Geçen gün akıllı telefonum tatlı tatlı çaldı.
Telefonum akıllı ya, başkalarınki gibi acı acı çalmayı gururuna yediremedi anlaşılan. Huyumdur, hemen açmam telefonu. Kim olursa olsun. Hemen açarsam muhatabım beni, telefonun başında birinin aramasını bekleyen sıradan biri gibi düşünebilir, neme lazım.
“Üsküdar’a gider iken” şarkısı çalar benim telefonumda. Çok severim bu parçayı.
Bazen ev telefonuyla cep telefonumu arar, uzun uzun dinlerim bu şarkıyı. Dedim ya az önce hemen açmam diye. Çok da bekletmem arayan kişiyi. Malum, fazla naz âşık usandırır. Kararında tutmak lazım...
“Kâtibimin paçalarına da bulamış çamur” kısmı bittiğinde açarım.
Neyse işte, her zamanki gibi şarkının bu bölümü tamamlandığında açtım telefonu.
O da ne!
Karşımda uzun zamandır görmediğim Hakan Albayrak var. Hal hatır sorduktan sonra girdi konuya. Müstakil diye bir gazete çıkardığından söz ettiğinde, haberimin olduğunu hatta pdf aboneliği bile yaptığımı söyleyince çok sevindi. Aslında kendim yapmadım pdf aboneliğini, birisi sevabına yapmış hediye kontenjanından. Bunu söylemedim tabi.
Hakan, ayrıca Karar diye bir gazeteye yazı yazacağı için yoğun bir mesai söz konusu olacağını bu nedenle de yükünü paylaşacak birini aradığını söyledi.
“Tamam, kabul ediyorum” dedim.
“Neyi kabul ediyorsun?” diye karşılık verdi biraz da şaşkınlıkla.
“E, sen Karar’a gidiyorsun ya, yayın yönetmenliğini tabii” deyince, “Yok, o kadar uzun boylu değil, haftada 1-2 gün yazmanı isteyecektim” diyerek hayal kırıklığına uğrattı beni.
Bozuntuya vermedim ama ne yalan söyleyeyim fena halde bozulmuştum.
Hemen lafı değiştirdim.
“Telif veriyor musunuz?” diye sordum.
Ikına sıkına bir cevap geldi mukabilinde.
“Veriyoruz tabi ama imkânlarımız kısıtlı olduğu için fazla sayılmaz”
“Valla” dedim, “kaç para verirsen ver, seni kırmam ama bir şartım var”
Belli ki, “kaç para verirsen ver” sözüm rahatlatmıştı kendisini fakat şartta tedirgin etmişti.
“Nedir şartın?” dedi.
“Şahsi Fikrim diye biri var. Ona ne veriyorsanız iki katını isterim, kuruş da aşağı inmem!”
Uzun bir sessizlik oluştu bu ifademden sonra.
Hatta ben, Hakan’ın bu sözüme kızarak telefonu yüzüme kapattığını sandım.
“Eee şey...” diye kekelemeye başlayınca içimden derin bir oh çektim.
Hazır kekelemeye başlamışken o an aklıma gelen bir diğer şart daha ileri sürdüm.
“Ayrıca” dedim ; “Ben paramı peşin isterim, iban mibandan da anlamam. Peşin almalıyım çünkü Şahsi midir nedir, herif parasını almadığından şikâyet ediyor habire, hatta parasını alamazsa, Ertuğrul Fındık’ın parçacı dükkânından amortisör filan kaldıracağını söylüyor.
Ben öyle şeylere gelemem, amortisörden de anlamam, ona göre...”
Yine derin bir sessizlik... Ama bu kez tedirgin değilim, belli ki, bana muhtaçlar.
“Sen hele yazmaya bir başla, bakarız ileride” demesin mi?
Eyvah ki, ne eyvah! Bilirim böyle ağızları.
“Başladın mı bir kere, akıbetin Şahsi’nin durumudur” dedim içimden yine.
“Olmaz!” deyip kestirip attım. Bu kez Hakan, başka bir yol denedi.
“Ya abi, ne yapıyorsun, 20 lira deli para, üstelik peşin istiyorsun...”
“Valla sen bilirsin” diye restimde ısrar ettim.
Dedim ya, sıkışmış, bana muhtaç “Tamam” dedi “Yalnız Ertuğrul duymasın, ondan 10 lira alırsın, diğer 10 kâğıdı bilahare ben toka ederim sana” Hakan dürüst adamdır, güvenebilirim ama peşin şartında ısrarcı oldum. Ona da tamam dedi. Böylece Müstakil Gazete maceram başlamış oldu. Hemen gazete ile ilgili detayları incelemeye koyuldum. Son yazılanlara bakılırsa, Hakan dışında Ertuğrul Fındık ve Nihat Nasır’a bulaşmamak lazım...
Dışarıdan yazan birkaç yazar var, onlarla da işim olmaz. Hatta şimdiden saygılarımı gönderiyorum kendilerine. Geriye abç isimli bir kız çocuğu kalıyor ki, bana bir çocukla dalaşmak yakışmaz. Mehtap Hanım dersen zaten gazetenin prensesi. Geriye bir Şahsi Fikrim kalıyor bir de bir Alman varmış, Werner Hügo mudur nedir, işte o. Rakip firmalar onlar.
Yahu o Hügo muydu yoksa Hugo mu?
Bak, kafama takıldı işte.
Aman, neyse ne, ha Hügo, ha Hugo, Alman değil mi sonuçta.
Gerekirse Şahsi’yle geçici bir anlaşma yapıp birlikte haklarız elemanı. Ben şimdilik “merhaba” niyetine başladığım bu yazıyı noktalayayım.
Vuruş sayısına bakarsak 20 liradan çok daha fazla eder ama ilk yazı ya, ona sayalım.
Telefonum akıllı ya, başkalarınki gibi acı acı çalmayı gururuna yediremedi anlaşılan. Huyumdur, hemen açmam telefonu. Kim olursa olsun. Hemen açarsam muhatabım beni, telefonun başında birinin aramasını bekleyen sıradan biri gibi düşünebilir, neme lazım.
“Üsküdar’a gider iken” şarkısı çalar benim telefonumda. Çok severim bu parçayı.
Bazen ev telefonuyla cep telefonumu arar, uzun uzun dinlerim bu şarkıyı. Dedim ya az önce hemen açmam diye. Çok da bekletmem arayan kişiyi. Malum, fazla naz âşık usandırır. Kararında tutmak lazım...
“Kâtibimin paçalarına da bulamış çamur” kısmı bittiğinde açarım.
Neyse işte, her zamanki gibi şarkının bu bölümü tamamlandığında açtım telefonu.
O da ne!
Karşımda uzun zamandır görmediğim Hakan Albayrak var. Hal hatır sorduktan sonra girdi konuya. Müstakil diye bir gazete çıkardığından söz ettiğinde, haberimin olduğunu hatta pdf aboneliği bile yaptığımı söyleyince çok sevindi. Aslında kendim yapmadım pdf aboneliğini, birisi sevabına yapmış hediye kontenjanından. Bunu söylemedim tabi.
Hakan, ayrıca Karar diye bir gazeteye yazı yazacağı için yoğun bir mesai söz konusu olacağını bu nedenle de yükünü paylaşacak birini aradığını söyledi.
“Tamam, kabul ediyorum” dedim.
“Neyi kabul ediyorsun?” diye karşılık verdi biraz da şaşkınlıkla.
“E, sen Karar’a gidiyorsun ya, yayın yönetmenliğini tabii” deyince, “Yok, o kadar uzun boylu değil, haftada 1-2 gün yazmanı isteyecektim” diyerek hayal kırıklığına uğrattı beni.
Bozuntuya vermedim ama ne yalan söyleyeyim fena halde bozulmuştum.
Hemen lafı değiştirdim.
“Telif veriyor musunuz?” diye sordum.
Ikına sıkına bir cevap geldi mukabilinde.
“Veriyoruz tabi ama imkânlarımız kısıtlı olduğu için fazla sayılmaz”
“Valla” dedim, “kaç para verirsen ver, seni kırmam ama bir şartım var”
Belli ki, “kaç para verirsen ver” sözüm rahatlatmıştı kendisini fakat şartta tedirgin etmişti.
“Nedir şartın?” dedi.
“Şahsi Fikrim diye biri var. Ona ne veriyorsanız iki katını isterim, kuruş da aşağı inmem!”
Uzun bir sessizlik oluştu bu ifademden sonra.
Hatta ben, Hakan’ın bu sözüme kızarak telefonu yüzüme kapattığını sandım.
“Eee şey...” diye kekelemeye başlayınca içimden derin bir oh çektim.
Hazır kekelemeye başlamışken o an aklıma gelen bir diğer şart daha ileri sürdüm.
“Ayrıca” dedim ; “Ben paramı peşin isterim, iban mibandan da anlamam. Peşin almalıyım çünkü Şahsi midir nedir, herif parasını almadığından şikâyet ediyor habire, hatta parasını alamazsa, Ertuğrul Fındık’ın parçacı dükkânından amortisör filan kaldıracağını söylüyor.
Ben öyle şeylere gelemem, amortisörden de anlamam, ona göre...”
Yine derin bir sessizlik... Ama bu kez tedirgin değilim, belli ki, bana muhtaçlar.
“Sen hele yazmaya bir başla, bakarız ileride” demesin mi?
Eyvah ki, ne eyvah! Bilirim böyle ağızları.
“Başladın mı bir kere, akıbetin Şahsi’nin durumudur” dedim içimden yine.
“Olmaz!” deyip kestirip attım. Bu kez Hakan, başka bir yol denedi.
“Ya abi, ne yapıyorsun, 20 lira deli para, üstelik peşin istiyorsun...”
“Valla sen bilirsin” diye restimde ısrar ettim.
Dedim ya, sıkışmış, bana muhtaç “Tamam” dedi “Yalnız Ertuğrul duymasın, ondan 10 lira alırsın, diğer 10 kâğıdı bilahare ben toka ederim sana” Hakan dürüst adamdır, güvenebilirim ama peşin şartında ısrarcı oldum. Ona da tamam dedi. Böylece Müstakil Gazete maceram başlamış oldu. Hemen gazete ile ilgili detayları incelemeye koyuldum. Son yazılanlara bakılırsa, Hakan dışında Ertuğrul Fındık ve Nihat Nasır’a bulaşmamak lazım...
Dışarıdan yazan birkaç yazar var, onlarla da işim olmaz. Hatta şimdiden saygılarımı gönderiyorum kendilerine. Geriye abç isimli bir kız çocuğu kalıyor ki, bana bir çocukla dalaşmak yakışmaz. Mehtap Hanım dersen zaten gazetenin prensesi. Geriye bir Şahsi Fikrim kalıyor bir de bir Alman varmış, Werner Hügo mudur nedir, işte o. Rakip firmalar onlar.
Yahu o Hügo muydu yoksa Hugo mu?
Bak, kafama takıldı işte.
Aman, neyse ne, ha Hügo, ha Hugo, Alman değil mi sonuçta.
Gerekirse Şahsi’yle geçici bir anlaşma yapıp birlikte haklarız elemanı. Ben şimdilik “merhaba” niyetine başladığım bu yazıyı noktalayayım.
Vuruş sayısına bakarsak 20 liradan çok daha fazla eder ama ilk yazı ya, ona sayalım.
Merabayn gençler, n’aber!
Reviewed by Habersizim
on
09:53:00
Rating:

Hiç yorum yok: