-Pasaport.
-Buyurun.
-Biz Türkiye’yi çok seviyoruz. Hülya Avşar nasıl?
Türkçe konuşan İranlı pasaport polisinin sorusu, üzerine boşalmış kaynar su gibi yaktı Tuncay’ı. Bunu beklemiyordu. Bunu hiç beklemiyordu. Bari İran İslam Cumhuriyeti yapmamalıydı bunu.
-Siz... yani İran İslam Cumhuriyeti... Hülya Avşar’la ne işiniz olur sizin diye sorsam... Affınıza sığınarak...
“Biz de insanız” diyerek güldü İranlı pasaport polisi. Sonra “Ebru Gündeş” dedi, “Büyük ses.” Listenin devamı da vardı:
-İbo daha büyük ses.
-İbo? İbrahim Tatlıses?
-Evet. “Yallah soför yallah”ı ne güzel söylüyor.
-Onu söyleyeli çok oldu.
-Ben hâlâ dinliyorum.
-Türkçeniz çok güzel. Burada, sınırda mı öğrendiniz?
-Yok yok, evimde öğrendim. Tebrizliyim ben. Tebriz’de eskeriyet Azeridir, onlar da Türk’tür, ama ben direkt Türkmenim. Pasaport tamam. İran’a hoşgeldin gardaş.
Tuncay teşekkür edip arabasını hareket ettirmeye yeltenirken, pasaport polisi neşeli neşeli o türküyü söyemeye başladı: “Yallah şoför yallah, ne beklirsen...”
Adam Türkmen’di ve Türkiye sınırında görev yapıyordu. Hülya Avşar’ı tanımasından daha tabii ne olabilirdi? Büyütülecek bir şey yoktu bunda. İran İslam Cumhuriyeti muhakkak ki yine İran İslam Cumhuriyeti’ydi. Bundan bin sene öncesine ait, Hülya Avşar’a bin yıl mesafede bir ülke.
Tebriz’e gitmedi, çünkü Türk görmek istemiyordu. Türk görmek istemiyordu, çünkü Türk’ün olduğu yerde Hülya Avşar muhabbeti olabilirdi, pasaport işleminde görüldüğü üzere. Ver elini Tahran.
Yolculuk uzun ve fena halde yorucuydu. Akşam saatlerinde vardığı Tahran’da önüne çıkan ilk hotelin önünde durdu. Belki de ilk hotel değildi, ama girişinde latin harfleriyle büyük büyük hotel yazdığını gördüğü ilk hoteldi.
Resepsiyondaki siyah çarşaflı kadına iyi akşamlar dileyip tek kişilik boş oda var mı diye sordu. Kadın da ona İngilizce iyi akşamlar dileyip odanın mevcut olduğunu söyledi. Tuncay’ın uzattığı pasaportun Türk pasaportu olduğunu görünce yüzü 100 vatlık ampul gibi aydınlandı ve yine İngilizce “Madem Türkiye’den geldiniz, size elimizdeki en güzel odayı mümkün olan en düşük fiyata verelim” dedi. Tuncay gönendi.
-Çok teşekkür ederim. Çok naziksiniz.
-Ebru Gündeş kadar nazik miyim? Kih kih. O bir prenses. Ama kraliçe tabii ki Hülya Avşar.
Buyursundu bunu da tevil etsindi Tuncay. Türkmen değil, Azeri değil. Sınır polisi de değil. Tahran’da İngilizce konuşan çarşaflı bir otel görevlisiydi bu. Ve resmen Hülya Avşar diyordu işte. Neye uğradığını şaşırdı.
-Yemek yemek isterseniz, restoranımız hemen şurası. Ama çabuk olmalısınız. Hülya Avşar Show’a 25 dakika kaldı. Uydu antenimiz var. Odanızda seyredebilirsiniz. Show TV’yi en başa koyduk, Hülya Avşar’ın hatırı için. Kumandada 1’e basın ve eğlenmeye bakın.
Tuncay’ın gözü karardı. Bayılacak gibi oldu. İçinde büyüyen bir sinir küpü, bayılmasını engelledi. Bayılmadı, patladı:
- Ben buraya eğlenmeye gelmedim hanımefendi! Hele Hülya Avşar’la eğlenmeye hiç gelmedim! Bu nasıl İslam Cumhuriyeti? Siz nasıl çarşaflı kadınsınız? Size ne Hülya Avşar’dan? Türkçe bile bilmiyorsunuz, size ne Allah aşkına? Derhal geri verim pasaportumu. Doğru dürüst bir İslam Cumhuriyeti hoteline gitmek istiyorum.
Resepsiyondaki kadın da sinirlendi:
-Bu ne cüret? Bu çarşafı devlet zoruyla giyiyorum diye Hülya Avşar’dan mahrum mu kalacağım? Bana ders vermeye nasıl cüret edebilirsiniz? Hem de bağırarak!
Uzun boylu, fit, ince kesim koyu takım elbiseli, yaka cebinde pembe mendilli, sinek kaydı tıraşlı, saçlarını briyantinle geriye yatırmış, takriben 40-45 yaşlarında bir adam geldi. Kadına Farsça bir şey sordu. Kadın farsça cevap cerdi. Cevapta Hülya Avşar ismi geçti. Adam, gülümseyerek Tuncay’a döndü ve güzel bir Türkçeyle sordu:
-Hülya Avşar’dan hoşlanmıyorsunuz galiba.
-Hoşlanmıyorum. O kadar hoşlanmıyorum ki, ondan kurtulmak için İran İslam Cumhuriyeti’nin göbeğine kadar geldim. Şimdiye kadar iki İranlı ile konuştum ve ikisi de Hülya Avşarcı çıktı. Büyük rezillik. Devletiniz bir şey demiyor mu buna? Hülya Avşar yasak değil mi kardeşim burada? Verin pasaportumu, gidiyorum.
Adam “Tabi efendim” deyip, kadından Tuncay’ın pasaportunu istedi. Pasaportu Tuncay’a vermeden önce nedense açıp içine baktı. Tuncay’ın ismini okuyunca dondu kaldı.
-Evet? Alabilir miyim lütfen pasaportumu?
-(Hâlâ donmuş vaziyette)
-Beyefendi! Pasaportumu verir misiniz artık?
-(Çözülme yolunda) Eee... pa...
-Pasapoprt!
-Siz... Tuncay Necmigil?
-Evet.
-Yazar?
-Evet.
-Meşhur yazar?
-Evet.
-Hülya Avşar’ın yakını olan meşhur gazete yazarı, değil mi?
-Öyleydim, artık değilim. Bıraktım o alemi.
-Bıraktınız mı? Ama siz... O alemin...
-O alemin önde gideniydim evet. Değiştim işte. Artık ülkemin yozlaştırılmasına katkıda bulunmak istemiyorum. Ayrıca kendime gelmek istiyorum. Aslında kendime gitmek istiyorum desem daha doğru olur, çünkü kendimde olmadım hiç. Başlangıç noktası kendim değilim yani. Dolayısıyla kendime gelmem, yani geri dönmem sözkonusu değil. Kendime ilk defa gideceğim. Yolu bulabilirsem tabii. Demek istediğim...
Birden durdu. Hiç tanımadığı bir adama niye bu kadar açılıyordu ki?
Adam, Tuncay’a pasaportunu uzatırken “Hotelin sahibi ve yöneticisi olarak sizden bu hanım adına, kendi adıma ve İran İslam Cumhuriyeti adına çok özür dilerim” dedi. “Lütfen bizi bağışlayın ve sizi misafir etme şerefini bize bahşedin. Kral dairesi emrinizdedir. Tabii ki ücretsiz.”
-Ama... Anlamıyorum...
-Madem öyle asil bir adım atmışsınız ve o adımınız sizi buraya getirmiş, başımızın gözümüzün üstünde yeriniz var.
-Siz Hülya Avşar’cı değilsiniz yani...
- Ne münasebet efendim? Ben Hülya Avşar’dan nefret ederim. Korkunç bir şey.
Tuncay neşelendi. Ağzı kulaklarına vardı. “İran İslam Cumhuriyeti’nde de bir kafadar bulamasaydım kafayı yiyecektim” dedi.
Adam, seni anlıyorum evlat bakışıyla başını salladı.
-Arkadaşımız sizi çok üzdü. Tebdil-i mekânda ferahlık vardır. Tenezzül buyurursanız size başka kafadar arkadaşlarımızın bulunduğu otantik bir mekânda yemek ikram etmek isterim. Etli pilav var, çok lezzetli. Sohbetin lezzeti onun da fevkinde olur. Bahsini ettiğim mekân, İran’ı Hülya Avşar ve benzerlerinin yıkıcı etkilerine karşı korumaya adanmış bir cemiyetin merkezi zira.
Tuncay’ın ağzı sulandı: “Hemen gidelim.”
***
Yolda giderlerken, isminin Cemşit olduğunu öğrendiği beyefendi, cep telefonuyla birkaç kişiyi arayıp, mayıştırıcı Fars lisanı alçak seste ne kadar heyecana el verirse o kadar heyecanlı bir ses tonuyla bir şeyler söyledi.
28 dakika, bilemedin yarım saat süren bir yolculuktan sonra büyük bir müzik mağazasının önüne geldiler. Vitrinde elektro gitarlar, keyboardlar, Batı davulları, CD’ler ve cama yapıştırılmış devasa bir “Aryen” posteri vardı. Aryen, İran’da çok ünlü, kimine göre bir İslam cumhuriyeti için haddinden fazla ünlü bir pop grubuydu. Cemşit arabayı park etti. Arabadan çıkıp mağazaya girdiler. Girdikleri anda kesif bir parfüm ve losyon taarruzuna uğradılar. Cemşit belli ki alışıktı. Tuncay ise, etkisini anında gösteren bir uyuşturucu madde almış gibi sersemledi.
İçeride pembe çarşaflı, pembe ağırlıklı ağır makyajlı iki kadın ve ince kesim koyu takım elbiseli, ince kravatlı, sol yaka ceplerinde pembe mendilli, sinek kaydı tıraşlı, saçları briyantinli (geriye taranmış) üç adam ayakta heykel gibi durmuş asil asil bekliyordu. Tuncay’ı görünce öyle heyecanlandılar ki, şayet heyecanın 10 milyarda bir bile cisimleşme ihtimali olsaydı bu ihtimal o anda kesinlikle gerçekleşir ve Tuncay onların heyecanına dokunabilirdi.
-Hoşgeldiniz üstad, dedi, ikisi de uzun boylu olan iki kadından daha uzun boylu olanı.
-Hoşbulduk.
Kadın, Tuncay’a elini uzattı. Tokalaştılar.
Kadın:
-Sizin gibi muazzam bir misafiri ağırlama sorumluluğunun altında ne kadar ezildiğimizi bilseydiniz bize acırdınız. Kelime seçimimde münasebetsizlik olursa mazur görün lütfen, heyecandan nasıl konuşacağımı bilmiyorum, çatlıyoruz efendim şereften.
Türkçe konuşuyordu. Tuncay, “çatlıyoruz” kelimesinde tatlı bir münasebetsizlik görmekle beraber, kadının nezaketine ve zarafetine hayran kaldı. “Magazin dünyasının bizden aldığı şeylerden biri de bu nezaket ve zarafet” diye geçirdi içinden, kadının dediklerine gayet iyi niyetle ve hatta hayranlıkla ama sonuçta fena halde kabaca “Oha” diye karşılık verme ihtiyacını bastırırken. Türk’ün İran’da bu kadar kıymetli ve itibarlı olduğunu bilmiyordu.
Öbür kadın ve adamlar da sırayla ve şereften çatlarcasına “Hoşgeldiniz üstad, şeref verdiniz” deyip ellerini uzattılar Tuncay’a. Tek tek tokalaşıp tanıştılar. İsimleri Ferhad ile Şirin gibi isimlerdi (Gerçekten).
Kısa bir girizgâh öksürüğünden sonra, “Ben de sizinle tanışmaktan şeref duydum” dedi Tuncay. Türk’e “üstad” denilmesinden duyduğu gurur, yüzünden okunuyordu. O esnada diğerleriyle aynı kılık-kıyafet ve kokuda iki kadın daha geldi.
Aynı heyecan ve iltifatla onlar da Tuncay’a “Hoşgeldiniz” deyip ellerini uzattılar.
Tuncay onlarla tokalaşırken “Ama İran İslam Cumhuriyeti’nde kadınların yabancı erkeklerle tokalaştıklarını bilmiyordum” deme gereğini hissetti ve dedi de.
Yeni gelen kadınlardan biri, adeta arsızca gülerek, “Biz Aryen Cumhuriyeti’ndeniz üstad” dedi.
-Aryen? Alman gibi mi? diye sordu Tuncay.
-Aynen, dedi kadın.
Parfüm, losyon, pembelik ve aşırı iltifattan sarhoş olmuş olan Tuncay, gevşek gevşek “Aynen Aryen” diyerek güldü.
Cemşit ve arkadaşları bundan hoşlandılar. Zevkle tekrar ederek güldü onlar da: “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”.
Cemşit, Farsların Almanlarla akraba olduğunu, İngilizlerle ve Fransızlarla da akraba olduğunu, Kürtlerin de Aryen ailesine dahil olduğunu söyledi. Hitler’e ilham vermiş olan bir Alman filozofun, büyük İran kisraları ve Selahaddin Eyyübi’yi Fransız İmparatoru Napolyon ve Alman İmparatoru Bismarck ile beraber zikrettiğini ballandıra ballandıra anlattı. Sonra da şöyle bir şerh düştü: “Selahaddin Eyyübi diyorum ama aslında Eyyübi’sini söylememek lazım. Rahatsız edici derecede Arap havası var bu isimde. Selahaddin ismi de öyle aslında. Biz kendi aramızda Almanların yaptığı gibi Saladin diyoruz zaten. Siz anlayasınız diye Selahaddin Eyyübi dedim. Biz Arapları sevmeyiz. 7’inci yüzyılda İran’ı istila edip dünyanın en büyüğü olan ipek halımızı yaktılar.”
Biraz durdu, düşündü. Tuncay, bu düşünüşte bir kıvranış sezinledi. “Söylesem mi söylemesem mi” diye kıvranıyordu Cemşit. Nihayet söyledi:
-Türkler Aryen değil. Siz Kürt olabilir misiniz acaba? Yanlış anlamayın lütfen, Türk de olsanız istisnai konumunuz münasebetiyle başımızın tacısınız, ama... Var mı biraz Kürtlük?
-Yok, ben Türkmen’im. Biraz da Moğolluk var. Çok az. Problem olur mu? Hahha.
-Yok canım, ne münasebet, baş tacısınız. Şöyle rahat bir yere geçip oturalım mı?
Baygınlık verici atmosferde ayakta durmakta zorlanan Tuncay bu teklife çok sevindi.
Adamlardan ikisi, Cemşit’in başıyla verdiği işaret üzerine, duvara dayalı olan bir piyanoyu kaldırıp yerinden bir miktar uzaklaştırdılar ve duvarın boşalan kısmını hafifçe ittiler. O da ne? Gizli bir kapı varmış orada. Kapıdan geçtiler. Yüzlerce mumun aydınlatmaya çalıştığı ama başaramadığı karanlık bir odaya girdiler. Enine üç, uzunluğuna altı metre. Ortada, uzunlamasına büyük bir toplantı masası ve sağında solunda sandalyeler. Masanın kapı tarafındaki ucunda değil öbür ucunda bir Fransız şatosundan gelmiş gibi duran çok görkemli bir koltuk, arkasında simsiyah bir perde. Masanın üstünde ve etrafında, yerlerde mumlar. Masonik bir atmosfer.
Ziya GÜLER'in romanı
-Buyurun.
-Biz Türkiye’yi çok seviyoruz. Hülya Avşar nasıl?
Türkçe konuşan İranlı pasaport polisinin sorusu, üzerine boşalmış kaynar su gibi yaktı Tuncay’ı. Bunu beklemiyordu. Bunu hiç beklemiyordu. Bari İran İslam Cumhuriyeti yapmamalıydı bunu.
-Siz... yani İran İslam Cumhuriyeti... Hülya Avşar’la ne işiniz olur sizin diye sorsam... Affınıza sığınarak...
“Biz de insanız” diyerek güldü İranlı pasaport polisi. Sonra “Ebru Gündeş” dedi, “Büyük ses.” Listenin devamı da vardı:
-İbo daha büyük ses.
-İbo? İbrahim Tatlıses?
-Evet. “Yallah soför yallah”ı ne güzel söylüyor.
-Onu söyleyeli çok oldu.
-Ben hâlâ dinliyorum.
-Türkçeniz çok güzel. Burada, sınırda mı öğrendiniz?
-Yok yok, evimde öğrendim. Tebrizliyim ben. Tebriz’de eskeriyet Azeridir, onlar da Türk’tür, ama ben direkt Türkmenim. Pasaport tamam. İran’a hoşgeldin gardaş.
Tuncay teşekkür edip arabasını hareket ettirmeye yeltenirken, pasaport polisi neşeli neşeli o türküyü söyemeye başladı: “Yallah şoför yallah, ne beklirsen...”
Adam Türkmen’di ve Türkiye sınırında görev yapıyordu. Hülya Avşar’ı tanımasından daha tabii ne olabilirdi? Büyütülecek bir şey yoktu bunda. İran İslam Cumhuriyeti muhakkak ki yine İran İslam Cumhuriyeti’ydi. Bundan bin sene öncesine ait, Hülya Avşar’a bin yıl mesafede bir ülke.
Tebriz’e gitmedi, çünkü Türk görmek istemiyordu. Türk görmek istemiyordu, çünkü Türk’ün olduğu yerde Hülya Avşar muhabbeti olabilirdi, pasaport işleminde görüldüğü üzere. Ver elini Tahran.
Yolculuk uzun ve fena halde yorucuydu. Akşam saatlerinde vardığı Tahran’da önüne çıkan ilk hotelin önünde durdu. Belki de ilk hotel değildi, ama girişinde latin harfleriyle büyük büyük hotel yazdığını gördüğü ilk hoteldi.
Resepsiyondaki siyah çarşaflı kadına iyi akşamlar dileyip tek kişilik boş oda var mı diye sordu. Kadın da ona İngilizce iyi akşamlar dileyip odanın mevcut olduğunu söyledi. Tuncay’ın uzattığı pasaportun Türk pasaportu olduğunu görünce yüzü 100 vatlık ampul gibi aydınlandı ve yine İngilizce “Madem Türkiye’den geldiniz, size elimizdeki en güzel odayı mümkün olan en düşük fiyata verelim” dedi. Tuncay gönendi.
-Çok teşekkür ederim. Çok naziksiniz.
-Ebru Gündeş kadar nazik miyim? Kih kih. O bir prenses. Ama kraliçe tabii ki Hülya Avşar.
Buyursundu bunu da tevil etsindi Tuncay. Türkmen değil, Azeri değil. Sınır polisi de değil. Tahran’da İngilizce konuşan çarşaflı bir otel görevlisiydi bu. Ve resmen Hülya Avşar diyordu işte. Neye uğradığını şaşırdı.
-Yemek yemek isterseniz, restoranımız hemen şurası. Ama çabuk olmalısınız. Hülya Avşar Show’a 25 dakika kaldı. Uydu antenimiz var. Odanızda seyredebilirsiniz. Show TV’yi en başa koyduk, Hülya Avşar’ın hatırı için. Kumandada 1’e basın ve eğlenmeye bakın.
Tuncay’ın gözü karardı. Bayılacak gibi oldu. İçinde büyüyen bir sinir küpü, bayılmasını engelledi. Bayılmadı, patladı:
- Ben buraya eğlenmeye gelmedim hanımefendi! Hele Hülya Avşar’la eğlenmeye hiç gelmedim! Bu nasıl İslam Cumhuriyeti? Siz nasıl çarşaflı kadınsınız? Size ne Hülya Avşar’dan? Türkçe bile bilmiyorsunuz, size ne Allah aşkına? Derhal geri verim pasaportumu. Doğru dürüst bir İslam Cumhuriyeti hoteline gitmek istiyorum.
Resepsiyondaki kadın da sinirlendi:
-Bu ne cüret? Bu çarşafı devlet zoruyla giyiyorum diye Hülya Avşar’dan mahrum mu kalacağım? Bana ders vermeye nasıl cüret edebilirsiniz? Hem de bağırarak!
Uzun boylu, fit, ince kesim koyu takım elbiseli, yaka cebinde pembe mendilli, sinek kaydı tıraşlı, saçlarını briyantinle geriye yatırmış, takriben 40-45 yaşlarında bir adam geldi. Kadına Farsça bir şey sordu. Kadın farsça cevap cerdi. Cevapta Hülya Avşar ismi geçti. Adam, gülümseyerek Tuncay’a döndü ve güzel bir Türkçeyle sordu:
-Hülya Avşar’dan hoşlanmıyorsunuz galiba.
-Hoşlanmıyorum. O kadar hoşlanmıyorum ki, ondan kurtulmak için İran İslam Cumhuriyeti’nin göbeğine kadar geldim. Şimdiye kadar iki İranlı ile konuştum ve ikisi de Hülya Avşarcı çıktı. Büyük rezillik. Devletiniz bir şey demiyor mu buna? Hülya Avşar yasak değil mi kardeşim burada? Verin pasaportumu, gidiyorum.
Adam “Tabi efendim” deyip, kadından Tuncay’ın pasaportunu istedi. Pasaportu Tuncay’a vermeden önce nedense açıp içine baktı. Tuncay’ın ismini okuyunca dondu kaldı.
-Evet? Alabilir miyim lütfen pasaportumu?
-(Hâlâ donmuş vaziyette)
-Beyefendi! Pasaportumu verir misiniz artık?
-(Çözülme yolunda) Eee... pa...
-Pasapoprt!
-Siz... Tuncay Necmigil?
-Evet.
-Yazar?
-Evet.
-Meşhur yazar?
-Evet.
-Hülya Avşar’ın yakını olan meşhur gazete yazarı, değil mi?
-Öyleydim, artık değilim. Bıraktım o alemi.
-Bıraktınız mı? Ama siz... O alemin...
-O alemin önde gideniydim evet. Değiştim işte. Artık ülkemin yozlaştırılmasına katkıda bulunmak istemiyorum. Ayrıca kendime gelmek istiyorum. Aslında kendime gitmek istiyorum desem daha doğru olur, çünkü kendimde olmadım hiç. Başlangıç noktası kendim değilim yani. Dolayısıyla kendime gelmem, yani geri dönmem sözkonusu değil. Kendime ilk defa gideceğim. Yolu bulabilirsem tabii. Demek istediğim...
Birden durdu. Hiç tanımadığı bir adama niye bu kadar açılıyordu ki?
Adam, Tuncay’a pasaportunu uzatırken “Hotelin sahibi ve yöneticisi olarak sizden bu hanım adına, kendi adıma ve İran İslam Cumhuriyeti adına çok özür dilerim” dedi. “Lütfen bizi bağışlayın ve sizi misafir etme şerefini bize bahşedin. Kral dairesi emrinizdedir. Tabii ki ücretsiz.”
-Ama... Anlamıyorum...
-Madem öyle asil bir adım atmışsınız ve o adımınız sizi buraya getirmiş, başımızın gözümüzün üstünde yeriniz var.
-Siz Hülya Avşar’cı değilsiniz yani...
- Ne münasebet efendim? Ben Hülya Avşar’dan nefret ederim. Korkunç bir şey.
Tuncay neşelendi. Ağzı kulaklarına vardı. “İran İslam Cumhuriyeti’nde de bir kafadar bulamasaydım kafayı yiyecektim” dedi.
Adam, seni anlıyorum evlat bakışıyla başını salladı.
-Arkadaşımız sizi çok üzdü. Tebdil-i mekânda ferahlık vardır. Tenezzül buyurursanız size başka kafadar arkadaşlarımızın bulunduğu otantik bir mekânda yemek ikram etmek isterim. Etli pilav var, çok lezzetli. Sohbetin lezzeti onun da fevkinde olur. Bahsini ettiğim mekân, İran’ı Hülya Avşar ve benzerlerinin yıkıcı etkilerine karşı korumaya adanmış bir cemiyetin merkezi zira.
Tuncay’ın ağzı sulandı: “Hemen gidelim.”
***
Yolda giderlerken, isminin Cemşit olduğunu öğrendiği beyefendi, cep telefonuyla birkaç kişiyi arayıp, mayıştırıcı Fars lisanı alçak seste ne kadar heyecana el verirse o kadar heyecanlı bir ses tonuyla bir şeyler söyledi.
28 dakika, bilemedin yarım saat süren bir yolculuktan sonra büyük bir müzik mağazasının önüne geldiler. Vitrinde elektro gitarlar, keyboardlar, Batı davulları, CD’ler ve cama yapıştırılmış devasa bir “Aryen” posteri vardı. Aryen, İran’da çok ünlü, kimine göre bir İslam cumhuriyeti için haddinden fazla ünlü bir pop grubuydu. Cemşit arabayı park etti. Arabadan çıkıp mağazaya girdiler. Girdikleri anda kesif bir parfüm ve losyon taarruzuna uğradılar. Cemşit belli ki alışıktı. Tuncay ise, etkisini anında gösteren bir uyuşturucu madde almış gibi sersemledi.
İçeride pembe çarşaflı, pembe ağırlıklı ağır makyajlı iki kadın ve ince kesim koyu takım elbiseli, ince kravatlı, sol yaka ceplerinde pembe mendilli, sinek kaydı tıraşlı, saçları briyantinli (geriye taranmış) üç adam ayakta heykel gibi durmuş asil asil bekliyordu. Tuncay’ı görünce öyle heyecanlandılar ki, şayet heyecanın 10 milyarda bir bile cisimleşme ihtimali olsaydı bu ihtimal o anda kesinlikle gerçekleşir ve Tuncay onların heyecanına dokunabilirdi.
-Hoşgeldiniz üstad, dedi, ikisi de uzun boylu olan iki kadından daha uzun boylu olanı.
-Hoşbulduk.
Kadın, Tuncay’a elini uzattı. Tokalaştılar.
Kadın:
-Sizin gibi muazzam bir misafiri ağırlama sorumluluğunun altında ne kadar ezildiğimizi bilseydiniz bize acırdınız. Kelime seçimimde münasebetsizlik olursa mazur görün lütfen, heyecandan nasıl konuşacağımı bilmiyorum, çatlıyoruz efendim şereften.
Türkçe konuşuyordu. Tuncay, “çatlıyoruz” kelimesinde tatlı bir münasebetsizlik görmekle beraber, kadının nezaketine ve zarafetine hayran kaldı. “Magazin dünyasının bizden aldığı şeylerden biri de bu nezaket ve zarafet” diye geçirdi içinden, kadının dediklerine gayet iyi niyetle ve hatta hayranlıkla ama sonuçta fena halde kabaca “Oha” diye karşılık verme ihtiyacını bastırırken. Türk’ün İran’da bu kadar kıymetli ve itibarlı olduğunu bilmiyordu.
Öbür kadın ve adamlar da sırayla ve şereften çatlarcasına “Hoşgeldiniz üstad, şeref verdiniz” deyip ellerini uzattılar Tuncay’a. Tek tek tokalaşıp tanıştılar. İsimleri Ferhad ile Şirin gibi isimlerdi (Gerçekten).
Kısa bir girizgâh öksürüğünden sonra, “Ben de sizinle tanışmaktan şeref duydum” dedi Tuncay. Türk’e “üstad” denilmesinden duyduğu gurur, yüzünden okunuyordu. O esnada diğerleriyle aynı kılık-kıyafet ve kokuda iki kadın daha geldi.
Aynı heyecan ve iltifatla onlar da Tuncay’a “Hoşgeldiniz” deyip ellerini uzattılar.
Tuncay onlarla tokalaşırken “Ama İran İslam Cumhuriyeti’nde kadınların yabancı erkeklerle tokalaştıklarını bilmiyordum” deme gereğini hissetti ve dedi de.
Yeni gelen kadınlardan biri, adeta arsızca gülerek, “Biz Aryen Cumhuriyeti’ndeniz üstad” dedi.
-Aryen? Alman gibi mi? diye sordu Tuncay.
-Aynen, dedi kadın.
Parfüm, losyon, pembelik ve aşırı iltifattan sarhoş olmuş olan Tuncay, gevşek gevşek “Aynen Aryen” diyerek güldü.
Cemşit ve arkadaşları bundan hoşlandılar. Zevkle tekrar ederek güldü onlar da: “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”, “Aynen Aryen”.
Cemşit, Farsların Almanlarla akraba olduğunu, İngilizlerle ve Fransızlarla da akraba olduğunu, Kürtlerin de Aryen ailesine dahil olduğunu söyledi. Hitler’e ilham vermiş olan bir Alman filozofun, büyük İran kisraları ve Selahaddin Eyyübi’yi Fransız İmparatoru Napolyon ve Alman İmparatoru Bismarck ile beraber zikrettiğini ballandıra ballandıra anlattı. Sonra da şöyle bir şerh düştü: “Selahaddin Eyyübi diyorum ama aslında Eyyübi’sini söylememek lazım. Rahatsız edici derecede Arap havası var bu isimde. Selahaddin ismi de öyle aslında. Biz kendi aramızda Almanların yaptığı gibi Saladin diyoruz zaten. Siz anlayasınız diye Selahaddin Eyyübi dedim. Biz Arapları sevmeyiz. 7’inci yüzyılda İran’ı istila edip dünyanın en büyüğü olan ipek halımızı yaktılar.”
Biraz durdu, düşündü. Tuncay, bu düşünüşte bir kıvranış sezinledi. “Söylesem mi söylemesem mi” diye kıvranıyordu Cemşit. Nihayet söyledi:
-Türkler Aryen değil. Siz Kürt olabilir misiniz acaba? Yanlış anlamayın lütfen, Türk de olsanız istisnai konumunuz münasebetiyle başımızın tacısınız, ama... Var mı biraz Kürtlük?
-Yok, ben Türkmen’im. Biraz da Moğolluk var. Çok az. Problem olur mu? Hahha.
-Yok canım, ne münasebet, baş tacısınız. Şöyle rahat bir yere geçip oturalım mı?
Baygınlık verici atmosferde ayakta durmakta zorlanan Tuncay bu teklife çok sevindi.
Adamlardan ikisi, Cemşit’in başıyla verdiği işaret üzerine, duvara dayalı olan bir piyanoyu kaldırıp yerinden bir miktar uzaklaştırdılar ve duvarın boşalan kısmını hafifçe ittiler. O da ne? Gizli bir kapı varmış orada. Kapıdan geçtiler. Yüzlerce mumun aydınlatmaya çalıştığı ama başaramadığı karanlık bir odaya girdiler. Enine üç, uzunluğuna altı metre. Ortada, uzunlamasına büyük bir toplantı masası ve sağında solunda sandalyeler. Masanın kapı tarafındaki ucunda değil öbür ucunda bir Fransız şatosundan gelmiş gibi duran çok görkemli bir koltuk, arkasında simsiyah bir perde. Masanın üstünde ve etrafında, yerlerde mumlar. Masonik bir atmosfer.
Ziya GÜLER'in romanı
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 6. Bölüm
Reviewed by Habersizim
on
15:57:00
Rating:

Hiç yorum yok: