Yazımın başlığını gördüğünüzde, korkuya güzelleme yapacağımı sanacağınızdan şüphem yok.
Hem korkunun neyine güzelleme yapılabilir ki değil mi?
Biz nesiller boyu hep cesurluğun hikayelerini, güzellemelerini okuduk.
Özellikle savaş meydanlarında düşman ile kılıç kılınca, namlu namluya, süngü süngüye.
Bu bir cesaret tabi.
Konvansiyonel bir savaşta kullanılan konvansiyonel silahlar hedefte olan insanlara korkmayafırsat vermeyecek, kullanana ölmemek sanrısı uyandıracak kadar iddialı.
Savaşta iki son bekler zaten insanı.
Ölmek yahut yaşamak.
Korksanız da, korkmasanız da olacak bu.
Duruma göre ya şehitolursunuz yahut gazi.
Her ikisi de güzel.
Her ikisi de güzellemeyedeğer.
Savaşın haklılığına (savaş sebebinin haklılığı demek daha doğru olur) rağmenkorku içinde savaşıp, vartayı atlatarak (saygıyı hak edecek kadar cesaretle savaşmadan sağ kalmak vartayı atlatmaktır) gazi olsanız da güzellemenin öznesi olmanız kaçınılmaz.
Savaşı ganimet bilip, kara bağrınızı açıp “Vur kafir! Vur ki şehit olam!” Diyerek öne fırlayıp en kolayından şehadet makamına talip olmak çabasına hiç değinmesem daha iyi.
Şehadet makamı kaçırılacak gibi bir fırsat değil elbette, ancak, bu hem saygıdeğer bir cesaret atraksiyonu değil, hem de fırsatçılık sanki biraz
Kabul edelim ki bir cesaret işi.
Cesaret işi dediysem rehavete kapılma sayın okuyucu. Akıl işi demedim.
Ucuz kahramanlık, kahramanca canını dişine takıp, önce korkuyu, sonra düşmanı alt etmenin yollarını aramak ve bulmak ve düşmanın hakkından gelmek uğruna verilen kavganın, savaşın haklılığına bağlı olarak savunulan her neyse onu güvenli kılmaya şahit olmak bana daha akıllıca geliyor.
Korktuğumuzun başımıza gelmemesi için verdiğimiz savaşın mağlubiyetle nihayeti kadar ne mutlu edebilir ki insanı?
Bize savaşmayı göze aldıracak kadar kıymetli olanın zeval görme korkusu mühim.
Adam gibi korkusu olmayanın, adam gibi direnme gücü olabilir mi ki?
Mukaddes olan için can alma can verme makamını filan kastetmiyorum. Mukaddes olanı yaşatmak, kendimiz için, çoluk çocuğumuz, insanlık için lazım olanın zayi olmasına dair korkuya sahip olmamızın lüzumundan bahsediyorum.
Mesela, biz Müselmanların mübarek kitabı Kelam-ı Kadim’in içeriğine, mesajına her türlü argümanla saldırılırken sessizce durup seyredip, kitabın nesnel varlığı zeval gördüğünde harekete geçme anlayışının garipliğinden bahsediyorum aslında.
Korkmamız gerekenin ne olduğuna dair bir fikre sahip olamayış fukaralığımızdan.
İçine girip iki rekat namaz kılmadığımız, gitmesek de o namazı kılmasak da bizim olan caminin zahmet edilip çıkılmayan şerefelerinin şerefini korumaktan.
Anadolu ağzıyla; ne yardan, ne serden vazgeçememekten.
Adam gibi bir korkumuzun olamayışından...
Adam gibi korkmayı bile beceremeyişimizden.
Anlatabildim mi bilmiyorum.
..................................................
Bu da var:
Şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur.
Siz onlardan korkmayın, şayet mü’minlerdenseniz, Benden korkun. (Ali imran / 175)
Şu da var:
İnsanlar korkulacak şeyden korkmazlarsa, daha korkunç şeylerle karşılaşırlar.
(Lao Tzu)
Hem korkunun neyine güzelleme yapılabilir ki değil mi?
Biz nesiller boyu hep cesurluğun hikayelerini, güzellemelerini okuduk.
Özellikle savaş meydanlarında düşman ile kılıç kılınca, namlu namluya, süngü süngüye.
Bu bir cesaret tabi.
Konvansiyonel bir savaşta kullanılan konvansiyonel silahlar hedefte olan insanlara korkmayafırsat vermeyecek, kullanana ölmemek sanrısı uyandıracak kadar iddialı.
Savaşta iki son bekler zaten insanı.
Ölmek yahut yaşamak.
Korksanız da, korkmasanız da olacak bu.
Duruma göre ya şehitolursunuz yahut gazi.
Her ikisi de güzel.
Her ikisi de güzellemeyedeğer.
Savaşın haklılığına (savaş sebebinin haklılığı demek daha doğru olur) rağmenkorku içinde savaşıp, vartayı atlatarak (saygıyı hak edecek kadar cesaretle savaşmadan sağ kalmak vartayı atlatmaktır) gazi olsanız da güzellemenin öznesi olmanız kaçınılmaz.
Savaşı ganimet bilip, kara bağrınızı açıp “Vur kafir! Vur ki şehit olam!” Diyerek öne fırlayıp en kolayından şehadet makamına talip olmak çabasına hiç değinmesem daha iyi.
Şehadet makamı kaçırılacak gibi bir fırsat değil elbette, ancak, bu hem saygıdeğer bir cesaret atraksiyonu değil, hem de fırsatçılık sanki biraz
Kabul edelim ki bir cesaret işi.
Cesaret işi dediysem rehavete kapılma sayın okuyucu. Akıl işi demedim.
Ucuz kahramanlık, kahramanca canını dişine takıp, önce korkuyu, sonra düşmanı alt etmenin yollarını aramak ve bulmak ve düşmanın hakkından gelmek uğruna verilen kavganın, savaşın haklılığına bağlı olarak savunulan her neyse onu güvenli kılmaya şahit olmak bana daha akıllıca geliyor.
Korktuğumuzun başımıza gelmemesi için verdiğimiz savaşın mağlubiyetle nihayeti kadar ne mutlu edebilir ki insanı?
Bize savaşmayı göze aldıracak kadar kıymetli olanın zeval görme korkusu mühim.
Adam gibi korkusu olmayanın, adam gibi direnme gücü olabilir mi ki?
Mukaddes olan için can alma can verme makamını filan kastetmiyorum. Mukaddes olanı yaşatmak, kendimiz için, çoluk çocuğumuz, insanlık için lazım olanın zayi olmasına dair korkuya sahip olmamızın lüzumundan bahsediyorum.
Mesela, biz Müselmanların mübarek kitabı Kelam-ı Kadim’in içeriğine, mesajına her türlü argümanla saldırılırken sessizce durup seyredip, kitabın nesnel varlığı zeval gördüğünde harekete geçme anlayışının garipliğinden bahsediyorum aslında.
Korkmamız gerekenin ne olduğuna dair bir fikre sahip olamayış fukaralığımızdan.
İçine girip iki rekat namaz kılmadığımız, gitmesek de o namazı kılmasak da bizim olan caminin zahmet edilip çıkılmayan şerefelerinin şerefini korumaktan.
Anadolu ağzıyla; ne yardan, ne serden vazgeçememekten.
Adam gibi bir korkumuzun olamayışından...
Adam gibi korkmayı bile beceremeyişimizden.
Anlatabildim mi bilmiyorum.
..................................................
Bu da var:
Şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur.
Siz onlardan korkmayın, şayet mü’minlerdenseniz, Benden korkun. (Ali imran / 175)
Şu da var:
İnsanlar korkulacak şeyden korkmazlarsa, daha korkunç şeylerle karşılaşırlar.
(Lao Tzu)
Korkmayı becermek
Reviewed by Habersizim
on
19:02:00
Rating:

Hiç yorum yok: