçemiyoruz. Bu konuyla ilgili, facebooktaki bir paylaşımım sanırım hepimizin duygularına tercüman olacaktır. Şöyle demiştim bu seyahat sırasında: “Modern gezginlerin iki büyük stresi var... Fotoğraflamak ve face'e eklemek... Hissetmek duyumsamak öğrenmek anlamak hayret etmek mi? Bunlar için vakit kalmıyor...”

BRUGGE VE BRÜKSEL
Brüksel’e gideceğimizi biliyordum ama Brugge hesapta yoktu. Oysa beni çarpan Brüksel değil Brugge oldu. Orta Çağ’dan sonra mimarisine hiç dokunulmamış bir şehir düşünün. Aşağı yukar ı her on senede bir tepeden aşağı yenilenen ve betonlaştırılan şehirlerde yaşayan bizlerin bu derinliği hayal etmesi bile ne yazık ki mümkün gözükmüyor. Brugge, şehri saran kanalları ve korunmuş sivil mimarisi ile büyük bir heyecan yarattı bende. Geçenlerde Bollywood yapımı “PK” filmini izlerken filmin önemli bir bölümünün Brugge’da geçtiğini görünce nefesim kesildi. Ama asıl ziyafetin, asıl Brugge ziyafetinin “Brujda” filminde olduğunu hatırlatmak isterim. Şehrin meydanının açıldığı sokaklar arasında, şehir kütüphanesini buldum. Şehri gezmeyi bırakıp bu kütüphanede vakit harcamak hiç mantıklı gelmedi önce. Fakat kütüphane de son derece şirin düzenlenmişti ve ders çalışan gençlerin fısıldaşmaları doğrusu görülecek şeydi!!! Buna karşılık Brüksel ise bir başkent ciddiyeti ve griliğinde idi. Brüksel denince hemen akla gelen birkaç simge dışında size aktaracağım bir şey yok. Büyük meydan, işeyen çocuk heykeli, Verlaine ile Rimbaud’nun düello yaptıkları yer, Atomium, Mini-Avrupa… Domuz etinden döner yapıp bizim Türk olduğumuzu anlayınca “no pork, no pork” diyen Yunanlı bir lokantacıya karşı da sizi uyarmak isterim. Meydanın hemen yanında.

VOLENDAM VE AMSTERDAM
Volendam, Amsterdam’a çok yakın bir balıkçı kasabası. Okyanus kıyısında dolaş ırken neden bu ülkeye “Nederland” dendiğini daha iyi anlıyorsunuz. Zira sağınızda akıp giden evler solunuzdaki denizin altında… Bunu çıplak gözle görmek mümkün. Denizle kara arasında set gibi bir yol yapılmış. Volendam benim için ancak bir şaka olabilirdi!! Her evi adeta çikolatadan yapılmış kadar özgün ve şirin… Amsterdam ise bütün güzelliğine ve asaletine rağmen başkent olmanın bedelini ödüyor. Çok kalabalık. Hollanda denilince zihnimizde uyanan naiflik, Amsterdam’dan ziyade mesela Volendam gibi taşra noktalarında var. Bisiklet yolu normal otomobil yolu kadar büyük olan şehirde yürümek, kanal boyunu gezmek, örneğin Rembrant meydanına gitmek, ciddi bir sorun. Aynı sıkışıklık hali tekneyle yaptığımız kanal gezisinde de baş gösterdi. Ama bütün bunlar bir tarafa, meydandan itibaren insan kendini amaçsızca sokak aralarına bıraktığı zaman, her şehir gibi Amsterdam da size gizlerini açıyor. Araplar ın işlettiği “Halal Food”da yemek yiyip gene bu lokanta çalışanlarından aldığımız adrese göre mescit aramaya başlıyoruz. Mescit dışında aradığım her şeyi buluyorum. Meydanlar, köprüler, müzeler… Ama mescit yok. Gezi ilerledikçe dikkatimiz ve enerjimiz doğru orantılı olarak azalıyor.

PRAG VE BRATİSLAVA
21 Ağustos Cuma günüydü. Gezimizin on birinci şehriydi Prag. Türkiye’den bakınca Kafka’sıyla ve kadim şehriyle bilinen Prag’a indiğimde ben söylemeden bana Kafka’dan bahsedilmesini ya da karşıma bir Kafka simgesi çıkmasını bekledim durdum. Boşuna beklemişim. Türk rehberimiz Kafka’nın adını duyunca yüzünü buruşturdu. Ama o Yahudi… dedi. Söyleyecek bir şey kalmadı. Gruptan ayrıldım ve gene risk alarak önce Prag kalesinin içindeki Kafka evine gittim. Altın Sokak’ta bulunan Kafka evi hiçbir özellik taşımıyor. Çok küçük ve içinde Kafka’ya dair bir şey yok. Sadece kitapları satılıyor. Kafka, Prag içinde on bir farklı evde kalmış. Bizim gittiğimiz evi ise bir stüdyo olarak kullanıyormuş. Asıl heyecan verici olan Kafka müzesi idi. Kafka müzesi tam bir müzecilik harikası. Kafkaesk üslubu müzeye yansıtmışlar. Müzeden kaldığım süre boyunca gizli gizli fotoğraflar çektim. Çünkü fotoğraf çekmek yasaktı. Bir edebiyatçı, bir romancı olan Kafka ete kemiğe büründü. Karşımda canlandı ve aslında ruhumdaki büyüsünü belli oranda yitirdi. Kafka müzesinden çıkarak gömme taşlı yollardan önce Charles köprüsünü aştık. Ardından meydana ve astronomik saate ulaştık. Akşam yeniden şehri gezmek için çıktığımda, meydanın arkasında keman çalan bir karı kocaya rastladım. Ağustos akşamının sersemleticiliği karanlık bir sokakta çalı-nan kemanla birleşince daha da kıyıcı bir hüzne ulaştı. Üstelik keman çalmak için hemen aşağıdaki meydanı değil bu tenha sokağı seçmişlerdi. Eski Prag ev ev, sokak sokak büyüleyiciydi. Çekoslavakya’dan ayrılan ve Slovakya diye anılan ülkenin bir içimlik su olan başkenti Bratislava’da ise sadece iki saat kaldık. Bir Karadeniz şehrini andıran Bratislava Tuna’nın kıyısındaki dört başkentten sadece biri. En mütevazısı. Ama nezih ve asil. Bratislava değil ama bu şehrin Viyana’ya 50 km yakın olması beni heyecanlandırdı doğrusu!

Brugge Devamı nasipse yarın
Avrupa Yollarında - 2 - Abdullah Harmancı Avrupa Yollarında - 2 - Abdullah Harmancı Reviewed by Habersizim on 09:34:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: