Seyrine çıkmak gerekir zamanın. Afrika’nın ucunda, Fergana’nın bozkırında, Drina’nın kenarında… Zaman küskün olamaz, küskün olan zamanın içine sığdıramadığımız o karanlık, o fecir ve yıldızlara zeval türküleri okuyan o gökyüzüdür. İnsan, burcundan indirilmişse, onu Arş’ın gönderine çekecek bir Kudüs lazımdır. Kudüs… evet Kudüs: İnsanın Allah’a yolculuğununadı. Peygamber kınından çıkmış yağız çocukları vardır doğunun ve batının. Küskün toprakları inşa eden çocuklar.
Kudüs’ün ruhundan dünyanın rahmine düşmüş Mekke boylu Medine soylu pişmiş balçığı insanlığın. Buhara’da nakşi, Tus’da huccetü’l islam, Belh’te sultanu’lülema, Bosna’da hamuruna bilgelik çalınmış akıncı beyi.
Ne zaman daralsam ve bir mü’min yüzüyle ferahlamak istesem, Aliya’nın resimlerine koşar gözlerim. Onun riyasız ve duru yüzünde asırlar dinleniyordur sanki. Öyle aydınlık ve öyle duru. “Ey teslimiyet, senin adın İslamdır” diyen o vakur sessizlik. Sarı Saltuk renginde yıkanmış bir toprak kokusu çarpar burnuma. O baygınlık… hani o en diri olduğumuz vahiy sekeratı. Peygamberlerden mülhem Cebrail halveti. Bir mü’min simasında beliren ve asırlar fetheden kutlu temaşa. Aliya’nın yüzü gibi riyasızdır sözlerim. Ne derin bir iç çekiştir Aliya’da o göz kuturlarına birikmiş hüzün. Söylediklerim o gözlerin yalancısıdır mı diyeceğim, arkasında öylesine sahih öylesine mürekkep bir kişilik dururken.
Müslümandır Aliya. (Sana) Aliya demek çok hoşuma gidiyor: Baba der gibi. Müslümandır. Takvası, zühdü, ilmi ve hilmi olan bir Müslüman. Şöyle anlar İslam’ı: “İslam, durmadan iç ve dış muvazenenin tahakkukunu arar veya araması icap eder. Bundan daha tabii ve fakat imkanları daha az araştırılmış ve tecrübe edilmiş hiçbir talep yoktur. Bu hedef bugün de İslam’ın önünde duruyor. Onun tarihi görevi işte budur”. ‘İç ve dış muvazenenin tahakkuku’…
heyhat… Halep oradaysa arşın burada. İçimiz dışımıza boy veriyor mu ya da dışımızın içimize sığmayan tarafları kimin elinde. Kendisinden keramet isteyen müritlerinin isteğini kırmayarak ayağa kalkıp üç adım yürüdükten sonra, “Bunca günah yükü altında kişinin yürüyebilmesinden daha büyük bir keramet olmaz” diyen Muhammed Bahaeddin Nakşıbend’in, yüzyılların alnına çaktığı bu serlevhayı sufiliğimize, İslam bilim paradigmasının nihai noktasının Kur’an’ın ahlakıyla ahlaklanmak olduğunu beyan eden medresenin ilmimize dair söylediklerinin şuuruna giydirdiğimiz meşum atalet ve idraksizlik.
Yani biz bu muyuz? Biz, şimdiki zamanda bu muyuz? Somali’de, Bosna’da, içimizde ölen, şecaatle Lailaheillallah diyemeyen.
Saygı duyulması gereken bir düşünür vardır karşımızda. Nedendir, resimlerine baktığımda insiyaki bir biçimde bir besmelenin kalbimden dudaklarıma doğru akması. Besmele… halifeliğimizin mührü ve en büyük aşk cümlemizdir çünkü. İnsanla başlar Aliya meşhur (Doğu ve Batı Arasında İslam) kitabına. Hakikatine dikkat çeker insanın: Hayvani tabiatına ve insan şahsiyetine. İnsanın, ürettikleriyle değil şahsiyetiyle (fıtrat) insan olma vasfını devam ettirebileceğini ve en mükemmel insani üretimin bile asla insani bir özellik kazanamayacağını vurgular. Sovyet şairi A. Voznesenski’nin şu sözleriyle destekler görüşlerini: “Nazari olarak müstakbel bilgisayarlar insanın yaptığı her şeyi yapabilecektir. Sadece iki istisnası vardır: Dindar olamayacak ve şiir yapamayacaklar”.
“Hayat fenomen değil, mucizedir” dedikten sonra sözü sanat, felsefe ve dine getirerek devam eder. “ Sanat, felsefe ve dinin asıl manası, insanın dikkatini muammalara, sırlara ve sorulara çekmelerinde yatmaktadır. Bu ise şuurumuzun uyanması demektir. O da çok defa bilmek ve tanımak doğrultusunda değil, fakat farkında olmadığımız bilgisizliğimizin müdrik olduğumuz bilgisizliğe dönüştürülmesi şeklinde bir uyanıştır. Cahil ile bilge arasındaki o sonsuz fark işte buradadır. Her ikisinin de bazen önemli bir mesele hakkında az malumatı olabilir. Ne var ki cahil bilgisizliğini bilgi telakki eder ve her şey ona aşikarmış gibi davranır. Velhasıl, o, problemi, mevzumuz itibarıyla mucizeyi görmez…”
Aliya, ilmin hayatı anlamak için yeterli olmadığını, hayret ve hayranlığın merkezi bir önem teşkil ettiğini kaydeder. Tam da burada yaptığı bir tespit can alıcı bir noktaya işaret etmektedir: “Materyalizm insan ile hayvanda birbirine benzeyen hususları, din ise aralarındaki farkları belirlemektedir”.
Onun, Batı düşüncesi ve bilimiyle bir hesabı vardır. Modern bilime getirdiği eleştiri şu cümlelerinde iyiden iyiye belirginleşmektedir: “Engizisyoncular insan ın ruhunu kurtarmak üzere bedenini yaktıklarını iddia ediyorlardı. Modern enkizitörler ise tam tersine beden için ruhu yakıyorlar”.
Bir dakika Aliya, araya girip ben de bir şeyler söylemek istiyorum… ama ne mümkün… “İnsan hiçbir şeye hizmet edemez (alet olamaz). Tersine her şey insana, insan ise ancak ve ancak Allah’a hizmet etmelidir” deyince sen, bana yutkunmak düşüyor. Her şeyi özetledin. Bilgelik dediğimiz bu mu Aliya. Anladım evet, bu iş olmak istiyorum deyince ol(un)muyor.
Sesim sesine yetişemese de, yine de birlikte söyleyebileceğimiz şarkılarımız olmalı diye düşünüyorum. Sen Boşnakça söylesen de ben anlarım ukalalığı… Anlamadığım şu galiba, sen Boşnakça söylemiyorsun ki. Pekala ben neyi anlamıyorum. Hakikatin dilini öyle mi: İnsanca ve islamcayı. Nostaljik bir şahsiyete dönüştürdüğümüz Hz. Muhammed’i ve bir argüman yığınına çevirdiğimiz Kur’an-ı Kerim’i.
Doğru, ben anlasaydım, Buhara’da ezanlar susmaz, Diyarbakır’da Kurşunlu Camii kurşunlanmazdı. Öyle ya, Sirderya ve Amuderya yatak değiştirip kalbimizden gafletimize akmazdı. Denizime dökülemiyorum Aliya. En olmadık yerde kuruyorum. Basra’nın körfezine, hem de birkaç adım kala; Musul’da, Kerkük’te, Süleymaniye’de en olmadık yerde kuruyorum.
Yine de adıma Fırat ve Dicle diyorlar.
Azmedersem akar mıyım? “Allah’a hizmet edersem”, öyle mi?
Birisi dram ötekisi ütopyadır diyor Aliya, kültür ve medeniyet için. Kültürün taşıyıcısının insan, medeniyetin taşıyıcısının toplum olduğunu belirterek, kültürün gayesinin terbiye sayesinde kendi kendine hakim olmak; medeniyetin gayesinin ise, ilim sayesinde tabiata hakim olmak olduğunu söylüyor. İnsan, felsefe, sanat, şiir, ahlak ve inancın kültüre; devlet, ilim, şehirler, ve tekniğin medeniyete ait olduklar ını ifade ediyor. Sormak istiyorum Aliya’ya:
Kültür ve medeniyet alıp başlarını ayrı yönlere mi giderler? Anlıyorum, sen kültürden yana bir tercih koyuyorsun lakin, medeniyet dediğimiz olguyu insan ın bir tercihi mi yoksa kültür tabanında boy atan zorunlu tekamülü olarak mı anlamalıyız? Hani burada meseleye biraz İbn Haldun karıştırsak nasıl olur acaba. Boş ver karıştırmayalım şimdi. Ama sen, kültür olmazsa olmazdır; medeniyetler yok olabilir ama, kültür asıl ve kalıcı olandır; medeniyetin ortadan kalkması kültürü yok etmez ancak kültür ortadan kalkarsa medeniyetten asla bahsedemeyiz diyorsan
zımnen, ben de alenen bu meseleyi sanki anlar gibi olduğumu söylüyorum o vakit. Aliya, sanatı bir ‘vatan hasreti’ veya ‘hatırlama’ olarak niteliyor. Sanatın, özellikle de şiirin insan hakkında, ilmin ise tabiat hakkında bilgi olduğu görüşünde. Sanatkar ile eseri arasındaki münasebeti dile getirirken de şu satırlarıyla karşımıza çıkmaktadır:
“Şiir, nağme ve resimde biz kelimenin metafizik manasında nitelik denen sırla karşı karşıya bulunmaktayız. Mesela bir resmin orijinali ile kopyası arasındaki fark nicelikle nasıl izah edilebilir? Orijinal, güzellik vasfına sahiptir; buna karşın her kopya çirkindir. Fark, apaçık kopyada kelimenin nicelik manasında bir şeyin ilave edilmiş veya eksiltilmiş olmasında değildir. Fark, eser ile sanatkar arasındaki şahsi temasın bir hususiyetindedir. Nitelik ancak ve ancak şahsiyetle olan temas içinde bulunabilir”.
Ayrıca ilim ile sanat arasındaki ilişkiden söz ederken de ilginç bir yorumda bulunur ve şöyle der: “İlimle sanat arasındaki münasebet, mekanik uzayın peygamberi Newton ile ‘insan hakkında her şeyi bilen şair’ Shakespeare arasındaki münasebet gibidir. Newton’la Shakespeare veya Einstein’le Dostoyevski birbirine ters istikametlerde olan iki görüş veya birbirini tamamlayan, birbirinden ayrı ve müstakil iki bilgidir”.
İlmin doğruyu, sanatın ise hakikati ifade ettiğini belirten Aliya, bir anlamda bu ikisinin hayat dediğimiz olguyu ortaya koyduğunu hissettirir ve sanatın din ile ilişkisinde ise, ‘sanat dinin çocuğudur’ görüşüne intisap eder.
Burada bağlamı itibarıyla, bir paragraf açarak Aliya ile ilgili birkaç kelam etmek durumundayız: Öncelikle, batı düşüncesini vukufiyetle kavramış bir mütefekkirle birlikte olduğumuzu bilmemiz gerekmektedir.
Aliya, geçmişe ve yaşadığı dünyaya yani bugüne ilişkin tespitlerde bulunurken elbette ki referansı İslamdır. Ancak o batıyı dezenformatik bir bilgi ve düşünce yığını olarak da görmez. Çok dikkatli bir okuyucudur ve analizlerinde kesinlikle haksızlık yapmak istememektedir.
İslamı, yaşayan ve yaşatan bir din olarak nitelerken de onun dünya ve ahirete ilişkin hükümlerinin insanı ve dolayısıyla hayatı var eden tarafına duyduğu hayranlığı gizlememektedir. Hatta bunu haykırmakta, samimi bir davetçi olduğunu da açıklıkla duyurmaktadır. Söz gelimi ahlaktan bahsederken, her ne kadar kaynağını dinden almayan bir ahlaklılığın mümkün olabileceğini söylese de fikir ve prensip olarak dine dayanmayan bir ahlakın olamayacağından kuşkusu yoktur. Kaynağından uzaklaşan bir ahlakın güçsüzleşeceğine ve işlevini yitireceğine vurgu yapar. Tabii ki burada kaynakla kastettiği dindir ve o din de İslam’dır Aliya’da.
Bir diğer nokta da şudur: Kitabın muhtevası bize, Aliya’nın batılı kaynaklara nüfuzundaki dalgıçlığının, İslami kaynaklar hususunda aynı kıratta olup olmadığına dair açık bir fikir vermemektedir. Elbette ki, o ana kaynaklara hakim görünmektedir. Ancak bütün bir müktesebatın, batı müktesebatıyla eş derecede bir tahsil ve tahlil mertebesinde irdelenmediğini de görebilmekteyiz. Bir haksızlığa meydan vermemek için yine Kitabı referans alınarak söylenmelidir ki, Aliya’nın içine doğduğu ve yetiştiği kültür batı, hatta daha da dar anlamıyla sosyalist kültürdür.
Dolayısıyla batıyı daha çok tanımasından daha doğal ne olabilir ki. Ayrıca ağırlıklı bir biçimde batı formasyonlu bir dünyaya yönelttiği eleştirilerinin batı kaynaklı örneklere daha fazla yer vermesi de kaçınılmazdı.
Bu noktadan bakıldığında Aliya’nın, kavrayışının öne çıkarılması daha doğrudur. O hakikaten tam bir mütefekkir olarak kavramıştır yaşadığı dünyayı ve dönemini. Özellikle de dini ve ülkesi için mücadeleyle geçen bir ömrün içinde bu kudrette bir zihne sahip olabilmek muadilleri arasında az rastlanır bir durumdur. İslam tarihinde belki de bütün bir dünya tarihinde Aliya vasfında kaç devlet adamı gösterebiliriz ki.
Aliya dinler konusunda da uzun uzun kafa yorar ve İslam’ın, Yahudiliğin insanı haricileştiren, Hristiyanlığın da içine gömen tarafını müthiş bir dengeye kavuşturduğunu ısrarla vurgular. Gerek Yahudiliğin gerekse Hristiyanlığın otantik hukuklarını oluşturamadıklarını, ancak İslam’ın bu konuda çok güçlü hükümler va’z etmek suretiyle sağlam bir hukuk zeminine sahip olduğunu söyler.
Aliya, bir zamanı inşa etmiştir: Söyledikleriyle ve yaptıklarıyla. Balkanların bu yenilmez kalemi ve azminin dünyamıza miras bıraktığı ne çok şey vardır. Onda, Muhammed İkbal’in uyaran, Ömer Muhtar’ın yenilmek bilmeyen cehdini ve kararlılığını buluruz.
Evet (Sana) Aliya demek çok hoşuma gidiyor: Baba der gibi.
Ardında bıraktığın İslam dünyası bir evrak-ı metruke gibi buruşturulup çöpe atılmak isteniyor. Sürekli işaret ediyorsun ya Aliya, ‘insan Allah’a hizmet etmelidir’ diye, işte bu, senin o nazlı Bosna’nda akan ve dünyadaki tüm nehirleri duru dupduru akıtan biricik hakikat menbaıdır.
Seninle birlikte ilmin ve hikmetin de bir siyasete istinat etmesi gerektiğini daha iyi öğrendik. İrfanımız el vermese de ezanlar susmadıkça bunu daha derinden kavrayacağımıza ilişkin bir umudu hep muhafaza ediyoruz. Siyasetin bir hizipleşme olmadığını, tam aksine tevhid tevlit eden, birbirinden bağımsız gibi duran çokluğu bütüne yani tekliğe irca eden bir mahiyet arz ettiğini görür gibiyiz seninle.
Sen bize çok şey söyledin gittin, hala da söylemektesin.
Çağımızın, kadına sözümona hürriyetini verirken ondan şahsiyetini ve analığını aldığını; Seyyid Kutup’tan iktibasen, bütün tiranların en nefret ettikleri şeyin Lailaheillallah olduğunu; bir lokma bir hırka dervişliğinin Hz. Muhammed’den Hz. İsa’ya doğru bir gerileme olduğunu; namazın, İslam’ın dünyayı nasıl düzenlemek istediğine dair bir alamet taşıdığını açık açık anlattın bize.
En sıkıntılı zamanlarında sessiz kaldığımız ve seni yalnız bıraktığımız için haklı olarak serzenişte bulundun, buruldun, hüzünlendin ama küsmedin. Bilgeliğin o erişilmez tebessümüyle baktın gözlerimizin içine hep.
Bilgimizin kaynağının bilmediklerimiz olduğunu, bildikçe gayba daha çok iman edeceğimizi, misak-ı milli sınırlarının Lailaheillallah’la çevreli olduğunu bir kez daha hatırlattın bize.
Resmine baktığımda, kalbime Nil’i, Amuderya’yı, Fırat’ı ve Tuna’yı akıtan adam, sana ve Evlad-ı Fatihana selam olsun.
(Hece Dergisi, Bilgemiz Aliya İzzetbegoviç özel sayısından…)
Kudüs’ün ruhundan dünyanın rahmine düşmüş Mekke boylu Medine soylu pişmiş balçığı insanlığın. Buhara’da nakşi, Tus’da huccetü’l islam, Belh’te sultanu’lülema, Bosna’da hamuruna bilgelik çalınmış akıncı beyi.
Ne zaman daralsam ve bir mü’min yüzüyle ferahlamak istesem, Aliya’nın resimlerine koşar gözlerim. Onun riyasız ve duru yüzünde asırlar dinleniyordur sanki. Öyle aydınlık ve öyle duru. “Ey teslimiyet, senin adın İslamdır” diyen o vakur sessizlik. Sarı Saltuk renginde yıkanmış bir toprak kokusu çarpar burnuma. O baygınlık… hani o en diri olduğumuz vahiy sekeratı. Peygamberlerden mülhem Cebrail halveti. Bir mü’min simasında beliren ve asırlar fetheden kutlu temaşa. Aliya’nın yüzü gibi riyasızdır sözlerim. Ne derin bir iç çekiştir Aliya’da o göz kuturlarına birikmiş hüzün. Söylediklerim o gözlerin yalancısıdır mı diyeceğim, arkasında öylesine sahih öylesine mürekkep bir kişilik dururken.
Müslümandır Aliya. (Sana) Aliya demek çok hoşuma gidiyor: Baba der gibi. Müslümandır. Takvası, zühdü, ilmi ve hilmi olan bir Müslüman. Şöyle anlar İslam’ı: “İslam, durmadan iç ve dış muvazenenin tahakkukunu arar veya araması icap eder. Bundan daha tabii ve fakat imkanları daha az araştırılmış ve tecrübe edilmiş hiçbir talep yoktur. Bu hedef bugün de İslam’ın önünde duruyor. Onun tarihi görevi işte budur”. ‘İç ve dış muvazenenin tahakkuku’…
heyhat… Halep oradaysa arşın burada. İçimiz dışımıza boy veriyor mu ya da dışımızın içimize sığmayan tarafları kimin elinde. Kendisinden keramet isteyen müritlerinin isteğini kırmayarak ayağa kalkıp üç adım yürüdükten sonra, “Bunca günah yükü altında kişinin yürüyebilmesinden daha büyük bir keramet olmaz” diyen Muhammed Bahaeddin Nakşıbend’in, yüzyılların alnına çaktığı bu serlevhayı sufiliğimize, İslam bilim paradigmasının nihai noktasının Kur’an’ın ahlakıyla ahlaklanmak olduğunu beyan eden medresenin ilmimize dair söylediklerinin şuuruna giydirdiğimiz meşum atalet ve idraksizlik.
Yani biz bu muyuz? Biz, şimdiki zamanda bu muyuz? Somali’de, Bosna’da, içimizde ölen, şecaatle Lailaheillallah diyemeyen.
Saygı duyulması gereken bir düşünür vardır karşımızda. Nedendir, resimlerine baktığımda insiyaki bir biçimde bir besmelenin kalbimden dudaklarıma doğru akması. Besmele… halifeliğimizin mührü ve en büyük aşk cümlemizdir çünkü. İnsanla başlar Aliya meşhur (Doğu ve Batı Arasında İslam) kitabına. Hakikatine dikkat çeker insanın: Hayvani tabiatına ve insan şahsiyetine. İnsanın, ürettikleriyle değil şahsiyetiyle (fıtrat) insan olma vasfını devam ettirebileceğini ve en mükemmel insani üretimin bile asla insani bir özellik kazanamayacağını vurgular. Sovyet şairi A. Voznesenski’nin şu sözleriyle destekler görüşlerini: “Nazari olarak müstakbel bilgisayarlar insanın yaptığı her şeyi yapabilecektir. Sadece iki istisnası vardır: Dindar olamayacak ve şiir yapamayacaklar”.
“Hayat fenomen değil, mucizedir” dedikten sonra sözü sanat, felsefe ve dine getirerek devam eder. “ Sanat, felsefe ve dinin asıl manası, insanın dikkatini muammalara, sırlara ve sorulara çekmelerinde yatmaktadır. Bu ise şuurumuzun uyanması demektir. O da çok defa bilmek ve tanımak doğrultusunda değil, fakat farkında olmadığımız bilgisizliğimizin müdrik olduğumuz bilgisizliğe dönüştürülmesi şeklinde bir uyanıştır. Cahil ile bilge arasındaki o sonsuz fark işte buradadır. Her ikisinin de bazen önemli bir mesele hakkında az malumatı olabilir. Ne var ki cahil bilgisizliğini bilgi telakki eder ve her şey ona aşikarmış gibi davranır. Velhasıl, o, problemi, mevzumuz itibarıyla mucizeyi görmez…”
Aliya, ilmin hayatı anlamak için yeterli olmadığını, hayret ve hayranlığın merkezi bir önem teşkil ettiğini kaydeder. Tam da burada yaptığı bir tespit can alıcı bir noktaya işaret etmektedir: “Materyalizm insan ile hayvanda birbirine benzeyen hususları, din ise aralarındaki farkları belirlemektedir”.
Onun, Batı düşüncesi ve bilimiyle bir hesabı vardır. Modern bilime getirdiği eleştiri şu cümlelerinde iyiden iyiye belirginleşmektedir: “Engizisyoncular insan ın ruhunu kurtarmak üzere bedenini yaktıklarını iddia ediyorlardı. Modern enkizitörler ise tam tersine beden için ruhu yakıyorlar”.
Bir dakika Aliya, araya girip ben de bir şeyler söylemek istiyorum… ama ne mümkün… “İnsan hiçbir şeye hizmet edemez (alet olamaz). Tersine her şey insana, insan ise ancak ve ancak Allah’a hizmet etmelidir” deyince sen, bana yutkunmak düşüyor. Her şeyi özetledin. Bilgelik dediğimiz bu mu Aliya. Anladım evet, bu iş olmak istiyorum deyince ol(un)muyor.
Sesim sesine yetişemese de, yine de birlikte söyleyebileceğimiz şarkılarımız olmalı diye düşünüyorum. Sen Boşnakça söylesen de ben anlarım ukalalığı… Anlamadığım şu galiba, sen Boşnakça söylemiyorsun ki. Pekala ben neyi anlamıyorum. Hakikatin dilini öyle mi: İnsanca ve islamcayı. Nostaljik bir şahsiyete dönüştürdüğümüz Hz. Muhammed’i ve bir argüman yığınına çevirdiğimiz Kur’an-ı Kerim’i.
Doğru, ben anlasaydım, Buhara’da ezanlar susmaz, Diyarbakır’da Kurşunlu Camii kurşunlanmazdı. Öyle ya, Sirderya ve Amuderya yatak değiştirip kalbimizden gafletimize akmazdı. Denizime dökülemiyorum Aliya. En olmadık yerde kuruyorum. Basra’nın körfezine, hem de birkaç adım kala; Musul’da, Kerkük’te, Süleymaniye’de en olmadık yerde kuruyorum.
Yine de adıma Fırat ve Dicle diyorlar.
Azmedersem akar mıyım? “Allah’a hizmet edersem”, öyle mi?
Birisi dram ötekisi ütopyadır diyor Aliya, kültür ve medeniyet için. Kültürün taşıyıcısının insan, medeniyetin taşıyıcısının toplum olduğunu belirterek, kültürün gayesinin terbiye sayesinde kendi kendine hakim olmak; medeniyetin gayesinin ise, ilim sayesinde tabiata hakim olmak olduğunu söylüyor. İnsan, felsefe, sanat, şiir, ahlak ve inancın kültüre; devlet, ilim, şehirler, ve tekniğin medeniyete ait olduklar ını ifade ediyor. Sormak istiyorum Aliya’ya:
Kültür ve medeniyet alıp başlarını ayrı yönlere mi giderler? Anlıyorum, sen kültürden yana bir tercih koyuyorsun lakin, medeniyet dediğimiz olguyu insan ın bir tercihi mi yoksa kültür tabanında boy atan zorunlu tekamülü olarak mı anlamalıyız? Hani burada meseleye biraz İbn Haldun karıştırsak nasıl olur acaba. Boş ver karıştırmayalım şimdi. Ama sen, kültür olmazsa olmazdır; medeniyetler yok olabilir ama, kültür asıl ve kalıcı olandır; medeniyetin ortadan kalkması kültürü yok etmez ancak kültür ortadan kalkarsa medeniyetten asla bahsedemeyiz diyorsan
zımnen, ben de alenen bu meseleyi sanki anlar gibi olduğumu söylüyorum o vakit. Aliya, sanatı bir ‘vatan hasreti’ veya ‘hatırlama’ olarak niteliyor. Sanatın, özellikle de şiirin insan hakkında, ilmin ise tabiat hakkında bilgi olduğu görüşünde. Sanatkar ile eseri arasındaki münasebeti dile getirirken de şu satırlarıyla karşımıza çıkmaktadır:
“Şiir, nağme ve resimde biz kelimenin metafizik manasında nitelik denen sırla karşı karşıya bulunmaktayız. Mesela bir resmin orijinali ile kopyası arasındaki fark nicelikle nasıl izah edilebilir? Orijinal, güzellik vasfına sahiptir; buna karşın her kopya çirkindir. Fark, apaçık kopyada kelimenin nicelik manasında bir şeyin ilave edilmiş veya eksiltilmiş olmasında değildir. Fark, eser ile sanatkar arasındaki şahsi temasın bir hususiyetindedir. Nitelik ancak ve ancak şahsiyetle olan temas içinde bulunabilir”.
Ayrıca ilim ile sanat arasındaki ilişkiden söz ederken de ilginç bir yorumda bulunur ve şöyle der: “İlimle sanat arasındaki münasebet, mekanik uzayın peygamberi Newton ile ‘insan hakkında her şeyi bilen şair’ Shakespeare arasındaki münasebet gibidir. Newton’la Shakespeare veya Einstein’le Dostoyevski birbirine ters istikametlerde olan iki görüş veya birbirini tamamlayan, birbirinden ayrı ve müstakil iki bilgidir”.
İlmin doğruyu, sanatın ise hakikati ifade ettiğini belirten Aliya, bir anlamda bu ikisinin hayat dediğimiz olguyu ortaya koyduğunu hissettirir ve sanatın din ile ilişkisinde ise, ‘sanat dinin çocuğudur’ görüşüne intisap eder.
Burada bağlamı itibarıyla, bir paragraf açarak Aliya ile ilgili birkaç kelam etmek durumundayız: Öncelikle, batı düşüncesini vukufiyetle kavramış bir mütefekkirle birlikte olduğumuzu bilmemiz gerekmektedir.
Aliya, geçmişe ve yaşadığı dünyaya yani bugüne ilişkin tespitlerde bulunurken elbette ki referansı İslamdır. Ancak o batıyı dezenformatik bir bilgi ve düşünce yığını olarak da görmez. Çok dikkatli bir okuyucudur ve analizlerinde kesinlikle haksızlık yapmak istememektedir.
İslamı, yaşayan ve yaşatan bir din olarak nitelerken de onun dünya ve ahirete ilişkin hükümlerinin insanı ve dolayısıyla hayatı var eden tarafına duyduğu hayranlığı gizlememektedir. Hatta bunu haykırmakta, samimi bir davetçi olduğunu da açıklıkla duyurmaktadır. Söz gelimi ahlaktan bahsederken, her ne kadar kaynağını dinden almayan bir ahlaklılığın mümkün olabileceğini söylese de fikir ve prensip olarak dine dayanmayan bir ahlakın olamayacağından kuşkusu yoktur. Kaynağından uzaklaşan bir ahlakın güçsüzleşeceğine ve işlevini yitireceğine vurgu yapar. Tabii ki burada kaynakla kastettiği dindir ve o din de İslam’dır Aliya’da.
Bir diğer nokta da şudur: Kitabın muhtevası bize, Aliya’nın batılı kaynaklara nüfuzundaki dalgıçlığının, İslami kaynaklar hususunda aynı kıratta olup olmadığına dair açık bir fikir vermemektedir. Elbette ki, o ana kaynaklara hakim görünmektedir. Ancak bütün bir müktesebatın, batı müktesebatıyla eş derecede bir tahsil ve tahlil mertebesinde irdelenmediğini de görebilmekteyiz. Bir haksızlığa meydan vermemek için yine Kitabı referans alınarak söylenmelidir ki, Aliya’nın içine doğduğu ve yetiştiği kültür batı, hatta daha da dar anlamıyla sosyalist kültürdür.
Dolayısıyla batıyı daha çok tanımasından daha doğal ne olabilir ki. Ayrıca ağırlıklı bir biçimde batı formasyonlu bir dünyaya yönelttiği eleştirilerinin batı kaynaklı örneklere daha fazla yer vermesi de kaçınılmazdı.
Bu noktadan bakıldığında Aliya’nın, kavrayışının öne çıkarılması daha doğrudur. O hakikaten tam bir mütefekkir olarak kavramıştır yaşadığı dünyayı ve dönemini. Özellikle de dini ve ülkesi için mücadeleyle geçen bir ömrün içinde bu kudrette bir zihne sahip olabilmek muadilleri arasında az rastlanır bir durumdur. İslam tarihinde belki de bütün bir dünya tarihinde Aliya vasfında kaç devlet adamı gösterebiliriz ki.
Aliya dinler konusunda da uzun uzun kafa yorar ve İslam’ın, Yahudiliğin insanı haricileştiren, Hristiyanlığın da içine gömen tarafını müthiş bir dengeye kavuşturduğunu ısrarla vurgular. Gerek Yahudiliğin gerekse Hristiyanlığın otantik hukuklarını oluşturamadıklarını, ancak İslam’ın bu konuda çok güçlü hükümler va’z etmek suretiyle sağlam bir hukuk zeminine sahip olduğunu söyler.
Aliya, bir zamanı inşa etmiştir: Söyledikleriyle ve yaptıklarıyla. Balkanların bu yenilmez kalemi ve azminin dünyamıza miras bıraktığı ne çok şey vardır. Onda, Muhammed İkbal’in uyaran, Ömer Muhtar’ın yenilmek bilmeyen cehdini ve kararlılığını buluruz.
Evet (Sana) Aliya demek çok hoşuma gidiyor: Baba der gibi.
Ardında bıraktığın İslam dünyası bir evrak-ı metruke gibi buruşturulup çöpe atılmak isteniyor. Sürekli işaret ediyorsun ya Aliya, ‘insan Allah’a hizmet etmelidir’ diye, işte bu, senin o nazlı Bosna’nda akan ve dünyadaki tüm nehirleri duru dupduru akıtan biricik hakikat menbaıdır.
Seninle birlikte ilmin ve hikmetin de bir siyasete istinat etmesi gerektiğini daha iyi öğrendik. İrfanımız el vermese de ezanlar susmadıkça bunu daha derinden kavrayacağımıza ilişkin bir umudu hep muhafaza ediyoruz. Siyasetin bir hizipleşme olmadığını, tam aksine tevhid tevlit eden, birbirinden bağımsız gibi duran çokluğu bütüne yani tekliğe irca eden bir mahiyet arz ettiğini görür gibiyiz seninle.
Sen bize çok şey söyledin gittin, hala da söylemektesin.
Çağımızın, kadına sözümona hürriyetini verirken ondan şahsiyetini ve analığını aldığını; Seyyid Kutup’tan iktibasen, bütün tiranların en nefret ettikleri şeyin Lailaheillallah olduğunu; bir lokma bir hırka dervişliğinin Hz. Muhammed’den Hz. İsa’ya doğru bir gerileme olduğunu; namazın, İslam’ın dünyayı nasıl düzenlemek istediğine dair bir alamet taşıdığını açık açık anlattın bize.
En sıkıntılı zamanlarında sessiz kaldığımız ve seni yalnız bıraktığımız için haklı olarak serzenişte bulundun, buruldun, hüzünlendin ama küsmedin. Bilgeliğin o erişilmez tebessümüyle baktın gözlerimizin içine hep.
Bilgimizin kaynağının bilmediklerimiz olduğunu, bildikçe gayba daha çok iman edeceğimizi, misak-ı milli sınırlarının Lailaheillallah’la çevreli olduğunu bir kez daha hatırlattın bize.
Resmine baktığımda, kalbime Nil’i, Amuderya’yı, Fırat’ı ve Tuna’yı akıtan adam, sana ve Evlad-ı Fatihana selam olsun.
(Hece Dergisi, Bilgemiz Aliya İzzetbegoviç özel sayısından…)
Güneşi batıdan doğuran bilge - Erdal Çakır
Reviewed by Habersizim
on
10:18:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
10:18:00
Rating:


Hiç yorum yok: