Hülya Avşar’dan kaçan adam - 4. Bölüm

Komünist Köln Radyosu iflahları kesiyordu. Piller perişandı.
Aklında kaldığı kadarıyla şöyleydi:
Bu konuşan ben değilim efendi, Anadolu bu
Her zerresi şehit kanıyla yoğrulmuş anavatan konuşuyor
Diyor ki: Ben bu vatan, ben bu yurdum hemşerim
Özlerimden kan akmaya başladı

Hasret kaldım sevgi dolu çağlara
Gül yetişen, bülbül öten bağlara
Kar yerine kin yağınca dağlara
Buzlarımdan kan akmaya başladı

Bilirsiniz eski ocak nasıldı
Bak, üstüne kara kazan asıldı
Odun kemik, duman feryat kesildi
Közlerimden kan akmaya başladı

Tuncay duygulandı. Neredeyse ağlayacaktı. Hemen zihnindeki öbür Ozan Arif şiirini çağırdı imdada. O da acı bir duruma işaret ediyordu ama ikinci kıtası Tuncay’ı güldürüyordu:

Alo gardaş Türkiye mi orası
Burası Almanya haller perişan
Dışdan bahsan yerindedir boyası
Gohudan eser yoh guller perişan

Köln Radyosu iflahları kesiyor
TRT’den daha ağır basıyor
Sabah zehir, ahşam zehir gusuyor
İçine dahılan piller perişan

Kuzey Ren Batı Falya eyaleti sakinlerinden olan Milliyetçi Hareket Partili arkadaşı, Köln Radyosu’nun 1970’li yıllarda komünistliğiyle meşhur bir radyo olduğunu anlatmıştı. Ozan Arif’in, Köln Radyosu müessesesi ile cihaz olarak radyoyu aynı kefeye koyması ve Köln Radyosu’nun içine takılan pillerin komünist propagandadan perişan oluşunu ifade etmesi ne tatlı bir şeydi. Tuncay tatlı tatlı gülerek Kaba Salim Emmiye cevap verdi:
-Hülya Avşar’dan kaçıyorum Salim Emmi. Artık buradayım.
Herkes gülmekten kırıldı. Gencecik bir hanım kızın kucağındaki bebek hariç. O ağlamaya başladı. Annesi olduğu anlaşılan gencecik hanım kız, bebeği “Şşş şşş” diyerek ve telaşla sallayarak susturmaya çalıştı. Yüzünden mahcubiyet okunuyordu ama buna hiç gerek yoktu ki. Tuncay, burnu havalarda bir İstanbul züppesi olmadığını, ayrıca -önemli misafir olmak şöyle dursun- misafir bile olmadığını, onlardan biri olduğunu lisan-ı münasiple ifade etmenin bir yolunu ararken, ağzından “Pıtırcığın ismi ne?” sorusu çıktı.
Cevap, yeri-göğü kükretti:
-Hülya.
Tuncay, dişlerini sıkarak, ama bunu mümkün mertebe belli etmeden, “Hülya Avşar’dan dolayı mı?” diye sordu.
Gencecik hanım kız “Hı hı” dedi.
Tuncay şöyle bir durdu. İçinden yavaş yavaş 8’e kadar saydı. Ardından derin bir nefes alıp verdi ve başladı anlatmaya:
“Ciddiyim. Hülya Avşar’dan kaçıyorum. Hülya Avşar’ı merkezine koyan saçma sapan bir dünyadan kaçıyorum. Ülkemi, halkımızı, en başta kendimi protesto ediyorum. Hülya Avşar kim? Türkiye’nin en iyi şarkıcısı mı? Türkiye’nin en iyi kadın oyuncusu mu? Türkiye’nin en iyi televizyon programcısı mı? Diyelim ki öyle; eee? Bütün televizyonlar, bütün gazeteler niye her gün ondan bahseder? Niye her hafta bir haftalık derginin, her ay bir aylık derginin kapağı olur? Ne oluyoruz yani? Bugün şunu giydi, yarın bunu giymedi, dekoltesiyle gecenin gözdesi oldu, makyajıyla milleti büyüledi, kahkahasıyla stüdyoyu inletti, karnı şişince daha bir güzelleşti, Show TV’nin bütçesinin yarısını kaptı, kendi klibini kendi yönetti, kocasını şöyle savundu, falancayı böyle yerin dibine batırdı, şu kadar reyting aldı, bu kadar frikik verdi falan filan... Herkes her yerde bunları konuşuyor; neden? Yetiştirme yurdunda kalan kimsesiz bir kıza ‘Ne olmak istersin’ diye soruyorlar, Hülya Avşar’ın karnındaki bebek olmak istediğini söylüyor. Dünyanın sonu değilse nedir bu? Koca bir ülke, son tahlilde magazinel bir şahsiyet olan ve başka da bir şey olmayan bir kadının önünde diz çökmüş bulunuyor ve ben bu felaketi bu ülkenin üzerine çeken vatan hainlerinden biriyim. Hülya Avşar Show’da geçen hafta şöyle bir sansasyon yaşandı, bu hafta da sürpriz bir sansasyon geliyor diye diye milleti Hülya Avşar’ın kucağına itenlerin önde gideniyim. Türkiye, her şovdan sonra bir hafta boyunca o şovdaki rezillikleri hayran hayran konuşuyor, hafta geçiyor, yeni şov başlıyor ve Hülya Avşar basıyor kahkahayı. Bize geliyor. Bizi parmağında oynatışına gülüyor. Sonra gene bir sürü rezillik... Sonra gene bir hafta boyunca o rezilliklerin ayıla bayıla kritiği... Sonra gene o korkunç kahkaha... Ben artık dayanamıyorum. Bu ülkenin en büyük meselesinin Hülya Avşar olduğu gerçeğine katlanamıyorum artık. Onun değirmenine su taşıyan Tuncay’a da katlanamıyorum. Kendime savaş açtım. Kendimi imha etmek istiyorum. Geriye dönüp baktığında Hülya Avşar’dan başka bir şey göremeyen bir adamım ben. Hülya Avşar etten kemikten bir insan değil, sadece bir imaj. Demek ki benim Hülya Avşar’dan ibaret kalan hikâyemde de imajdan başka bir şey yok. Sahici bir şey yok. Ömrümde sahici bir şey yapmadım. Kozmosta iğne ucu kadar bir boşluk bile doldurmadım. Bir tek yaprak bile kımıldatmadım. Şimdi kendimi Hülya Avşar ordusunun kurmaylarından magazin yazarı Tuncay olarak imha ederek sahici bir şey yapıyorum ama. Sisteme bir darbe vuruyorum. Hülya Avşar galaksisini sarsıyorum. Öyle sahici bir şey yapıyorum ki sahicilik mevzi kazanıyor. Köyüme döndüm. Siz, saf ve temiz Anadolu çocuklarına döndüm. Hülya Avşar’dan daha önemli işleri olan, televizyon denilen aptal kutusundaki Hülya Avşar Show’da, Televole’de, magazin denen o sahte dünyada yitip gitmeyen, toprağı ekip biçerek dünyanın en sahici işini yapan ve akşamları dünyanın en sahici yorgunluğuyla dünyanın en sahici şeylerinden biri olan yorgunluk çayını içip erkenden yatan, erkenden yatmasa da işte böyle köy evinde toplanıp güzel güzel sohbet eden, birbirine masallar ve destanlar anlatan sahici insanların sahici hayatına döndüm. Benim bu anlattıklarımı da bir masal, bir destan kabul edin. Bir hayaletle savaşan köylünüzün hikâyesi.”
Tuncay’ın sağ gözünden bir damla yaş sızdı. Bütün bakışlar ona çevrilmişti. Bakışlarda dehşet dolu bir hayret mi vardı ne? Demin ağlayan bebek de cin görmüş gibi fal taşı misali açılmış gözlerle Tuncay’a bakıyordu. Mutlak sessizlikten kırılıyordu ortalık. Ve herkes, bu sessizliği ilk bozanı idam mangasının önüne götüreceklermişçesine dikkat ediyordu sanki ses çıkarmamaya. En ufak bir kıpırtı bile yoktu. Kocaman tepsilerle çayları getiren 13-15 yaşlarındaki kız çocukları (Aysel, Fatma ve... Hülya!) da ellerinde çay dolu tepsilerle donup kalmıştı. Cin görmüş gibi fal taşı misali açılmış gözlerle Tuncay’a bakan bebek, düzenli aralıklarla hıçkırmaya başladı, kocaman gözlerini Tuncay’dan ayırmadan.
Tuncay, “Acaba kozmos kelimesi mi ağır geldi?” diye geçirdi içinden. “Yoksa entelektüel seviyemin altında kalıp mahcup olmaktan korktukları için susmayı mı tercih ediyorlar?”
Kaba Salim Emmiye yaşını sorarak köylülerin atmosferine yumuşak bir geçiş yapmaya karar verdi. O esnada köydeki akranlarından Hüseyin, sessizliği bozan ilk lafı etti: “Ben bir davara bakıp geleyim.” Hüseyin kalkınca karısı ve üç çocuğu da kalktı, herkese hayırlı akşamlar dileyip gittiler.
-Şimdi kaç yaşındasın Salim Emmi?
Kaba Salim Emmi “Vallahi...” dedi, biraz durdu, “...hemen hemen...” dedi, biraz durdu, biraz daha durdu, düşündü düşündü ve nihayet şöyle noktaladı cümleyi: “...epey oldu.”
“İşte bu, aradığım tam olarak bu.” diye düşündü Tuncay, içinde kahkahalara boğulurken ama ayıp olmasın diye bu içsel kahkahaları yüz ifadesine basit bir tebessümle yansıtırken; “Alâkasız bir dünya!”
Şekip Ağa da yarım kalan çatı tamirinden bahisle müsaade isteyip karısı, kızı ve torunlarıyla beraber kapıya yöneldi. Kaba Salim amca da “Bir su dökeyim” diyerek onlara katıldı. Beraber çıkıp gittiler.
-Eee, anlat bakalım Tuncay yeğenim, başka ne var ne yok İstanbullarda?
Tuncay, Muhtar Hayreddin Emminin sorusunu “Ne olsun işte” diye cevaplandırmaya hazırlanıyordu ki, Muhtar Hayreddin Emmi buna fırsat vermeden “Ne olsun işte, hep aynı şeyler, değil mi? Vallahi bizde de öyle. Davarla toprakla uğraşıp duruyoruz. Yalan dünyanın yalan işleri. Amaaan. Geldik gidiyoruz işte. Gidiyoruz dedim de, mal müdürlüğünden bir yazı geldiydi, onu şey edecektim. Müsaade var mı yeğenim?”
Yeğen Tuncay müsaade verdi, Muhtar Hayreddin Emmi kalktı, onunla beraber “Gideyim bir sobayı karıştırayım”, “Sıvalar dökülüyordu”, “Bayrama da çok var ama bizim ev biraz büyüktür üstünüze afiyet, temizliğe başlamak lazım” filan diyerek diğer hazirun da kalktı. Hep beraber çıkıp gittiler. Geride Tuncay’la beraber sadece köyün delisi kaldı.
“Kavat Tuncay” dedi köyün delisi, “Avradın gene cıbıl cıbıl dans ediyor mu lan?”
Tuncay dondu kaldı. Ozan Arif, buzları yararak gelip elini Tuncay’ın sağ omzuna koydu ve yüzünde müstehzi bir ifadeyle “Bu konuşan o değil efendi, Anadolu bu” dedi.
Mahcubiyetten yerin dibine batan Tuncay’ın içinden yine de köyün delisinin ağzını burnunu kırmak geldi, ama deliyle deli olunmazdı. “Kes lan!” diye kestirip attı.
“Niye lan?” diye sordu köyün delisi, “Keseyim de git, değil mi? Hülya’ya mı gidecen sen de?”
- Ne Hülya’sı? Kim gitmiş Hülya’ya?
- Davara bakacam diyen gitti. Su dökecem diyen gitti. Hadi sen de yetiş onlara. Hülya Avşar Show’u kaçırma. Gül, oyna. Amerika’nın derdi seni mi gerdi? Boşver, he?
-Neymiş Amerika’nın derdi?
-Yıkıldı ya bugün.
-Git başımdan, deli!
-O da insandır, yazıktır ama.
-Kim, Hülya Avşar mı?
-Amerika dedim ya! Uçakla yıktılar vallahi. İki uçak. Televizyonda gördüm.
2001 senesi Eylül ayının 11’iydi.
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 4. Bölüm Hülya Avşar’dan kaçan adam - 4. Bölüm Reviewed by Habersizim on 10:52:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: