O devirler öyleydi, 8 yıllık kesintisiz eğitim icat edilmeden önce, ilkokulu bitiren her çocuğun, mahalledeki bir abladan dinini öğrenmesi normal, rutin, sıradan; ama bir o kadar da ‘mühim’, atlanılmaması lâzım gelen bir gelenekti. Devlet bilirdi ve hiç de rahatsız olmazdı.
*
Eline Eyüp Sultan’dan aldığı elif cüzüyle gelen akranlarım, bazıları da benim gibi şapkadan ne çıkacak diye merakla, başına annesinin özenle ‘saçın görünmesin yavrum’ diyerek taktığı, ‘eline batar’ diye iğne vermediği bir bez örtüyle gelivermiştik.
*
Saçım gözükmemeliydi, yoksa Kur’an’a saygısızlık olurdu, Kur’an okurken başımız örtülü olmalıydı, hiç sorgulamadım, neden sorgulayayım ki, “niye anne” dedim ilk tepkim, “Allah (CC) öyle istiyor”, cevap imandandı: “Tamam!”
İğne elime batmasın diye verilmedi, ama büyünce ilk iş iğne takacaktım, boy boy çeşit çeşit örtülerim olacaktı, ama ben en çok namaz bezini sevdim, şimdilerin ‘şal’ dediği, eskilerin uzun, dikdörtgen, rahat, kaymayan, başa dolanan, düz ya da batikli batikli ama elegan, sade ve şıklığın sembolü namaz bezlerini.
Allah’ın (CC) huzuruna öyle çıktığımda,
-namaz kılmayı tabii, o yaz sonunda, sonradan öğrenecektimkendimi hata yapmamam gereken, pür dikkat olmam gereken, saygıda kusur etmemem gereken bir makamda buluyordum, kendimi özel hissediyordum, huzur içime doğru yol alıyor, kalbimi o havuzda yıkayıp aklıyordum, ayaklarımı o havuzun berrak sularına değdiriyordum, annem-babam-kardeşlerim, hayat sanki bana gülümsüyordu, ben ‘değerli’ oluyordum ve bu asla vazgeçmek istemediğim bir ağız tadına bürünüyordu.
Paranın da pulun da gücünün yetmediği tek şeydi bu, bir ALLAH (CC) deyince kapıların nasıl da açıldığına tanıklık etmek, beni ‘itaatkâr’ kılıyor, beni ‘kul’ yapıyordu, din ‘nasihat’ demekti ve ben nasihatleri sevmelere başlıyordum, yaşım 6’ydı, 7’ydi, 18’di, 28’di… bu macera öğrenme üzerine kuruluydu, her bir yaşımda yol alıyordum, son nokta ufuk gibiydi, belirsizdi; ama yolculuğum ‘değerli’ydi, kıymetliydi, bana ‘anlam’ katıyordu, Mehtap denen kişiyi, yani beni, yani adımı, yani cismimi, yani karakterimi, yani ruhumu, kalbimi… beni ben yapan, bana ait ne varsa anlamlandırıyordu.
*
Örtü, bende itaati çağrıştırıyordu, teslimiyeti…
Namaz kılmak gibi, ertelenmemeliydi. Güzel söz etmek gibiydi, es geçilemezdi.
Tatlı dilli olmak gibi, kalp kırmamak için akla karayı seçmek gibiydi, farzdı, ötesi yoktu,
Allah (CC) öyle istiyordu ve ben örtünmeyi 6 yaşımda sevmiştim.
Büyüyor, büyüdükçe, saçımın telini saklama levelini atlayıp ruhun arındırılmasına zıplamaları… öğreniyordum, 6 yaşımda başlamıştı yolculuğum. Allah (CC) böyle istiyordu ve ben o istediği için, O’nun beni daha çok sevmesi için kabule hazırdım. Akranlarım, akrabalarım, komşularımız, velhasıl-ı kelâm dünya, ‘ama bu yaşta olur mu’ diyordu ve benim umurumda bile değildi. Örtünmek bana güzel geliyordu. Sonuçta Allah ile benim aramdaydı, kimseyi, kimseleri sokmazdım araya, ‘O beni seviyordu’, annem öyle diyordu, ‘O seni seviyor’, ben de O’nun beni sevmesine böyle teşekkür etmek istiyordum. Başımı eğip ‘amenna’ diyordum, yemeğe başlarken ‘Bismillah’ları atlamamaya dikkat ediyordum önceleri, sonra yavaş yavaş suyu içerken 3 yudumda ‘hamd olsun’ları dilimden düşürmemeye. Adım adım İslâmiyet dersime çalışıyor, çalışkan bir talebe olmaya ahdediyordum.
O beni seviyordu ya.
İşte ben de daha çok sevsin istiyordum.
*
Şimdilik çocuktum,
örtünün dozunu kaçırdığım da olmuyor değildi hani ☺
Misal bir gün annem, bakkala gönderdi, “bi koşu ekmek al da gel” diye, aradan birkaç dakika geçti, baktı ki hâlâ fellik fellik evin içinde geziniyorum, kıyametin koptuğu andı işte.
-N’apıyorsun sen?
-Namaz bezimi arıyorum.
-Ne için?
-Örtmek için bakkala gidicem ya! (Kızdı, hem de ne çok!!!!!!!!!)
-Saçmalama daha küçüksün sen, öyle git!
-Neeeee! Başım açık mı!
-Git n’olmuş, abartma, koş ekmekleri al da gel, bulamadıysan bulamadın.
-Olmazzzz! Bari şu havluyu geçireyim kafama, deyip elimi uzatmamla opppppsss! Annemin, “kafayı mı yiyeceksin, ben sana bunu mu öğrettim, millete rezil mi edeceksin sen beni!” feveranıyla elimden çektiği gibi havluyu, beni kapı dışarı edişini unutmam, asla unutamam. ☺
Başımda örtü olmadan ben şimdi nasıl çıkacaktım sokağa, zekâ işliyordu, bi koşu gittim, boyumu küçültüp kendimi tezgâhın altına gizleyerek “bir ekmek” dediğimi hatırlıyorum ve ekleyişimi: ‘Biraz çabuk ama”. Öyle ya, beni başı açık kimse görmemeliydi
☺ Öğreniyor insan, araba sürmek gibi, başını örtmenin de bir edebi adabı olduğunu…
Bilmiyordum, sınırları, çizgileri, bu işin nasıl yapıldığını, nerde nasıl baş bağlanıldığını, ama bildiğim bir şey var idiyse çocuk aklımla, bu işin bir ‘ciddiyeti’ olmalıydı, örtüyü geçirdiğinde başına, içini de ‘olgun bir karakterle, arınmış bir ruhla’, en azından çabalayan bir çırpınışla doldurmalıydı insan, ona göre giyinmeli, edebe mugayir bir laf, söz lakırdı, eda-davranış etmemeliydi, çizgileri korumalıydı, attığı her adımda kuralları, kendini taşımalıydı, kendini bilmeliydi, yakışmazdı, yakışık almazdı, ‘teslimiyet’ tepeden tırnağa, içten dışa doğru yayılmalıydı, miskler yaymalıydı “Müslüman”, huy suy mizaç, tüm bir hayatla dolmalıydı ‘kulun itaati’.
Ben de kendi hayatımda tatbik etmeye başlamıştım ve annem beni anlamıyordu, hem de hiç! ☺
Hafızam yanıltmıyorsa, bakkalda rahmetli Adem abi yoktu (gani gani, mekanı Cennet olsun), başka biri vardı, beni görememiş, bakınıp “ha burda mıydın” deyip vermişti ekmekleri. Sevindim ki ne sevindim.
Ne çocukluktu ama.
Annemin bana anlatmaya çalıştığı şeyi anlayacak ‘olgunluk’ta değildim o demler. Havlu falan hakikaten abartmamak lâzımdı. Annem, havlum ve örtüde ilk firemdi ☺
Bir de Yeşilköy Havalimanı’nda polis memuru olarak görev yapan … abla vardı, odada Nazmiye ablanın verdiği ezberimi yapıyordum, içerde misafir, sesler geliyor, ezber bitti, dışarı çıktım, kapıyı açıp kapatmamla kadın bir çığlık attı: Aman Allah’ım (CC)! Ağlamaya başladı, şıpır şıpır. Şaşırmıştım, kadın bana sarılıyor ve yaşın yaşın ağlıyordu, anneme baktım, gülümsedi, hiçbir şey demedi, ben de ‘hoş geldiniz’ dedim. … “ne güzel yakışmış örtü sana kızım, maşallah, sakın çıkarma!” Gidince sordum, anne bu kim niye sarılıp ağladı.
Havaalanında polis, kızım, bir delikanlıyı sevmiş, evlenmek istemişler, kapanmak istemiş, kız örtünmek istiyor, ailesi karşı çıkmış, olmaz mesleğinden olursun, deli misin sen, evlendirmemiş, çocuktan da ayırmışlar…
Örtünmek. Polislik.
Evlenmek. Ağlamak… Engeller… Meslekler…
Şimdilik bunlar bana uzak, çoook uzak, anlayamayacağım derin mevzulardı, elime Kur’an’ımı aldım, “Anne ezberimi yaptım, okuyım da bir dinle” dedim.
-Tamam Mehtap’çığım, hadi oku kızım.
Mehtap Güneş
*
Eline Eyüp Sultan’dan aldığı elif cüzüyle gelen akranlarım, bazıları da benim gibi şapkadan ne çıkacak diye merakla, başına annesinin özenle ‘saçın görünmesin yavrum’ diyerek taktığı, ‘eline batar’ diye iğne vermediği bir bez örtüyle gelivermiştik.
*
Saçım gözükmemeliydi, yoksa Kur’an’a saygısızlık olurdu, Kur’an okurken başımız örtülü olmalıydı, hiç sorgulamadım, neden sorgulayayım ki, “niye anne” dedim ilk tepkim, “Allah (CC) öyle istiyor”, cevap imandandı: “Tamam!”
İğne elime batmasın diye verilmedi, ama büyünce ilk iş iğne takacaktım, boy boy çeşit çeşit örtülerim olacaktı, ama ben en çok namaz bezini sevdim, şimdilerin ‘şal’ dediği, eskilerin uzun, dikdörtgen, rahat, kaymayan, başa dolanan, düz ya da batikli batikli ama elegan, sade ve şıklığın sembolü namaz bezlerini.
Allah’ın (CC) huzuruna öyle çıktığımda,
-namaz kılmayı tabii, o yaz sonunda, sonradan öğrenecektimkendimi hata yapmamam gereken, pür dikkat olmam gereken, saygıda kusur etmemem gereken bir makamda buluyordum, kendimi özel hissediyordum, huzur içime doğru yol alıyor, kalbimi o havuzda yıkayıp aklıyordum, ayaklarımı o havuzun berrak sularına değdiriyordum, annem-babam-kardeşlerim, hayat sanki bana gülümsüyordu, ben ‘değerli’ oluyordum ve bu asla vazgeçmek istemediğim bir ağız tadına bürünüyordu.
Paranın da pulun da gücünün yetmediği tek şeydi bu, bir ALLAH (CC) deyince kapıların nasıl da açıldığına tanıklık etmek, beni ‘itaatkâr’ kılıyor, beni ‘kul’ yapıyordu, din ‘nasihat’ demekti ve ben nasihatleri sevmelere başlıyordum, yaşım 6’ydı, 7’ydi, 18’di, 28’di… bu macera öğrenme üzerine kuruluydu, her bir yaşımda yol alıyordum, son nokta ufuk gibiydi, belirsizdi; ama yolculuğum ‘değerli’ydi, kıymetliydi, bana ‘anlam’ katıyordu, Mehtap denen kişiyi, yani beni, yani adımı, yani cismimi, yani karakterimi, yani ruhumu, kalbimi… beni ben yapan, bana ait ne varsa anlamlandırıyordu.
*
Örtü, bende itaati çağrıştırıyordu, teslimiyeti…
Namaz kılmak gibi, ertelenmemeliydi. Güzel söz etmek gibiydi, es geçilemezdi.
Tatlı dilli olmak gibi, kalp kırmamak için akla karayı seçmek gibiydi, farzdı, ötesi yoktu,
Allah (CC) öyle istiyordu ve ben örtünmeyi 6 yaşımda sevmiştim.
Büyüyor, büyüdükçe, saçımın telini saklama levelini atlayıp ruhun arındırılmasına zıplamaları… öğreniyordum, 6 yaşımda başlamıştı yolculuğum. Allah (CC) böyle istiyordu ve ben o istediği için, O’nun beni daha çok sevmesi için kabule hazırdım. Akranlarım, akrabalarım, komşularımız, velhasıl-ı kelâm dünya, ‘ama bu yaşta olur mu’ diyordu ve benim umurumda bile değildi. Örtünmek bana güzel geliyordu. Sonuçta Allah ile benim aramdaydı, kimseyi, kimseleri sokmazdım araya, ‘O beni seviyordu’, annem öyle diyordu, ‘O seni seviyor’, ben de O’nun beni sevmesine böyle teşekkür etmek istiyordum. Başımı eğip ‘amenna’ diyordum, yemeğe başlarken ‘Bismillah’ları atlamamaya dikkat ediyordum önceleri, sonra yavaş yavaş suyu içerken 3 yudumda ‘hamd olsun’ları dilimden düşürmemeye. Adım adım İslâmiyet dersime çalışıyor, çalışkan bir talebe olmaya ahdediyordum.
O beni seviyordu ya.
İşte ben de daha çok sevsin istiyordum.
*
Şimdilik çocuktum,
örtünün dozunu kaçırdığım da olmuyor değildi hani ☺
Misal bir gün annem, bakkala gönderdi, “bi koşu ekmek al da gel” diye, aradan birkaç dakika geçti, baktı ki hâlâ fellik fellik evin içinde geziniyorum, kıyametin koptuğu andı işte.
-N’apıyorsun sen?
-Namaz bezimi arıyorum.
-Ne için?
-Örtmek için bakkala gidicem ya! (Kızdı, hem de ne çok!!!!!!!!!)
-Saçmalama daha küçüksün sen, öyle git!
-Neeeee! Başım açık mı!
-Git n’olmuş, abartma, koş ekmekleri al da gel, bulamadıysan bulamadın.
-Olmazzzz! Bari şu havluyu geçireyim kafama, deyip elimi uzatmamla opppppsss! Annemin, “kafayı mı yiyeceksin, ben sana bunu mu öğrettim, millete rezil mi edeceksin sen beni!” feveranıyla elimden çektiği gibi havluyu, beni kapı dışarı edişini unutmam, asla unutamam. ☺
Başımda örtü olmadan ben şimdi nasıl çıkacaktım sokağa, zekâ işliyordu, bi koşu gittim, boyumu küçültüp kendimi tezgâhın altına gizleyerek “bir ekmek” dediğimi hatırlıyorum ve ekleyişimi: ‘Biraz çabuk ama”. Öyle ya, beni başı açık kimse görmemeliydi
☺ Öğreniyor insan, araba sürmek gibi, başını örtmenin de bir edebi adabı olduğunu…
Bilmiyordum, sınırları, çizgileri, bu işin nasıl yapıldığını, nerde nasıl baş bağlanıldığını, ama bildiğim bir şey var idiyse çocuk aklımla, bu işin bir ‘ciddiyeti’ olmalıydı, örtüyü geçirdiğinde başına, içini de ‘olgun bir karakterle, arınmış bir ruhla’, en azından çabalayan bir çırpınışla doldurmalıydı insan, ona göre giyinmeli, edebe mugayir bir laf, söz lakırdı, eda-davranış etmemeliydi, çizgileri korumalıydı, attığı her adımda kuralları, kendini taşımalıydı, kendini bilmeliydi, yakışmazdı, yakışık almazdı, ‘teslimiyet’ tepeden tırnağa, içten dışa doğru yayılmalıydı, miskler yaymalıydı “Müslüman”, huy suy mizaç, tüm bir hayatla dolmalıydı ‘kulun itaati’.
Ben de kendi hayatımda tatbik etmeye başlamıştım ve annem beni anlamıyordu, hem de hiç! ☺
Hafızam yanıltmıyorsa, bakkalda rahmetli Adem abi yoktu (gani gani, mekanı Cennet olsun), başka biri vardı, beni görememiş, bakınıp “ha burda mıydın” deyip vermişti ekmekleri. Sevindim ki ne sevindim.
Ne çocukluktu ama.
Annemin bana anlatmaya çalıştığı şeyi anlayacak ‘olgunluk’ta değildim o demler. Havlu falan hakikaten abartmamak lâzımdı. Annem, havlum ve örtüde ilk firemdi ☺
Bir de Yeşilköy Havalimanı’nda polis memuru olarak görev yapan … abla vardı, odada Nazmiye ablanın verdiği ezberimi yapıyordum, içerde misafir, sesler geliyor, ezber bitti, dışarı çıktım, kapıyı açıp kapatmamla kadın bir çığlık attı: Aman Allah’ım (CC)! Ağlamaya başladı, şıpır şıpır. Şaşırmıştım, kadın bana sarılıyor ve yaşın yaşın ağlıyordu, anneme baktım, gülümsedi, hiçbir şey demedi, ben de ‘hoş geldiniz’ dedim. … “ne güzel yakışmış örtü sana kızım, maşallah, sakın çıkarma!” Gidince sordum, anne bu kim niye sarılıp ağladı.
Havaalanında polis, kızım, bir delikanlıyı sevmiş, evlenmek istemişler, kapanmak istemiş, kız örtünmek istiyor, ailesi karşı çıkmış, olmaz mesleğinden olursun, deli misin sen, evlendirmemiş, çocuktan da ayırmışlar…
Örtünmek. Polislik.
Evlenmek. Ağlamak… Engeller… Meslekler…
Şimdilik bunlar bana uzak, çoook uzak, anlayamayacağım derin mevzulardı, elime Kur’an’ımı aldım, “Anne ezberimi yaptım, okuyım da bir dinle” dedim.
-Tamam Mehtap’çığım, hadi oku kızım.
Mehtap Güneş
Hadi gel, çocukluğumuza dönelim (II)
Reviewed by Habersizim
on
10:56:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
10:56:00
Rating:


Hiç yorum yok: