Ni-et-z-s-c-he diyor ki, “insan bir yıllığına yalnızlığa çekilince, gevezeliği unutur ve konuşmayı öğrenir”.
Hayatı delirerek yaşamış ve cünun halinde ölmüş Nietzsche, bu cümleyi yaşayarak mı sarf etmiş yoksa yaşayanların aklını kullanarak mı bilmiyorum ama esaslı laf etmiş hazret.
Bazı sözler vardır ki, çağına dair söylenmişse de aslında insana dairdir ve tüm zamanlara seslenir. Bu söz de 19. Yüzyılın kaotik(Katolik değil) Avrupa’sında modernleşmeye çalışan insana söylenmişse de aslında bütün zamanlara dokunan bir sözdür. Çünkü insan, ilkel ya da modern(bu tanımlamalar birer Batı hastalığıdır) fark etmez, fıtratı itibariyle birdir. Fıtratın ihtiyaçları da zaman, mekan ya da kişi ayrımı gözetmez. Hangi delikte ya da düzlükte olursak olalım kendini irad eder. Yalnızlık da(siz isterseniz yalınlık deyin) bunlardan biridir. Yukarıdaki söz işte bunu dile getirmiştir. Bil vesile evrenseldir Nietzsche’nin sözü. Ben yine beylik bir laf edeceğim ve insan medeniyetle vardır diyeceğim. Siz de “bunun konumuzla ne alakası var” diyeceksiniz. Ben de izlerimi takip edin diyeceğim size.
Medeniyet adı üstünde şehir demektir. Şehirse karmaşık yürüme yollarından yürütme organlarına organizasyonlar bütünüdür. Şehir kaos olmasa da kalabalıktır. Cadde ve sokaklardır. Planlı ya da plansız bulvarlardır. Bunların yanında at ya da motor fark etmez araçlardır. Şehir(ilkel ya da modern fark etmez), biraz gürültüdür. İnsan seslerinin tabiatın seslerini bastırdığı kaotik bir senfonidir. Ama bütün bunlar medeniyet denilen şeydir ya da onun cilveleridir. Olmazsa olmazlarıdır. Bu olmazsa olmazların içinde hatta tam göbeğinde de insan vardır. Varoluşunu tamamlamaya çalışan insan. Cemil Meriç’in “ortalama yetmiş kiloluk ve sınırsız acı çekebilme kabiliyeti olan oyuncak” dediği insan.
İşbu insanın mavera yolculuğunda bazı durakları vardır. Bir yandan yorgunluk diğer yandan yoğunluk durakları. Burada bizi igilendiren, Nietzsche’nin deyişiyle “gevezeliği unutup bize konuşmayı öğretecek” duraklardır. Bu duraklar yorgunluk değil yoğunluk duraklarıdır. Buradaki yoğunluk da iş, güç anlamında değil iç ve düş anlamındaki yoğunluktur. İnsanın kendini hatırladığı ve Âdem’e(a.s.) kadar sondaj atmasına imkan veren yoğunluktur. Bu yoğunluk bütün peygamberlerin ortak özelliğidir. Bu yoğunluk peygamberin mirasçısı alimlerin ortak özelliğidir. Bu yoğunluk fıtratından kopmamış ve yalın bir hayat yaşayan bütün insanların ortak özelliğidir. Bu insanlar farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda yaşasalar da benzer düşler görürler. Benzer hikayelere vücut verirler. Göğün göğüslerinden emerek beslenirler.
Ama bugün, Akif’in deyişiyle tek dişi kalmış canavarın çocukları bilmiyorlar yalnızlık nedir? Benzer düşler görmek nedir bilmiyorlar farklı coğrafyalarda. Çile doldurmanın kefaret olacağını bilmiyorlar. Yeniden yapılanmanın, ar-ge çalışmasının kendine dönmekten geçtiğini bilmiyorlar. Allah’la başbaşa kalmadan yeniden dirilişin olmayacağını bilmiyorlar. Çünkü kapılmışlar Hira’sız bir varoluşa yok olup gidiyorlar. Bir koşuşturmacadır mağarasız gidiyorlar. Öyle bir gidiş ve öyle bir sürat ki bu, ne anlamaya imkan var Platon’un mağarasındaki gölgelerini ne de Efendimiz’in Cebel’i Nur’daki derin tefekkürlerini. Ne imkan var anlamaya Gazzali’nin minaredeki uzletini ve Diyojen’in bir fıçının içindeki gölgesiz hikayesini. Çünkü yetişecek yerler var, yetiştirilecek işler. Kendimiz dışında her yere ve her şeye yetişmek zorundayız. Bize ne olduğunun bir önemi yok. Dünyanın işleri yürüsün yeter. Değirmen dönsün yeter. Ki biz, suyu da oluruz onun, rüzgârı da. Feda ederiz kendimizi. Bir var oluş ve içimizde katman katman yükseliş hikayemizi unutur gideriz gerekirse. Aman zarar gelmesin “bu sarsak hırgürüne dünyanın”.
Böylesi bir var oluş olmaz efendiler. Bakın buraya yazıyorum Toprağa basmadan ve çiçeklerle konuşmadan bir var oluş olmaz. Ağaçlara selam vermeden olmaz. Delilikle yaftalanmadan olmaz. Köyün deliliğinden çağın deliliğine terfi etmeden olmaz. Kelimelerin israfını önleyecek bir tecrübe geçirmeden olmaz.
Şehir şehir nereye kadar? Su kaynatmaz mı bu motor bir gün. Devreler yanmaz mı? Yolda kalmaz mı ya da freni patlayıp uçurumdan yuvarlanmaz mı?
Yuvarlanır elbet. Çünkü yuva yapmış içimizde medeniyet. Çünkü bütün kuş yuvalarını dağıtmış medeniyet! Kahrolsun medeniyet(canavarlaştıran)!
İsmail Erdoğan
Hayatı delirerek yaşamış ve cünun halinde ölmüş Nietzsche, bu cümleyi yaşayarak mı sarf etmiş yoksa yaşayanların aklını kullanarak mı bilmiyorum ama esaslı laf etmiş hazret.
Bazı sözler vardır ki, çağına dair söylenmişse de aslında insana dairdir ve tüm zamanlara seslenir. Bu söz de 19. Yüzyılın kaotik(Katolik değil) Avrupa’sında modernleşmeye çalışan insana söylenmişse de aslında bütün zamanlara dokunan bir sözdür. Çünkü insan, ilkel ya da modern(bu tanımlamalar birer Batı hastalığıdır) fark etmez, fıtratı itibariyle birdir. Fıtratın ihtiyaçları da zaman, mekan ya da kişi ayrımı gözetmez. Hangi delikte ya da düzlükte olursak olalım kendini irad eder. Yalnızlık da(siz isterseniz yalınlık deyin) bunlardan biridir. Yukarıdaki söz işte bunu dile getirmiştir. Bil vesile evrenseldir Nietzsche’nin sözü. Ben yine beylik bir laf edeceğim ve insan medeniyetle vardır diyeceğim. Siz de “bunun konumuzla ne alakası var” diyeceksiniz. Ben de izlerimi takip edin diyeceğim size.
Medeniyet adı üstünde şehir demektir. Şehirse karmaşık yürüme yollarından yürütme organlarına organizasyonlar bütünüdür. Şehir kaos olmasa da kalabalıktır. Cadde ve sokaklardır. Planlı ya da plansız bulvarlardır. Bunların yanında at ya da motor fark etmez araçlardır. Şehir(ilkel ya da modern fark etmez), biraz gürültüdür. İnsan seslerinin tabiatın seslerini bastırdığı kaotik bir senfonidir. Ama bütün bunlar medeniyet denilen şeydir ya da onun cilveleridir. Olmazsa olmazlarıdır. Bu olmazsa olmazların içinde hatta tam göbeğinde de insan vardır. Varoluşunu tamamlamaya çalışan insan. Cemil Meriç’in “ortalama yetmiş kiloluk ve sınırsız acı çekebilme kabiliyeti olan oyuncak” dediği insan.
İşbu insanın mavera yolculuğunda bazı durakları vardır. Bir yandan yorgunluk diğer yandan yoğunluk durakları. Burada bizi igilendiren, Nietzsche’nin deyişiyle “gevezeliği unutup bize konuşmayı öğretecek” duraklardır. Bu duraklar yorgunluk değil yoğunluk duraklarıdır. Buradaki yoğunluk da iş, güç anlamında değil iç ve düş anlamındaki yoğunluktur. İnsanın kendini hatırladığı ve Âdem’e(a.s.) kadar sondaj atmasına imkan veren yoğunluktur. Bu yoğunluk bütün peygamberlerin ortak özelliğidir. Bu yoğunluk peygamberin mirasçısı alimlerin ortak özelliğidir. Bu yoğunluk fıtratından kopmamış ve yalın bir hayat yaşayan bütün insanların ortak özelliğidir. Bu insanlar farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda yaşasalar da benzer düşler görürler. Benzer hikayelere vücut verirler. Göğün göğüslerinden emerek beslenirler.
Ama bugün, Akif’in deyişiyle tek dişi kalmış canavarın çocukları bilmiyorlar yalnızlık nedir? Benzer düşler görmek nedir bilmiyorlar farklı coğrafyalarda. Çile doldurmanın kefaret olacağını bilmiyorlar. Yeniden yapılanmanın, ar-ge çalışmasının kendine dönmekten geçtiğini bilmiyorlar. Allah’la başbaşa kalmadan yeniden dirilişin olmayacağını bilmiyorlar. Çünkü kapılmışlar Hira’sız bir varoluşa yok olup gidiyorlar. Bir koşuşturmacadır mağarasız gidiyorlar. Öyle bir gidiş ve öyle bir sürat ki bu, ne anlamaya imkan var Platon’un mağarasındaki gölgelerini ne de Efendimiz’in Cebel’i Nur’daki derin tefekkürlerini. Ne imkan var anlamaya Gazzali’nin minaredeki uzletini ve Diyojen’in bir fıçının içindeki gölgesiz hikayesini. Çünkü yetişecek yerler var, yetiştirilecek işler. Kendimiz dışında her yere ve her şeye yetişmek zorundayız. Bize ne olduğunun bir önemi yok. Dünyanın işleri yürüsün yeter. Değirmen dönsün yeter. Ki biz, suyu da oluruz onun, rüzgârı da. Feda ederiz kendimizi. Bir var oluş ve içimizde katman katman yükseliş hikayemizi unutur gideriz gerekirse. Aman zarar gelmesin “bu sarsak hırgürüne dünyanın”.
Böylesi bir var oluş olmaz efendiler. Bakın buraya yazıyorum Toprağa basmadan ve çiçeklerle konuşmadan bir var oluş olmaz. Ağaçlara selam vermeden olmaz. Delilikle yaftalanmadan olmaz. Köyün deliliğinden çağın deliliğine terfi etmeden olmaz. Kelimelerin israfını önleyecek bir tecrübe geçirmeden olmaz.
Şehir şehir nereye kadar? Su kaynatmaz mı bu motor bir gün. Devreler yanmaz mı? Yolda kalmaz mı ya da freni patlayıp uçurumdan yuvarlanmaz mı?
Yuvarlanır elbet. Çünkü yuva yapmış içimizde medeniyet. Çünkü bütün kuş yuvalarını dağıtmış medeniyet! Kahrolsun medeniyet(canavarlaştıran)!
İsmail Erdoğan
BİZİ DE VUR EY YALNIZLIK
Reviewed by Habersizim
on
09:11:00
Rating:

Hiç yorum yok: