Hülya Avşar’dan kaçan adam - 14. Bölüm

Hülya Avşar, birkaç hafta öncesine kadar turizm bakanı olan milletvekili Erkan Mumcu’yu aradı. Erkan Mumcu entelektüel adamdı, alakasız
şeyleri bilirdi.
-Merhaba Sayın Bakanım. Hülya Avşar ben.
-Ooo, Hülya Hanım, merhaba. Nasılsınız?
-Hiç iyi değilim Sayın Bakanım. Bizim Tuncay kayıp. Necmigil.
Hikâyeyi kısaca özetledi. Kaybolmadan önce, en son, İstanbul’da İki İskandinav Seyyah kitabını okuduğunu, bu kitabı masalcı bir adamla Knut Hamsun’un yazdığını anlattı. “Kimdir bunlar? Knut Hamsun derin adammış, nedir derinliği?” diye sordu. Erkan Mumcu başladı anlatmaya:
-Masalcı dediğiniz, İsveçli Andersen. Kibritçi Kız’ı yazan adam. Gri ve kasvetli bir dünyanın çocuğu. Knut Hamsun, Norveçli romancı. Toprak hastası. O yüzden antimodernist oldu. Modernizmin beşiği olarak gördüğü İngiltere’den nefret ederdi. İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’ye karşı Almanya’dan yana tavır koydu, sırf modernizmin köküne kibrit suyu dökülsün diye. 1920’de Nobel Edebiyat Ödülü almıştı, ama “Nazi” yaftasından dolayı Norveçliler adamla doğru dürüst gurur duyamıyorlar. Birkaç yıl önce Knut Hamsun’un heykelini dikmekle ilgili bir tartışma çıkmıştı. Heykeli dikilecekmiş, buna karşı kampanya başlatılmış. Ne oldu, bilmiyorum.
-Peki, Sayın Bakanım, bizim Tuncay bu Knut Hamsun’dan etkilenip gitmişse nereye gitmiş olabilir? Necla’ya “Hepinizi İran’a götürüp çarşafa sokacağım” demiş. Ama o, Knut Hamsun’u okumadan önceydi. Yine de İran’a gitmiş olabilir gibime geliyor. Hani antimodernist ya.
-Vallahi bana sorarsanız, Knut Hamsun’un zaviyesinden bakıldığında İran çok modernisttir. Uzun hikâye. Afganistan’daki Taliban rejimi Knut Hamsun’a daha yakın.
-Hadi ya! Tuncay bu işi o kadar da abartmaz herhalde.
-Derin bir bunalımdan bahsetmiyor muyuz burada? Derin bir bunalım insanı ölüme bile sürükleyebiliyorsa Taliban’a niye sürüklemesin?
-E ne yapacağız şimdi?
-Ben kayıtlara bir baktırayım, yurt dışına çıkmış mı. Çıktıysa nereye ve ne zaman çıkmış.
-Vallahi çok makbule geçer Sayın Bakanım. Çok teşekkür ederim.
-Rica ederim. Ne demek? Tuncay benim de arkadaşım. Bir saate kadar haber veririm. Afganistan’a gidecekse ya İran’a uçmuştur ya Pakistan’a. Neresiyse oradaki elçiliği harekete geçirip Tuncay’ı arattırırız.
***
Hülya Avşar, havaalanında bir taksiye atlayıp doğruca evine gitti (Gaziantep’te uçağa binerken şoförüne haber vermeyi unutmuştu).
Taksiyle Tuncay’ın köyünden ayrılırken, tam da köyün delisi “Kontak anahtarını ver, zalim kedi!” diye bağırırken telefonu çalmış, Erkan Mumcu’dan Tuncay’ın kara yoluyla İran’a geçtiği bilgisini almıştı.
Evinin önünde taksicinin  parasını verip arabadan inerken “Atlayıp gitsem mi İran’a? Bulabilir miyim ki orada? Ya Afganistan’a geçmişse? Ya Rabbim, şu başımıza gelene bak” gibi şeyler geçiyordu aklından. Dalgındı. Kapısının önünde bekleyen koyu takım elbiseli, beyaz gömlekli, koyu kravatlı, sinek kaydı tıraşlı, güneş gözlüklü iki centilmeni fark etmesi için centilmenlerden birinin İngiliz aksanıyla Türkçe “İyi günler” demesi gerekiyordu.
-İyi günler Hülya Hanım.
-İyi günler.
-Biz, Birleşik Krallık Hükümeti’ndeniz. Bize birkaç dakikanızı ayırabilirsiniz?
-Birleşik Krallık nedir? Nerede birleşmiş?
-İngiltere, İskoçya, İrlanda ve Galler, yani Britanya. Tabii ki Büyük Britanya.
O dalgınlıktan o şiddet ve celalin nasıl sadır olduğunu kendisi de anlamadan bağırmaya başladı Hülya Avşar:
-O zaman İngiltere diye belirtin! Britanya diye belirtin! Nedir öyle yekten “Birleşik Krallık” demek? Niye başına ülke ismi koymadan “Birleşik Krallık” diyorsunuz? Mecbur muyum ben nerenin birleşik krallığı olduğunuzu bilmeye? Ben size gelip “Cumhuriyet’ten geliyorum” desem olur mu yani? “Türkiye Cumhuriyeti” derim, değil mi?
-Kötü bir niyetimiz yok hanımefendi. Devletimizin resmi ismi “United Kingdom” yani Birleşik Krallık. Ne yapabiliriz ki?
-Ben anlamam resmi isim mesmi isim! Kendi aranızda öyle diyebilirsiniz, benim ülkeme geldiğinizde nereden geldiğinizi doğru dürüst söyleyeceksiniz! Dünya sizin ülkenizden ibaret mi sanıyorsunuz? Bu ne küstahlık! Çekilin önümden!
Adamlar yan yana, adeta bitişik halde duruyordu. Elleriyle yol açarak ikisini birbirinden ayırdı, aralarından geçip gitti. Bahçe kapısı kilitliydi. Oflaya puflaya açtı, bahçeye girdi ve Birleşik Krallık kavuklarının kafalarını kırmak istercesine sertçe, gürültüyle, adeta kükreyişle kapattı.
O kadar sinirlenmişti ki basireti bağlanmıştı. “İngiliz hükümetinden iki adamın benimle ne işi olur?” diye kendi kendine sormayı bile akıl edememişti.
Saatine baktı. Show vakti yaklaşmıştı. Acilen duş alıp stüdyonun yolunu tutmalıydı. Saçını orada yaptırıyordu. Makyaj, kılık kıyafet işleri de orada hallediliyordu.
Yarım saatte yıkanıp giyindi. Evden çıkıp kapıyı kilitledi. Bahçe kapısına yürürken birden İngilizleri hatırladı. “Sahi, benden ne isteyecekti o adamlar? Yoksa... Yoksa... Tuncay’la mı ilgiliydi? Aman Allah’ım, ben ne yaptım!” diye geçirdi içinden. Aradan yarım saat geçmiş olduğu halde, inşaallah hâlâ dışarıda bekliyorlardır niyazıyla bahçe kapısını açtığında gerçekten de iki adamla burun buruna geldi. Koyu takım elbiseli, beyaz gömlekli, koyu kravatlı, sinek kaydı tıraşlı ve güneş gözlüklü. Ama bunlar başka adamlardı.
-Merhaba Hülya Hanım, biz Birleşik Devletler Hükümeti’nden geliyoruz.
Hülya Avşar’da adrenalin yine anında 1500’e yükseldi.
-Birleşik Devletler, öyle mi? Yekten “Birleşik Devletler” ha?
Bu sefer hiç ayrıntıya girmeden adamlardan birine kafa attı. Öbürünün şaşkınlığından istifade edip ona da kafa attı. Birinin burnu kırıldı, öbürünün dudakları patladı. İkisi de, nasıl derler, iki seksen yere serildi.

Ziya Güler'in romanı
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 14. Bölüm Hülya Avşar’dan kaçan adam - 14. Bölüm Reviewed by Habersizim on 10:18:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: