Köyün camisinde neresinden baksanız bir hafta veya 10 gün kaldı. Orada yattı kalktı. Orada yedi içti. Yemeğini halası getiriyordu günde üç öğün. Mütemadiyen “Ah yavrum, gelsen evde kalsan rahat rahat” diyordu halası. Tuncay hiç oralı olmuyordu. Evde televizyon vardı. Televizyonda Hülya Avşar vardı. Köylülerin de yüzlerini görmek istemiyordu çünkü hepsinin gözlerine Hülya Avşar sinmişti. Günde 5 vakitlik olağan üç kişilik cemaate (Tuncay hariç, imam dahil) de saygısı yoktu. 40-50 kişilik cuma cemaatine hakeza. Kıldıkları namaza hürmeti ayrıydı tabii. Kendisi de tabii ki namaz kılıyordu artık. Camideki namaz hocası kitabına bakıp hafızasını tazelemiş, bilmediklerini de öğrenmişti. Köyün delisi ara sıra ziyaretine gelip Necla’nın kliplerdeki performanslarıyla ilgili o tırmalayıcı lafı tekrar ediyordu. Bir gün Tuncay’ı namaz hocasını okurken görünce “Kitap, he?” deyip koşa koşa gitti ve birkaç dakika sonra elinde bir kitapla geri geldi.
-Bu nedir, deli oğlan?
-Kitaptır işte.
-Nereden buldun?
-Öğretmen verdi.
-Niye verdi?
-Ben dedim.
-Ne dedin?
-Kitap ver dedim.
-Niye dedin?
-O dedi.
-Ne dedi?
-Evinizde televizyon var, kitap yok dedi. Bize kızdı. Okulda.
-Sen okula mı gittin?
-O dedi.
-Ne dedi?
-Sen de gel dedi. Sabah gittim. Sonra kızdı. Evinizde televizyon var, kitap yok dedi. O zaman kitap ver dedim. Akşam eve gel vereyim dedi. Gittim aldım. Çok güzel kitap. Ne yazıyor?
Tuncay, kitabın ismini okudu: “İstanbul’da İki İskandinav Seyyah: Knut Hamsun ve Hans Chtistian Andersen”
Köyün delisi “İyi işte. Ali topu at, Veli yat yat uyu, Kavat Tuncay kitap oku” diyerek gitti.
Tuncay, kitabın Knut Hamsun’a ayrılmış bölümünü bir solukta okudu. Derin nefes alıp bir daha okudu. Sonra bir daha.
Sene 1899. Bundan 21 sene sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacak olan Norveçli yazar Knut Hamsun, İstanbul limanına yanaşmakta olan bir gemide kendisine Japonya’nın nasıl da hemencecik sanayileşip kalkındığını ve Avrupa’yı yakalamak üzere olduğunu adeta cezbe halinde anlatan bir Japon’a acımakla meşguldür. ‘Vay zavallı, hayatının kaydığının farkında değil’ diye düşünmektedir Japon’u dinlerken. Sonra gemi limana yanaşır, Knut Hamsun diğer yolcularla beraber inip pasaport kontrolüne girer ve hayatında gördüğü ilk Türk olan pasaport polisinin yırtıcı bir hayvan olmadığını not eder. Avrupa’daki Türk algısıyla dalga geçtiği anlaşılmaktadır. Zaten seyahatname boyunca Avrupa’ya ve de Amerika Birleşik Devletleri’ne mütemadiyen giydirmektedir. Mesela, hayatlarına kolaylık gelsin diye traktör kullanmaya başlayan Amerikalı çiftçilerin deli gibi çalıştığını, çalışırken başlarını kaşıyacak vakti zor bulduklarını, bulduklarında da başlarını kaşımak yerine kocaman bir parça eti ağızlarına tıkıp doğru dürüst çiğnemeden alelacele yuttuklarını, böylece karınlarını doyurup hemen işlerinin başına döndüklerini, akşam olduğunda da başlarını kaşımakla vakit kaybetmeden ertesi gün ihtiyaç duyacakları enerjiyi eksiksiz toparlamak için hemen yatıp uyuduklarını, halbuki traktörü bilmeyen ve tarlasını hâlâ öküz sabanıyla süren Türk çiftçisinin, işini eksiksiz görürken, günde beş vakit Mekke istikametine yönelip huşu içinde namaz kılmayı da becerdiğini ve üstelik çay sefalarına da vakit ayırabildiğini anlatır. Traktörlü Amerikan çiftçisinin daima son derecede stresli, traktörüz Türk çiftçisinin ise gayet huzurlu olduğunu belirtir. Buradan hareketle Batılıların teknoloji saplantısının insaniyette bir sapmayı ifade ettiği sonucuna varır. Böyle daha bir sürü enteresan tespiti vardır Knut Hamsun’un. Seyahatnamenin Tuncay’ı nedense en çok etkileyen satırları ise Hamsun’un Sultanahmet Camii’nde gördüğü bir manzara üzerine yazdıklarıdır. Caminin bir köşesinde halka halinde oturan 5-10 yaşlarındaki çocuklar öne ve arkaya doğru ritmik bir şekilde sallanarak, ezberledikleri ayetleri okumaktadırlar. Knut Hamsun çocuklardan biriyle göz göze geldiğini zanneder ama ama bunun aslında böyle olmadığını fark etmekte gecikmez. Dışarıdan bakınca Hamsun’a bakıyor gibi görünse de çocuğun aslında Hamsun’a bakmadığı, onu görmediği, o esnada zaten hiçbir şey görmediği, akılının fikrinin o okuduğu ayetlerde olduğu, onları layıkıyla ezberleyip gereklerini sorgusuz sualsiz yapmaktan başka bir şey düşünmediği, bütün dikkatini buna verdiği, Hamsun’a ve başka şeylere ayıracak dikkatinin kalmadığı, etrafındaki dünyayı zerre kadar algılamadığı besbellidir. Hamsun, Norveç ve diğer Avrupa ülkelerinde liberallerden alkış almak için bin dereden su getirerek “O da olur, bu da olur, kitap şöyle yorsa da niye olmasın, günümüz şartlarının ışığında baktığımızda kitap da aslında öyle demiyor mu” deyip duran modernist müsveddesi cıvık papazları hatırlat. Zihninde, onlara karşı bu pazarlıksız mümin çocukların yanında konumlandırır kendini.
Atatürk Erol diyor ki: “Bin sene öncesinin ezberiyle roket yapamıyorsun işte. Her şey birbirine bağlı. Kılık kıyafetle ilerleme veya ilerlememe arasında da bir bağ var. Atatürk onun için kılık kıyafet devrimini yaptı. Aynaya baktığında uzun sakallı, sarıklı, cübbeli bir adam veya çarşaflı bir kadın gördüğün sürece kendini yedinci yüzyılda hissedersin ve mesela astronot olmayı aklının ucundan bile geçiremezsin. Humeyni’yi getir gözünün önüne. Onu bir astronot olarak düşünebilir misin? Asla! Ama Atatürk’e yakıştırırsın astronotluğu. ‘Tabi’ dersin, ‘Niye olmasın’. Çünkü Neil Armstrong’a benziyor. Onunla aynı dünyanın insanı. İşin püf noktası Aydınlanma Devrimi’dir. Atatürkçülük, Aydınlanma Devrimi’nin Türkçesidir. Atatürk Türkiyesi bilimsel düşünüyor ve dünyanın döndüğünü asla unutmuyor, Humeyni İranı ise hiç düşünmeden 1000 sene öncesinin ezberini tekrarlayıp duruyor ve dünyanın nerden nereye geldiğini umursamıyor.”
Bir de ne demişti Atatürk Erol? “Hülya Avşar, Atatürkçülüğün nihai zaferidir.” Demek ki Aydınlanma Devrimi’nin Türkçesiyle en çok Hülya Avşar’ın kahkahasındaki desibel yüksekliğine ulaşılabiliyordu, uzaya muzaya değil. Ayrıca, Pakistan’da fesli ve fistanlı bir adam atom bombası yapmıştı ama bunu Tuncay da Atatürk Erol da bilmiyordu.
Knut Hamsun sayesinde Humeyni’ye yeni bir gözle baktı ve onu sevimli buldu Tuncay. Atatürk Erol’a bir konuda hak vermesi gerekiyordu: “Öyleyse def ol git Atatürk Türkiyesi’nden! İran İslam Cumhuriyeti’nde git lan!”
İran yollarına düşmek üzere arabasına doğru giderken, köyün delisini çeşmenin yanında bir köpekle konuşurken gördü.
-Köpek ne diyor, deli oğlan?
-Kontak anahtarını istiyor. Versene.
-Hadi len.
-Ver ver.
“Git başımdan” diyerek arabaya bindi, motoru çalıştırdı, camı açtı, emniyet kemerini taktı, vitesi de taktı, gaza bastı, köyün delisiyle köpeğin yanından geçerken veda anlamında hafifçe kornaya bastı ve tam gidiyordu ki köyün delisinin “Ama ben sana kitap verdim, pis!” diye seslendiğini duyunca frene bastı. Kitap deyince... Öğretmeni görüp, açtığı ufuk için teşekkür etmek iyi olurdu.
-Öğretmen nerede? Okulda mı?
-Gitti öğretmen.
-Nereye gitti?
-Bilmem ki. Kızdı kızdı gitti. Çok oldu.
-Kızdı kızdı gitti mi? Tam benim adamımmış.
Birden, öğretmene olağanüstü bir yakınlık duydu Tuncay. Köyün delisi ondan bahsettiği anda zaten yakınlık duymuştu, ama şimdi sanki kalbinden bir parça gibiydi ve onu göremediği, onunla dertleşemediği için acı duydu.
Bilmiyordu ki öğretmen onu dünyanın öbür ucunda bir yerde bekliyor ve kaderin ağları hızla örülüyordu.
-Bu nedir, deli oğlan?
-Kitaptır işte.
-Nereden buldun?
-Öğretmen verdi.
-Niye verdi?
-Ben dedim.
-Ne dedin?
-Kitap ver dedim.
-Niye dedin?
-O dedi.
-Ne dedi?
-Evinizde televizyon var, kitap yok dedi. Bize kızdı. Okulda.
-Sen okula mı gittin?
-O dedi.
-Ne dedi?
-Sen de gel dedi. Sabah gittim. Sonra kızdı. Evinizde televizyon var, kitap yok dedi. O zaman kitap ver dedim. Akşam eve gel vereyim dedi. Gittim aldım. Çok güzel kitap. Ne yazıyor?
Tuncay, kitabın ismini okudu: “İstanbul’da İki İskandinav Seyyah: Knut Hamsun ve Hans Chtistian Andersen”
Köyün delisi “İyi işte. Ali topu at, Veli yat yat uyu, Kavat Tuncay kitap oku” diyerek gitti.
Tuncay, kitabın Knut Hamsun’a ayrılmış bölümünü bir solukta okudu. Derin nefes alıp bir daha okudu. Sonra bir daha.
Sene 1899. Bundan 21 sene sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacak olan Norveçli yazar Knut Hamsun, İstanbul limanına yanaşmakta olan bir gemide kendisine Japonya’nın nasıl da hemencecik sanayileşip kalkındığını ve Avrupa’yı yakalamak üzere olduğunu adeta cezbe halinde anlatan bir Japon’a acımakla meşguldür. ‘Vay zavallı, hayatının kaydığının farkında değil’ diye düşünmektedir Japon’u dinlerken. Sonra gemi limana yanaşır, Knut Hamsun diğer yolcularla beraber inip pasaport kontrolüne girer ve hayatında gördüğü ilk Türk olan pasaport polisinin yırtıcı bir hayvan olmadığını not eder. Avrupa’daki Türk algısıyla dalga geçtiği anlaşılmaktadır. Zaten seyahatname boyunca Avrupa’ya ve de Amerika Birleşik Devletleri’ne mütemadiyen giydirmektedir. Mesela, hayatlarına kolaylık gelsin diye traktör kullanmaya başlayan Amerikalı çiftçilerin deli gibi çalıştığını, çalışırken başlarını kaşıyacak vakti zor bulduklarını, bulduklarında da başlarını kaşımak yerine kocaman bir parça eti ağızlarına tıkıp doğru dürüst çiğnemeden alelacele yuttuklarını, böylece karınlarını doyurup hemen işlerinin başına döndüklerini, akşam olduğunda da başlarını kaşımakla vakit kaybetmeden ertesi gün ihtiyaç duyacakları enerjiyi eksiksiz toparlamak için hemen yatıp uyuduklarını, halbuki traktörü bilmeyen ve tarlasını hâlâ öküz sabanıyla süren Türk çiftçisinin, işini eksiksiz görürken, günde beş vakit Mekke istikametine yönelip huşu içinde namaz kılmayı da becerdiğini ve üstelik çay sefalarına da vakit ayırabildiğini anlatır. Traktörlü Amerikan çiftçisinin daima son derecede stresli, traktörüz Türk çiftçisinin ise gayet huzurlu olduğunu belirtir. Buradan hareketle Batılıların teknoloji saplantısının insaniyette bir sapmayı ifade ettiği sonucuna varır. Böyle daha bir sürü enteresan tespiti vardır Knut Hamsun’un. Seyahatnamenin Tuncay’ı nedense en çok etkileyen satırları ise Hamsun’un Sultanahmet Camii’nde gördüğü bir manzara üzerine yazdıklarıdır. Caminin bir köşesinde halka halinde oturan 5-10 yaşlarındaki çocuklar öne ve arkaya doğru ritmik bir şekilde sallanarak, ezberledikleri ayetleri okumaktadırlar. Knut Hamsun çocuklardan biriyle göz göze geldiğini zanneder ama ama bunun aslında böyle olmadığını fark etmekte gecikmez. Dışarıdan bakınca Hamsun’a bakıyor gibi görünse de çocuğun aslında Hamsun’a bakmadığı, onu görmediği, o esnada zaten hiçbir şey görmediği, akılının fikrinin o okuduğu ayetlerde olduğu, onları layıkıyla ezberleyip gereklerini sorgusuz sualsiz yapmaktan başka bir şey düşünmediği, bütün dikkatini buna verdiği, Hamsun’a ve başka şeylere ayıracak dikkatinin kalmadığı, etrafındaki dünyayı zerre kadar algılamadığı besbellidir. Hamsun, Norveç ve diğer Avrupa ülkelerinde liberallerden alkış almak için bin dereden su getirerek “O da olur, bu da olur, kitap şöyle yorsa da niye olmasın, günümüz şartlarının ışığında baktığımızda kitap da aslında öyle demiyor mu” deyip duran modernist müsveddesi cıvık papazları hatırlat. Zihninde, onlara karşı bu pazarlıksız mümin çocukların yanında konumlandırır kendini.
Atatürk Erol diyor ki: “Bin sene öncesinin ezberiyle roket yapamıyorsun işte. Her şey birbirine bağlı. Kılık kıyafetle ilerleme veya ilerlememe arasında da bir bağ var. Atatürk onun için kılık kıyafet devrimini yaptı. Aynaya baktığında uzun sakallı, sarıklı, cübbeli bir adam veya çarşaflı bir kadın gördüğün sürece kendini yedinci yüzyılda hissedersin ve mesela astronot olmayı aklının ucundan bile geçiremezsin. Humeyni’yi getir gözünün önüne. Onu bir astronot olarak düşünebilir misin? Asla! Ama Atatürk’e yakıştırırsın astronotluğu. ‘Tabi’ dersin, ‘Niye olmasın’. Çünkü Neil Armstrong’a benziyor. Onunla aynı dünyanın insanı. İşin püf noktası Aydınlanma Devrimi’dir. Atatürkçülük, Aydınlanma Devrimi’nin Türkçesidir. Atatürk Türkiyesi bilimsel düşünüyor ve dünyanın döndüğünü asla unutmuyor, Humeyni İranı ise hiç düşünmeden 1000 sene öncesinin ezberini tekrarlayıp duruyor ve dünyanın nerden nereye geldiğini umursamıyor.”
Bir de ne demişti Atatürk Erol? “Hülya Avşar, Atatürkçülüğün nihai zaferidir.” Demek ki Aydınlanma Devrimi’nin Türkçesiyle en çok Hülya Avşar’ın kahkahasındaki desibel yüksekliğine ulaşılabiliyordu, uzaya muzaya değil. Ayrıca, Pakistan’da fesli ve fistanlı bir adam atom bombası yapmıştı ama bunu Tuncay da Atatürk Erol da bilmiyordu.
Knut Hamsun sayesinde Humeyni’ye yeni bir gözle baktı ve onu sevimli buldu Tuncay. Atatürk Erol’a bir konuda hak vermesi gerekiyordu: “Öyleyse def ol git Atatürk Türkiyesi’nden! İran İslam Cumhuriyeti’nde git lan!”
İran yollarına düşmek üzere arabasına doğru giderken, köyün delisini çeşmenin yanında bir köpekle konuşurken gördü.
-Köpek ne diyor, deli oğlan?
-Kontak anahtarını istiyor. Versene.
-Hadi len.
-Ver ver.
“Git başımdan” diyerek arabaya bindi, motoru çalıştırdı, camı açtı, emniyet kemerini taktı, vitesi de taktı, gaza bastı, köyün delisiyle köpeğin yanından geçerken veda anlamında hafifçe kornaya bastı ve tam gidiyordu ki köyün delisinin “Ama ben sana kitap verdim, pis!” diye seslendiğini duyunca frene bastı. Kitap deyince... Öğretmeni görüp, açtığı ufuk için teşekkür etmek iyi olurdu.
-Öğretmen nerede? Okulda mı?
-Gitti öğretmen.
-Nereye gitti?
-Bilmem ki. Kızdı kızdı gitti. Çok oldu.
-Kızdı kızdı gitti mi? Tam benim adamımmış.
Birden, öğretmene olağanüstü bir yakınlık duydu Tuncay. Köyün delisi ondan bahsettiği anda zaten yakınlık duymuştu, ama şimdi sanki kalbinden bir parça gibiydi ve onu göremediği, onunla dertleşemediği için acı duydu.
Bilmiyordu ki öğretmen onu dünyanın öbür ucunda bir yerde bekliyor ve kaderin ağları hızla örülüyordu.
Ziya Güler'in Romanı
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 5. Bölüm
Reviewed by Habersizim
on
16:45:00
Rating:

Hiç yorum yok: