Daha önce müteaddit kereler “algı yönetimi-algı operasyonu” olgusuna dair yazılar yazdım.
Hepsinde de bu organizasyonun arkasında, Türkiye’deki dinamiklerin boyunu çok aşan bir iradenin varlığına dikkat çektim.
Bunu bazan, “iyi saatte olsunlar” diye tesmiye ettim, bazan, “üst akıl!” Açık söylemek gerekirse henüz “üst akıl” tartışmalarının olmadığı zamanlarda da bu hususa işaret etmişliğim vardır.
Bunu, şunun için söylüyorum.
Son zamanlarda, bu iddialarla alakalı olarak “paranoya” tespitinde (!) bulunup yaşanan dehşeti tahfif eden kesimler türedi.
Dikkat buyurun “dehşet” dedim.
Vazgeçtik 28 Şubat sürecinden...
Bu memlekette, 2003 yılından beri yaşananları, eğer bu olgu çerçevesinde ele almazsanız, bir cinnet toplumundan söz etmemiz işten bile olmayacaktır.
Ne yani, sözgelimi, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan e-muhtırası, 367 kepazeliği, gayet sıradan ve rutin hadiselerin cereyan etmesinde mi ibaretti?
Daha sayayım mı?
Sayayım evet!
Peki ya, son 5-6 yıldan beri yaşananlar/yaşadıklarımız?
Haklı bir davayı, olağanüstü absürt ithamlarla tımarhanelik bir sözde hukuk olgusuna indirgeyen gelişmeler yaşanmadı mı sahi?
Poyrazköy rezaleti mesela?
Uydurulmuş deliller, ışık hızıyla gerçekleştirilen tutuklamalar vesaire...
Hiç kimse, “bunlar olurken sen neredeydin?” diye sormasın zira ben o günlerde; “Zalime bile adil olmak!” başlıklı ve buna benzer yazılar yazıp bu netameli hadiseler zincirine notumu düşmüştüm.
Sonra, bu memlekette MİT Müsteşarı, ifadesi alınmak üzere savcılığa davet edilmedi mi?
Ardından seri halde yaşanan hukuk (?) skandalları...
Doğru ya, biz, ‘Gezi’ kalkışmasına tanıklık etmedik!
Kürt meselesinin çözümüne ramak kalmışken, Barzani’nin Diyarbekir’de katıldığı toplantı akabinde, birden bire her şey tersine dönmedi.
Kendimizi bir anda, sürecin sekteye uğratıldığı, savaş çığlıklarının atıldığı ortamda bulmadık.
Birileri, yaşından başından utanmayarak dağa çıkıp “niye silah bırakıyorsunuz ki?” demedi.
17-25 Aralık darbe girişimleri hiç olmadı zaten.
Devletin en tepesinden en stratejik birimine kadar tarassut altına alınmadı.
MİT TIR’ları durdurulmadı, Dış İşleri Bakanlığı’nda cereyan eden çok mahrem bir konuşma, deşifre edilmedi...
Terör örgütü ve onun siyasal uzantısı olan parti için “masumlaştırma sempatikleştirme” operasyonları hiç çekilmedi.
Mezkûr partinin eş başkanı halkı sokağa döküp onlarca masumun katledilmesine vesile olmadı, sonrasında bu parti başkanı elinde sazıyla kanal kanal gezip sevimli çocuğu oynamadı.
Hele, enva-i çeşit ülkelere mensup ajanlar Kürt illerinde cirit atmadı, yabancı uyruklu keskin nişancılar hiç bulunmadı.
Kendini muhalif (!) diye tanımlayanlar, Suriye konusunda Türkiye’nin tam karşısında mevzilenmedi değil mi?
Başta Ankara’da olmak üzere birkaç kez canlı bomba alçaklığının vesile olduğu toplu katliamları da yaşamadık!
Bütün bunlar, gayet normal ve rutin gelişmeler, öyle mi?
Dinli, dinsiz, sağcı, solcu, İslamcı eskisi, LGBTİ’ci vesaire birbirine taban tabana zıt oluşumların bir araya gelip memleketin altını oymaya çalışması, hiçbir müdahale olmaksızın kendi kendine gelişen bir hadiseydi tabii. (!)
En son AYM, binlerce müracaat ın içinden gözünü kapatarak ve “o piti piti” diye sayarak tesadüfen, Can Dündar dosyasını bulup, asli fonksiyonuyla mütenakız o meşum kararı aldı herhalde.
Demek, “üst akıl” diye bir şey yok ve tüm bu gelişmeler bir tesadüften ibaret!
Demek, aslında hepimiz birer paranoyağız da haberimiz yok.
Gidin işinize be!
Hepsinde de bu organizasyonun arkasında, Türkiye’deki dinamiklerin boyunu çok aşan bir iradenin varlığına dikkat çektim.
Bunu bazan, “iyi saatte olsunlar” diye tesmiye ettim, bazan, “üst akıl!” Açık söylemek gerekirse henüz “üst akıl” tartışmalarının olmadığı zamanlarda da bu hususa işaret etmişliğim vardır.
Bunu, şunun için söylüyorum.
Son zamanlarda, bu iddialarla alakalı olarak “paranoya” tespitinde (!) bulunup yaşanan dehşeti tahfif eden kesimler türedi.
Dikkat buyurun “dehşet” dedim.
Vazgeçtik 28 Şubat sürecinden...
Bu memlekette, 2003 yılından beri yaşananları, eğer bu olgu çerçevesinde ele almazsanız, bir cinnet toplumundan söz etmemiz işten bile olmayacaktır.
Ne yani, sözgelimi, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan e-muhtırası, 367 kepazeliği, gayet sıradan ve rutin hadiselerin cereyan etmesinde mi ibaretti?
Daha sayayım mı?
Sayayım evet!
Peki ya, son 5-6 yıldan beri yaşananlar/yaşadıklarımız?
Haklı bir davayı, olağanüstü absürt ithamlarla tımarhanelik bir sözde hukuk olgusuna indirgeyen gelişmeler yaşanmadı mı sahi?
Poyrazköy rezaleti mesela?
Uydurulmuş deliller, ışık hızıyla gerçekleştirilen tutuklamalar vesaire...
Hiç kimse, “bunlar olurken sen neredeydin?” diye sormasın zira ben o günlerde; “Zalime bile adil olmak!” başlıklı ve buna benzer yazılar yazıp bu netameli hadiseler zincirine notumu düşmüştüm.
Sonra, bu memlekette MİT Müsteşarı, ifadesi alınmak üzere savcılığa davet edilmedi mi?
Ardından seri halde yaşanan hukuk (?) skandalları...
Doğru ya, biz, ‘Gezi’ kalkışmasına tanıklık etmedik!
Kürt meselesinin çözümüne ramak kalmışken, Barzani’nin Diyarbekir’de katıldığı toplantı akabinde, birden bire her şey tersine dönmedi.
Kendimizi bir anda, sürecin sekteye uğratıldığı, savaş çığlıklarının atıldığı ortamda bulmadık.
Birileri, yaşından başından utanmayarak dağa çıkıp “niye silah bırakıyorsunuz ki?” demedi.
17-25 Aralık darbe girişimleri hiç olmadı zaten.
Devletin en tepesinden en stratejik birimine kadar tarassut altına alınmadı.
MİT TIR’ları durdurulmadı, Dış İşleri Bakanlığı’nda cereyan eden çok mahrem bir konuşma, deşifre edilmedi...
Terör örgütü ve onun siyasal uzantısı olan parti için “masumlaştırma sempatikleştirme” operasyonları hiç çekilmedi.
Mezkûr partinin eş başkanı halkı sokağa döküp onlarca masumun katledilmesine vesile olmadı, sonrasında bu parti başkanı elinde sazıyla kanal kanal gezip sevimli çocuğu oynamadı.
Hele, enva-i çeşit ülkelere mensup ajanlar Kürt illerinde cirit atmadı, yabancı uyruklu keskin nişancılar hiç bulunmadı.
Kendini muhalif (!) diye tanımlayanlar, Suriye konusunda Türkiye’nin tam karşısında mevzilenmedi değil mi?
Başta Ankara’da olmak üzere birkaç kez canlı bomba alçaklığının vesile olduğu toplu katliamları da yaşamadık!
Bütün bunlar, gayet normal ve rutin gelişmeler, öyle mi?
Dinli, dinsiz, sağcı, solcu, İslamcı eskisi, LGBTİ’ci vesaire birbirine taban tabana zıt oluşumların bir araya gelip memleketin altını oymaya çalışması, hiçbir müdahale olmaksızın kendi kendine gelişen bir hadiseydi tabii. (!)
En son AYM, binlerce müracaat ın içinden gözünü kapatarak ve “o piti piti” diye sayarak tesadüfen, Can Dündar dosyasını bulup, asli fonksiyonuyla mütenakız o meşum kararı aldı herhalde.
Demek, “üst akıl” diye bir şey yok ve tüm bu gelişmeler bir tesadüften ibaret!
Demek, aslında hepimiz birer paranoyağız da haberimiz yok.
Gidin işinize be!
“Üst akıl” tezgâhları yahut gidin işinize be!
Reviewed by Habersizim
on
10:12:00
Rating:

Hiç yorum yok: