“Ankara, Ankara güzel Ankara / Seni görmek ister her bahtı kara” diye diye sonunda beni de getirdiniz buraya. İnsan bazen sıkılır, kaçar tamam da neden Ankara’ya kaçar? Yine bir yerlerde yanlış yapıyorum ya, neyse artık. Burası bir memur kenti; gri, soğuk ve anlamsız. Buram buram hırs kokuyor. Hoş değil işte. Neşesi yok bu şehrin, “at gibi”.
Ankara’da, otobüsten AŞTİ’ye indiğim vakit, yaptığım ilk iş küçücük bir kar birikintisinde hemencecik kayıp düşmek oldu. Hiç bozuntuya vermeden anında zıpladım kalktım ayağa, şöyle bir silkindim ve devam ettim yoluma. Zaten İstanbul’dan Ankara’ya gelerek düşüşün âlâsını yapmışken bir de bu sahici düşüş epeyce canımı yaktı aslında. İkinci işim ise Ankaray dedikleri metroya yönelip gişeden bir Ankara Kart almak oldu. Sanırım EGO diyorlar bu karta. Artık benim de bir egom var. Bu sevinç hepimizin.
Saat sabahın 06.58’i, istikamet Dikimevi. Tirende oturunca bir ayağımı hemen yanı başımdaki çıkıntının üzerine koymamla kolumun yanındaki notun dikkatimi çekmesi bir oldu: “Lütfen ayaklarınızı kalorifer üzerine koymayınız.” yazıyordu. Anında indirdim ayağımı. Burası Ankara, her an her şey olabilir, kurallara uymak gerek. Tiren istasyonlarında dikkatimi çeken tek şey reklam panolar ındaki siyahlı pembeli afişler oldu. A3 boyutlarındaki afişlerde kocaman bir göz var, üzerine ise büyük harflerle “buraya bakarlar” yazılmış. Ne bir numara, ne bir imza var afişlerde. Buraya bakarlar, evet bakıyoruz da zaten. Ama o kadar. Reklam vermek istesek yapacak bir şey yok. Burası Ankara, yapacak bir şey yok.
Benim Ankara’da dayım yok, gelmemle bocalamam bir oldu. Hakan abiler filan da hikâye biliyorsunuz, ne aradılar ne sordular. Şaşırdık mı? Hayır. Onlar işte böyle. Hep böyleydiler. Zaten maaş da vermiyorlar, kalacak yer ayarlamalarını geçtim “Kardeşim ne oldu, geldin mi?” diye bile aramadılar. Yazıklar olsun. En başta Kızılay’da bir öğretmenevinde kalacakken daha sonra bu kararımdan cayıp aldım başımı Dikimevi’nde yüzyıllardır öğrenci evi olarak kullanılan izbe bir eve gittim. Gerçekten felaket bir yerdi. Dikimevi olmasına rağmen orada da dikiş tutturamadım. Aldım çantaları tekrar Kızılay’a burada bir misafirhaneye yerleştim. Öğlen oldu arayan soran yok Müstakil’den. Dedim ben de madem öyle, o zaman gideyim Diriliş Postası’na, Tarık Akat orada Fatih Mutlu filan hoş insanlar yani. Banane Müstakil’den, varsa yoksa Ertuğrul Fındık zaten!
Yine de ayıp olmasın diye Fatih Mutlu beni Müstakil Gazete’ye gitmeye ikna etti bir şekilde. Müstakil’in yazıhanesi Eryaman’da. Eryaman Adıyaman’da. Adıyaman dağ başında. Herhalde ucuz diye tutmuşlar burayı. Şehir merkezine o kadar uzak ki insan bu kadar yol almışken “Dur ben İstanbul’a geri döneyim.” diyor. Bilmiyorum, aynı tarafa mı düşüyor ama. Neyse. Yolda bir sürü uzun, upuzun binalar görüyoruz. Saçma sapan isimleri var. Birinin ismi “Protokol” mesela. Bir işyeri bu kadar Ankara olabilirdi. Protokol nedir? Çok sıkıcı.
Müstakil Ankara yazıhanesi ilgimi çekmedi. Bizim Müstakil İstanbul’un inşaat hâli bile buradan çok daha güzel. Mesela bu yazının da eğlenceli olması gerekiyordu; böyle anlaşmıştık köşeyle. Ama ruhumu emdi bu şehir. Tüm neşemi aldı götürdü. Siyaset filan yazmak istiyorum şu an. Ne var gündemde? Verin beni 2. sayfaya. Bu ne ya? İstifa bile edesim yok. Öyle bir yazıhane günlüğü işte. Saat 17 olsa da çıksam yazıhaneden.
Ankara’da, otobüsten AŞTİ’ye indiğim vakit, yaptığım ilk iş küçücük bir kar birikintisinde hemencecik kayıp düşmek oldu. Hiç bozuntuya vermeden anında zıpladım kalktım ayağa, şöyle bir silkindim ve devam ettim yoluma. Zaten İstanbul’dan Ankara’ya gelerek düşüşün âlâsını yapmışken bir de bu sahici düşüş epeyce canımı yaktı aslında. İkinci işim ise Ankaray dedikleri metroya yönelip gişeden bir Ankara Kart almak oldu. Sanırım EGO diyorlar bu karta. Artık benim de bir egom var. Bu sevinç hepimizin.
Saat sabahın 06.58’i, istikamet Dikimevi. Tirende oturunca bir ayağımı hemen yanı başımdaki çıkıntının üzerine koymamla kolumun yanındaki notun dikkatimi çekmesi bir oldu: “Lütfen ayaklarınızı kalorifer üzerine koymayınız.” yazıyordu. Anında indirdim ayağımı. Burası Ankara, her an her şey olabilir, kurallara uymak gerek. Tiren istasyonlarında dikkatimi çeken tek şey reklam panolar ındaki siyahlı pembeli afişler oldu. A3 boyutlarındaki afişlerde kocaman bir göz var, üzerine ise büyük harflerle “buraya bakarlar” yazılmış. Ne bir numara, ne bir imza var afişlerde. Buraya bakarlar, evet bakıyoruz da zaten. Ama o kadar. Reklam vermek istesek yapacak bir şey yok. Burası Ankara, yapacak bir şey yok.
Benim Ankara’da dayım yok, gelmemle bocalamam bir oldu. Hakan abiler filan da hikâye biliyorsunuz, ne aradılar ne sordular. Şaşırdık mı? Hayır. Onlar işte böyle. Hep böyleydiler. Zaten maaş da vermiyorlar, kalacak yer ayarlamalarını geçtim “Kardeşim ne oldu, geldin mi?” diye bile aramadılar. Yazıklar olsun. En başta Kızılay’da bir öğretmenevinde kalacakken daha sonra bu kararımdan cayıp aldım başımı Dikimevi’nde yüzyıllardır öğrenci evi olarak kullanılan izbe bir eve gittim. Gerçekten felaket bir yerdi. Dikimevi olmasına rağmen orada da dikiş tutturamadım. Aldım çantaları tekrar Kızılay’a burada bir misafirhaneye yerleştim. Öğlen oldu arayan soran yok Müstakil’den. Dedim ben de madem öyle, o zaman gideyim Diriliş Postası’na, Tarık Akat orada Fatih Mutlu filan hoş insanlar yani. Banane Müstakil’den, varsa yoksa Ertuğrul Fındık zaten!
Yine de ayıp olmasın diye Fatih Mutlu beni Müstakil Gazete’ye gitmeye ikna etti bir şekilde. Müstakil’in yazıhanesi Eryaman’da. Eryaman Adıyaman’da. Adıyaman dağ başında. Herhalde ucuz diye tutmuşlar burayı. Şehir merkezine o kadar uzak ki insan bu kadar yol almışken “Dur ben İstanbul’a geri döneyim.” diyor. Bilmiyorum, aynı tarafa mı düşüyor ama. Neyse. Yolda bir sürü uzun, upuzun binalar görüyoruz. Saçma sapan isimleri var. Birinin ismi “Protokol” mesela. Bir işyeri bu kadar Ankara olabilirdi. Protokol nedir? Çok sıkıcı.
Müstakil Ankara yazıhanesi ilgimi çekmedi. Bizim Müstakil İstanbul’un inşaat hâli bile buradan çok daha güzel. Mesela bu yazının da eğlenceli olması gerekiyordu; böyle anlaşmıştık köşeyle. Ama ruhumu emdi bu şehir. Tüm neşemi aldı götürdü. Siyaset filan yazmak istiyorum şu an. Ne var gündemde? Verin beni 2. sayfaya. Bu ne ya? İstifa bile edesim yok. Öyle bir yazıhane günlüğü işte. Saat 17 olsa da çıksam yazıhaneden.
Yazıhane Günlükleri: Ankara, Ankara güzel Ankara
Reviewed by Habersizim
on
09:21:00
Rating:

Hiç yorum yok: