Ben diyeyim 5, siz anlayın 6 yaşlarındaydım.
Benim sevgili anneciğim namaz sûrelerini okur, ben okuma yazma bilmeden onun söylediklerini tekrar ede ede ezberlerdim, Subhaneke’yi, Ettehiyyatü’yü…
Ne güzeldi çocukluğum. Ne güzeldi çocukluğumuz.
Bir gün “Mehtap’çığım, Ayşenur ve Serap ablanlarla birlikte Nazmiye ablaya gidiyorsun, yarın” dedi.
Şimdi bu Nazmiye abla da kimdi, nerden çıkmıştı?
-Ne yapacağız anne?
-Hani ben sana duaları okuyor, sen de benden duyduklarını kapıp öğreniyordun ya!
-eeeey
-e’si canımın içi (dedi benim sevgili anneciğim), artık bu dua kitabını eline alıp bakarak, tek başına, bir başına, kendi başına okuyup ezberleyeceksin. Bazen benim işim oluyor ya, bana ihtiyacın olmadan, Kur’an öğreneceksin artık!
*
Küçük ikiz yeğenlerimden Semra, -henüz 2 yaşına girecek teyzeleri, amcaları, nasipse, ellerinizden öpermutlu olduğunda yerinde hoplayıp zıplar.
Kız kardeşim de her seferinde “bu Semra’nın sevinince yerinde zıplayıp durması, geçmişten birilerini hatırlatıyor” diye takılır bana. Evet efendim, tam üzerine bastınız.
Ben de annemin “Elif cüzünü eline alacaksın, bana ihtiyacın olmadan kendi başına açtığında okuyabileceksin, Mehtap, kızım, Kur’an öğreneceksin” dediğinde, aynı bizim Semra
gibi zıplayıp durmuşum yerimde “yaşasssın!” naraları atarak.
(Semra mı bana çekti, ben mi Semra’ya, o da ayrı bir mevzubahis :)
*
Gittiğimiz ev, 4-5 katlı, terası olan, mahallenin köşeden ikinci devasa binası… yeşil üzüm ağaçları arasında gizlenmiş… etrafa baharda esen meltemler eşliğinde muhteşem, güzel, enfes çiçek kokularının yayıldığı… uhrevi bir havası olan…
Asansör o demler her evde bulunmazdı, 3. kata kadar, gençlik damarlarımızda akan deli bir kan iken, hızlıca bir çırpıda çıkıvermiştik. İnsan hareketlerine endeksli lambalar yanmazdı o demler, kendiliğinden. Biz insanlar ‘bi zahmet’ eder, düğmelere basar, karanlıkta önümüzü öyle görür, adımlarımızı öyle atardık, teknoloji bizden biri olmadan önce.
O bahçede, o zile basılmasını, o kapının açılmasını ya da geç kalan arkadaşlarımızı… az mı beklerdik, ah çocukluğumuz, ne güzel şeydi! Bahçe duvarlarına dayana dayana az mı ezber tekrarları yapmıştık. Subhanekellâhümme, ayyy neydi devamı Subhanekellâhümme mi; Subhaneke Allahümme mi… Birbirimizle başlardık bilgi yarıştırmaya, hayır sen bilmiyorsun öyle diil işte, ben böyle öğrendim, hem amcam hoca benim. :)
*
O ilk gün, evin zilini çaldığında Serap ablamlar (haliyle benim boyum yetişmediği için, yoksa hiç kaçmaz, medeni cesaretin tavan yaptığı yıllardı, Hayat adı altında ‘insanlar’, henüz bizi yormamıştı), kapı açılıp içeri girdiğimizde bizi uzun, pırıl pırıl İslamiyet kokan bir hol karşıladı ve biz bekleme yapmadan salona alındık. Aman Allah’ım (CC), içerisi boydan boya divanlarda Kur’an öğrenebilmek için gelen akranlarımla doluydu. Hepsi dizilmiş, hocalarını, Nazmiye ablayı bekliyorlardı.
*
Nazmiye abla.
Selanik göçmeni bir ailenin en büyük kızı. Düne kadar mahallelinin tâbiriyle açıktı, düğünlerde masaların üzerinde ettiği danslar
dillere destandı.
Ne olmuşsa olmuş, bir gün aniden başına bir başörtü geçirmiş, kapanmıştı.
Tüm mahalleli küçük dilini yutmuştu: “Herkes kapanırdı da Nazmiye nasıl kapanırdı, Trakya’nın kızları rahatına düşkün diye bilinir idi. O giyim kuşam çok farklıydı. Sıkboğaza gelemezdi”…
Ama işte Nazmiye kapanmıştı.
*
Üniversiteyi kazanamamıştı Nazmiye ablacığım, annesi ne üzümler yedirmiş, zekâsı açsın diye, ne türbe ziyaretleri yaptırmıştı; ama olmamıştı işte, takdir-i İlahi, yok dediyse yoktu, biricik kızı bir türlü o üniversite kapısından içeri giremiyordu, işte para vardı mal vardı mülk vardı, hayır zeki şen şakrak hayat doluydu da; ama bir deneme, iki deneme, üç deneme. Olmuyordu!
Bakmış olmuyor, mahalle camisinin Kur’an kursuna kızı boşta gezmesin, canı sıkılmasın, bari dini öğrensin diye yazdırıvermişti, lise mezunu kızı, bir yıllığına…
*
O senenin sonunda kapanan Nazmiye abla, kurs bitince de sevaba gireyim diye evini açmış, mahallenin çoluğuna çocuğuna Kur’an öğreteyim demişti, öğrenmek için geç kalmasınlar diye herhâl.
Bizim de o gün, o yaz, o eve sık sık giriş çıkış yapmamızın nedeni buydu: Dinini imanını bilen yetiştirilecek o şanslı çocuklardan olabilmek.
Benim sevgili anneciğim namaz sûrelerini okur, ben okuma yazma bilmeden onun söylediklerini tekrar ede ede ezberlerdim, Subhaneke’yi, Ettehiyyatü’yü…
Ne güzeldi çocukluğum. Ne güzeldi çocukluğumuz.
Bir gün “Mehtap’çığım, Ayşenur ve Serap ablanlarla birlikte Nazmiye ablaya gidiyorsun, yarın” dedi.
Şimdi bu Nazmiye abla da kimdi, nerden çıkmıştı?
-Ne yapacağız anne?
-Hani ben sana duaları okuyor, sen de benden duyduklarını kapıp öğreniyordun ya!
-eeeey
-e’si canımın içi (dedi benim sevgili anneciğim), artık bu dua kitabını eline alıp bakarak, tek başına, bir başına, kendi başına okuyup ezberleyeceksin. Bazen benim işim oluyor ya, bana ihtiyacın olmadan, Kur’an öğreneceksin artık!
*
Küçük ikiz yeğenlerimden Semra, -henüz 2 yaşına girecek teyzeleri, amcaları, nasipse, ellerinizden öpermutlu olduğunda yerinde hoplayıp zıplar.
Kız kardeşim de her seferinde “bu Semra’nın sevinince yerinde zıplayıp durması, geçmişten birilerini hatırlatıyor” diye takılır bana. Evet efendim, tam üzerine bastınız.
Ben de annemin “Elif cüzünü eline alacaksın, bana ihtiyacın olmadan kendi başına açtığında okuyabileceksin, Mehtap, kızım, Kur’an öğreneceksin” dediğinde, aynı bizim Semra
gibi zıplayıp durmuşum yerimde “yaşasssın!” naraları atarak.
(Semra mı bana çekti, ben mi Semra’ya, o da ayrı bir mevzubahis :)
*
Gittiğimiz ev, 4-5 katlı, terası olan, mahallenin köşeden ikinci devasa binası… yeşil üzüm ağaçları arasında gizlenmiş… etrafa baharda esen meltemler eşliğinde muhteşem, güzel, enfes çiçek kokularının yayıldığı… uhrevi bir havası olan…
Asansör o demler her evde bulunmazdı, 3. kata kadar, gençlik damarlarımızda akan deli bir kan iken, hızlıca bir çırpıda çıkıvermiştik. İnsan hareketlerine endeksli lambalar yanmazdı o demler, kendiliğinden. Biz insanlar ‘bi zahmet’ eder, düğmelere basar, karanlıkta önümüzü öyle görür, adımlarımızı öyle atardık, teknoloji bizden biri olmadan önce.
O bahçede, o zile basılmasını, o kapının açılmasını ya da geç kalan arkadaşlarımızı… az mı beklerdik, ah çocukluğumuz, ne güzel şeydi! Bahçe duvarlarına dayana dayana az mı ezber tekrarları yapmıştık. Subhanekellâhümme, ayyy neydi devamı Subhanekellâhümme mi; Subhaneke Allahümme mi… Birbirimizle başlardık bilgi yarıştırmaya, hayır sen bilmiyorsun öyle diil işte, ben böyle öğrendim, hem amcam hoca benim. :)
*
O ilk gün, evin zilini çaldığında Serap ablamlar (haliyle benim boyum yetişmediği için, yoksa hiç kaçmaz, medeni cesaretin tavan yaptığı yıllardı, Hayat adı altında ‘insanlar’, henüz bizi yormamıştı), kapı açılıp içeri girdiğimizde bizi uzun, pırıl pırıl İslamiyet kokan bir hol karşıladı ve biz bekleme yapmadan salona alındık. Aman Allah’ım (CC), içerisi boydan boya divanlarda Kur’an öğrenebilmek için gelen akranlarımla doluydu. Hepsi dizilmiş, hocalarını, Nazmiye ablayı bekliyorlardı.
*
Nazmiye abla.
Selanik göçmeni bir ailenin en büyük kızı. Düne kadar mahallelinin tâbiriyle açıktı, düğünlerde masaların üzerinde ettiği danslar
dillere destandı.
Ne olmuşsa olmuş, bir gün aniden başına bir başörtü geçirmiş, kapanmıştı.
Tüm mahalleli küçük dilini yutmuştu: “Herkes kapanırdı da Nazmiye nasıl kapanırdı, Trakya’nın kızları rahatına düşkün diye bilinir idi. O giyim kuşam çok farklıydı. Sıkboğaza gelemezdi”…
Ama işte Nazmiye kapanmıştı.
*
Üniversiteyi kazanamamıştı Nazmiye ablacığım, annesi ne üzümler yedirmiş, zekâsı açsın diye, ne türbe ziyaretleri yaptırmıştı; ama olmamıştı işte, takdir-i İlahi, yok dediyse yoktu, biricik kızı bir türlü o üniversite kapısından içeri giremiyordu, işte para vardı mal vardı mülk vardı, hayır zeki şen şakrak hayat doluydu da; ama bir deneme, iki deneme, üç deneme. Olmuyordu!
Bakmış olmuyor, mahalle camisinin Kur’an kursuna kızı boşta gezmesin, canı sıkılmasın, bari dini öğrensin diye yazdırıvermişti, lise mezunu kızı, bir yıllığına…
*
O senenin sonunda kapanan Nazmiye abla, kurs bitince de sevaba gireyim diye evini açmış, mahallenin çoluğuna çocuğuna Kur’an öğreteyim demişti, öğrenmek için geç kalmasınlar diye herhâl.
Bizim de o gün, o yaz, o eve sık sık giriş çıkış yapmamızın nedeni buydu: Dinini imanını bilen yetiştirilecek o şanslı çocuklardan olabilmek.
Mehtap GÜNEŞ
Hadi gel, çocukluğumuza dönelim (I)
Reviewed by Habersizim
on
10:13:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
10:13:00
Rating:


Hiç yorum yok: