Dünyayı modern Batının sığ, hastalıklı, perişan ölçüleriyle değerlendirme çabası beni otuz yaşımda şizofreniye götürdü.
Şizofreni… Ölümcül bir iletişimsizlik çukuru… Hiçliğin, karanlığın, saçmalığın alacakaranlık uğultusu…
Evimin bir odasında, yıllarca hareketsiz yattım. Bir mağara tabanına uzanmış yaralı hayvan misali…
Modern Batının şom sinyalleri o aşamada da bırakmadı ardımı. Kaykılıp kaldığım noktada dikkat alanıma girmeye, kendini bana okutmaya devam etti…
Modern Batının şom değerleriyle zehirlenmiş bir başka şizofreni kurbanının eseri, Amerikalı yazar Sylvia Plath’ın “Sırça Fanus”u –kaçınılmaz bir zorunluluk süreci konusunda- geldi buldu beni yığıldığım mekânda…
“Sırça Fanus”u okuyacak, kendisi de benimle aynı hastalıktan muzdarip yazarına kulak vererek kendime yön ve çare tâyin etmeye çalışacaktım…
“Sırça Fanus”, Amerikan orta sınıf yaşamının bitmez yavanlıklarını, yabancılaşmayı, ölümcül bir yalnızlığı ve iletişimsizliği anlatarak modern Batının soğuk gayri beşerî psikolojik evrenini, nihilizmle bezeli bir korku ve belirsizlik dünyasını bir kez daha gündemime taşıyacaktı…
Kitapta, hüzünlü olaycıklardan örülü gündelik akış; soğuk, sıradan bir örgü oluşturmaktadır. Ancak bu sıradan örgü sinir tırmalayıcı bir gerilim içerir.
Soğuk Savaş döneminin ünlü bir vakası, casusluktan mahkûm Rosenberg çiftinin idamı, sınıflı toplumun katı, acımasız ayrımcılığı, burs için çabalayan genç insanların ezikliği, beklenmedik bir anda tanık olunan gerçek bir doğum sahnesi, aşkta iletişimsizlik gibi irili ufaklı motifler, tarafsız gibi görünen sıradan anlatımın içinden büyük, travmatik bir şiddet etkisi yaratmaktadır.
Bir değerler dizgesinden yoksun oluş hâli, bu şiddetin anahtarıdır.
Modern birey varoluşunu açıklayan yüce değerlere sahip değildir.
Ve insanoğlu, yaşadığı evreni bir anlam dizgesi çerçevesinde yorumlayamadığı zaman, en küçük gündelik olaylar bile şok değeri kazanmakta, travmanın birikimi nevrozlara, psikozlara dönüşmektedir.
“Sırça Fanus”un penceresinden bakılınca, şizofreninin onulmaz, çaresiz bir hastalık olduğu görülüyordu.
Sylvia Plath çareyi intiharda bulmuştu.
Kaykıldığım mekânda, kültür repertuarı olrak sahip olduğum referansları bir bir gözden geçirecektim. Bunlar da Plath’ın dünyası, onun değerleri ve seçeneği ile tam bir mutabakat göstermiyor muydu?
Ionesco ve Beckett’in, Batılı burjuva dünyasının anlamsızlık ve saçmalık evreninin tasvir eden oyunları, Camus’nün absürdü kutsayan “Sisiphe Efsanesi”. Sartre’ın başkalarını cehennem olarak tasvir eden “Çıkmaz Sokak”ı, Kafka’nın ultra sadomazoşist “Ceza Sömürgesi”, Virgina Woolf’un, Stephan Zweig’in, Cesare Pavase’nin trajik intiharları… her şeyiyle dekadan bir trajedi eksenine endeksliydi dikkatimin yönü.
Hayat yaşanmaya değer bir şey değildir. İçinde zoru zoruna sürüklenilen, sürünülen karanlık bir anlamsızlık geçididir. Hayat saçmadır deniliyordu. Hayatın hiçbir kutsalı olmadığı beyan ediliyordu.
Hayatıma son verme çabasına giriştiğim gecenin sonunda, bir ilkyardım hastanesinin perişan koğuşunda buldum kendimi.
Tedbir gereği, usulen, yatağa bağlam ışlardı beni. Bağlı olduğum için başımı çevirip bakmadığım bir yönden doğru, bilinmez bir sebepten orada bulunan birtakım hayat kadınlarının korkunç şamataları dolduruyordu koğuşu…
Doktorların muameleleri özensiz, kaba sabaydı. Geceyi sigarasız geçirme zorunluluğu sıkıntımı arttırıyordu.
İşte sıfırı tüketmiştim. Tam anlamıyla tükenmiştim…
Gidilecek bir yer kalmamış gibiydi.
Bizatihi bu, ölümün, manevi, sembolik bir türüydü…
Sonra yine mağaranın tabanına dönüş…
Uzun, hareketsiz günler… Karanlık zihin durumu… Mağaranın boğuntulu evreninde hep o lânetli çıkmaz… Kalkabilmek, kurtulabilmek için tek bir tutamağın bulunmayışı, umarsızlık…
Ta başında söylediğim gibi, beni şizofreniye iten, modern Batının sığ, hastalıklı, perişan döküntüleri…
Hayatımı programlayanlar, beni baştan bir eksene endekslemişler…
Hayatımı programlayanlar…
Ebeveynim, benim neslimin eğitimcileri, eğitim siyasetinin mimarları…
Ancak kader, oyunu bozacak…
Mağaranın tabanında yaralı bir hayvan gibi yatan umarsız varlığın dikkat alanına, birden o güne dek hiç tanımadığı bir âlemin işareti düşecekti…
Modern Batının dekadan, kokuşmuş değerleri, birden, göz kamaştırıcı bir ışık denizinde boğulup yitecekti…
Öylesine bir sonsuzluk denizi ki bu, âlemdeki tüm yozluğu, tüm kiri içine boşaltsalar, o denizin köpüğü bile etmezdi…
…
Ayşe Şasa, Delilik Ülkesinden Notlar, Timaş Yayınları
Şizofreni… Ölümcül bir iletişimsizlik çukuru… Hiçliğin, karanlığın, saçmalığın alacakaranlık uğultusu…
Evimin bir odasında, yıllarca hareketsiz yattım. Bir mağara tabanına uzanmış yaralı hayvan misali…
Modern Batının şom sinyalleri o aşamada da bırakmadı ardımı. Kaykılıp kaldığım noktada dikkat alanıma girmeye, kendini bana okutmaya devam etti…
Modern Batının şom değerleriyle zehirlenmiş bir başka şizofreni kurbanının eseri, Amerikalı yazar Sylvia Plath’ın “Sırça Fanus”u –kaçınılmaz bir zorunluluk süreci konusunda- geldi buldu beni yığıldığım mekânda…
“Sırça Fanus”u okuyacak, kendisi de benimle aynı hastalıktan muzdarip yazarına kulak vererek kendime yön ve çare tâyin etmeye çalışacaktım…
“Sırça Fanus”, Amerikan orta sınıf yaşamının bitmez yavanlıklarını, yabancılaşmayı, ölümcül bir yalnızlığı ve iletişimsizliği anlatarak modern Batının soğuk gayri beşerî psikolojik evrenini, nihilizmle bezeli bir korku ve belirsizlik dünyasını bir kez daha gündemime taşıyacaktı…
Kitapta, hüzünlü olaycıklardan örülü gündelik akış; soğuk, sıradan bir örgü oluşturmaktadır. Ancak bu sıradan örgü sinir tırmalayıcı bir gerilim içerir.
Soğuk Savaş döneminin ünlü bir vakası, casusluktan mahkûm Rosenberg çiftinin idamı, sınıflı toplumun katı, acımasız ayrımcılığı, burs için çabalayan genç insanların ezikliği, beklenmedik bir anda tanık olunan gerçek bir doğum sahnesi, aşkta iletişimsizlik gibi irili ufaklı motifler, tarafsız gibi görünen sıradan anlatımın içinden büyük, travmatik bir şiddet etkisi yaratmaktadır.
Bir değerler dizgesinden yoksun oluş hâli, bu şiddetin anahtarıdır.
Modern birey varoluşunu açıklayan yüce değerlere sahip değildir.
Ve insanoğlu, yaşadığı evreni bir anlam dizgesi çerçevesinde yorumlayamadığı zaman, en küçük gündelik olaylar bile şok değeri kazanmakta, travmanın birikimi nevrozlara, psikozlara dönüşmektedir.
“Sırça Fanus”un penceresinden bakılınca, şizofreninin onulmaz, çaresiz bir hastalık olduğu görülüyordu.
Sylvia Plath çareyi intiharda bulmuştu.
Kaykıldığım mekânda, kültür repertuarı olrak sahip olduğum referansları bir bir gözden geçirecektim. Bunlar da Plath’ın dünyası, onun değerleri ve seçeneği ile tam bir mutabakat göstermiyor muydu?
Ionesco ve Beckett’in, Batılı burjuva dünyasının anlamsızlık ve saçmalık evreninin tasvir eden oyunları, Camus’nün absürdü kutsayan “Sisiphe Efsanesi”. Sartre’ın başkalarını cehennem olarak tasvir eden “Çıkmaz Sokak”ı, Kafka’nın ultra sadomazoşist “Ceza Sömürgesi”, Virgina Woolf’un, Stephan Zweig’in, Cesare Pavase’nin trajik intiharları… her şeyiyle dekadan bir trajedi eksenine endeksliydi dikkatimin yönü.
Hayat yaşanmaya değer bir şey değildir. İçinde zoru zoruna sürüklenilen, sürünülen karanlık bir anlamsızlık geçididir. Hayat saçmadır deniliyordu. Hayatın hiçbir kutsalı olmadığı beyan ediliyordu.
Hayatıma son verme çabasına giriştiğim gecenin sonunda, bir ilkyardım hastanesinin perişan koğuşunda buldum kendimi.
Tedbir gereği, usulen, yatağa bağlam ışlardı beni. Bağlı olduğum için başımı çevirip bakmadığım bir yönden doğru, bilinmez bir sebepten orada bulunan birtakım hayat kadınlarının korkunç şamataları dolduruyordu koğuşu…
Doktorların muameleleri özensiz, kaba sabaydı. Geceyi sigarasız geçirme zorunluluğu sıkıntımı arttırıyordu.
İşte sıfırı tüketmiştim. Tam anlamıyla tükenmiştim…
Gidilecek bir yer kalmamış gibiydi.
Bizatihi bu, ölümün, manevi, sembolik bir türüydü…
Sonra yine mağaranın tabanına dönüş…
Uzun, hareketsiz günler… Karanlık zihin durumu… Mağaranın boğuntulu evreninde hep o lânetli çıkmaz… Kalkabilmek, kurtulabilmek için tek bir tutamağın bulunmayışı, umarsızlık…
Ta başında söylediğim gibi, beni şizofreniye iten, modern Batının sığ, hastalıklı, perişan döküntüleri…
Hayatımı programlayanlar, beni baştan bir eksene endekslemişler…
Hayatımı programlayanlar…
Ebeveynim, benim neslimin eğitimcileri, eğitim siyasetinin mimarları…
Ancak kader, oyunu bozacak…
Mağaranın tabanında yaralı bir hayvan gibi yatan umarsız varlığın dikkat alanına, birden o güne dek hiç tanımadığı bir âlemin işareti düşecekti…
Modern Batının dekadan, kokuşmuş değerleri, birden, göz kamaştırıcı bir ışık denizinde boğulup yitecekti…
Öylesine bir sonsuzluk denizi ki bu, âlemdeki tüm yozluğu, tüm kiri içine boşaltsalar, o denizin köpüğü bile etmezdi…
…
Ayşe Şasa, Delilik Ülkesinden Notlar, Timaş Yayınları
Sylvia Plath’tan İbn Arabi’ye Bir Dönüşümün Ardından
Reviewed by Habersizim
on
09:20:00
Rating:

Hiç yorum yok: