İlkokuldayken tanışmıştım bu zatla.
Türkçe kitabında, yel değirmeniyle tutuşulan kavganın resmedildiği kısa bir bölümdü tanışıklığıma neden olan.
Sınıftaki diğer çocuklar, bu davranışı ‘aptalca’ bulmuş olacaklar ki, gülmüşlerdi hikâyenin asil kahramanına…
Ama nedense ben, gülemediğim gibi içimde bir yerlerde bir sızı hissetmiştim.
O zamanlar, çocuksuluğunda verdiği bir yaklaşım serdederek bunu ‘acıma’ duygusuyla izah etmiştim.
Yahut o an elimden o kadarı gelmişti, bilemiyorum…
Zaman geçiyor ve ben büyüyordum.
Don Kişot, çeşitli vesilelerle büyüdüğüm zaman sürecinde eşlik etti bana.
Lise dönemlerimdeyken kararımı vermiştim artık.
Don Kişot’a acımıyordum.
Peki, neydi ki, içimi acıtan şey öyleyse?
Bunu da fazla zorlanmadan anlamıştım.
Evet, içimi sızlatan şeyin, asaletin ve ütopyanın ‘komik’ bulunması olduğuydu farkına vardığım.
Tarih boyunca bu, hep böyle olmuştu zaten.
Görünen, yani ‘somut’ gerçekliğin yerine, görünmeyen yani soyut hakikatlerle uğraşan kim olduysa, ona ‘mecnun’ nazarıyla bakılmıştı zira.
Horlanmış, hakarete uğramış ve hatta zulümlere maruz kalmışlardı bu asalet meftunları.
Ben, Don Kişot’ta, inandığı değerler uğruna her türlü istiskale göğüs geren asaleti görmüştüm.
Başkalarının ‘muhal’ saydıklarını hayata tatbik etme cehdini ve gayretini bir de.
Ve tabii ki bunda muvaffak olunduğunu...
Aslında muvaffakiyetin hiç önemi yok.
Bu mecraya gönül akıtmak bile başlı başına bir ayrıcalık, başlı başına bir asalet!
Ama kişi talep ettiğinde samimi olunca, ‘Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan’, ‘en güzel isimlerin Sahibi’, bu samimiyeti bereketlendirip muvaffakiyet suretine sokuyor, sual olunmayan hikmeti mucibince…
‘Mecrayı’ bilmeyenler, gürül gürül akan gönüllerin bu sevdasını ‘macera’ sandılar hep.
Başlarında taşıdıkları göze çok güvendiklerinden olsa gerek, ‘yanıldıklarına’ hiç ihtimal vermediler büyük bir tekebbür eşliğinde…
En insaflıları bile dudak bükerek mukabelede bulundu bu ‘garip’ duruma.
Üstelik ‘Gariplerin Efendisine’ ümmet olma iddiasına rağmen.
Aklın, kalpten çıkıp göze inmesinin, oradan da dudakların kıvrımına ulaşmasının resmidir ütopyayı garipsemek oysa.
Ömründe hiç ‘hayret’ edememiş olanların bu tuhaf reaksiyonu çoğunluğun davranış biçimi olunca da, horlamışlar garipleri.
Sonra da, bu hor ve hakir gören yaklaşımlarını temellendirme ihtiyacı hissetmişler her nedense.
Bazen ‘reel politik’ demişler bu ayıplanacak tarzlarına, bazen de ‘rasyonel.’
Kendi ayıplarını arkalarına alınca da, ‘asaleti,’ ‘irrasyonel’ olduğu gerekçesiyle rafa kaldırmışlar bil mecburiye…
Tozlu raflara mahkûm edilen asalet, hayatı anlamlı kılan bütün değerleri temsilen, insanı ‘somuta’ mahkûm etti bunun üzerine.
Bir tür, kısasa kısastı bu…
Sonrasında yüzüstü sürünme dönemi başladı.
‘Yontma taş devri, cilalı taş devri’ benzeri bir süreç yani…
Taş somuttu ve her türlü uydurmaya müsaitti ne de olsa.
Reel politiği matah bir şey sananlar için hayatın tamamı, hiç şüphesiz ki, ‘taş devirlerinden’ bir kesittir sadece.
Bu yüzden, taş devri insanları, tarihi, hiçbir zaman irrasyonel hakikatlerin yazdığını bilemediler ne yazık ki.
Çocuklar gülmekte mazurdurlar elbette, buna kimin itirazı olabilir ki…
Ama koca koca adamların hâlâ Don Kişot’a gülüyor olmaları, tam da ağlanacak bir durum değil midir a dostlar?
Türkçe kitabında, yel değirmeniyle tutuşulan kavganın resmedildiği kısa bir bölümdü tanışıklığıma neden olan.
Sınıftaki diğer çocuklar, bu davranışı ‘aptalca’ bulmuş olacaklar ki, gülmüşlerdi hikâyenin asil kahramanına…
Ama nedense ben, gülemediğim gibi içimde bir yerlerde bir sızı hissetmiştim.
O zamanlar, çocuksuluğunda verdiği bir yaklaşım serdederek bunu ‘acıma’ duygusuyla izah etmiştim.
Yahut o an elimden o kadarı gelmişti, bilemiyorum…
Zaman geçiyor ve ben büyüyordum.
Don Kişot, çeşitli vesilelerle büyüdüğüm zaman sürecinde eşlik etti bana.
Lise dönemlerimdeyken kararımı vermiştim artık.
Don Kişot’a acımıyordum.
Peki, neydi ki, içimi acıtan şey öyleyse?
Bunu da fazla zorlanmadan anlamıştım.
Evet, içimi sızlatan şeyin, asaletin ve ütopyanın ‘komik’ bulunması olduğuydu farkına vardığım.
Tarih boyunca bu, hep böyle olmuştu zaten.
Görünen, yani ‘somut’ gerçekliğin yerine, görünmeyen yani soyut hakikatlerle uğraşan kim olduysa, ona ‘mecnun’ nazarıyla bakılmıştı zira.
Horlanmış, hakarete uğramış ve hatta zulümlere maruz kalmışlardı bu asalet meftunları.
Ben, Don Kişot’ta, inandığı değerler uğruna her türlü istiskale göğüs geren asaleti görmüştüm.
Başkalarının ‘muhal’ saydıklarını hayata tatbik etme cehdini ve gayretini bir de.
Ve tabii ki bunda muvaffak olunduğunu...
Aslında muvaffakiyetin hiç önemi yok.
Bu mecraya gönül akıtmak bile başlı başına bir ayrıcalık, başlı başına bir asalet!
Ama kişi talep ettiğinde samimi olunca, ‘Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan’, ‘en güzel isimlerin Sahibi’, bu samimiyeti bereketlendirip muvaffakiyet suretine sokuyor, sual olunmayan hikmeti mucibince…
‘Mecrayı’ bilmeyenler, gürül gürül akan gönüllerin bu sevdasını ‘macera’ sandılar hep.
Başlarında taşıdıkları göze çok güvendiklerinden olsa gerek, ‘yanıldıklarına’ hiç ihtimal vermediler büyük bir tekebbür eşliğinde…
En insaflıları bile dudak bükerek mukabelede bulundu bu ‘garip’ duruma.
Üstelik ‘Gariplerin Efendisine’ ümmet olma iddiasına rağmen.
Aklın, kalpten çıkıp göze inmesinin, oradan da dudakların kıvrımına ulaşmasının resmidir ütopyayı garipsemek oysa.
Ömründe hiç ‘hayret’ edememiş olanların bu tuhaf reaksiyonu çoğunluğun davranış biçimi olunca da, horlamışlar garipleri.
Sonra da, bu hor ve hakir gören yaklaşımlarını temellendirme ihtiyacı hissetmişler her nedense.
Bazen ‘reel politik’ demişler bu ayıplanacak tarzlarına, bazen de ‘rasyonel.’
Kendi ayıplarını arkalarına alınca da, ‘asaleti,’ ‘irrasyonel’ olduğu gerekçesiyle rafa kaldırmışlar bil mecburiye…
Tozlu raflara mahkûm edilen asalet, hayatı anlamlı kılan bütün değerleri temsilen, insanı ‘somuta’ mahkûm etti bunun üzerine.
Bir tür, kısasa kısastı bu…
Sonrasında yüzüstü sürünme dönemi başladı.
‘Yontma taş devri, cilalı taş devri’ benzeri bir süreç yani…
Taş somuttu ve her türlü uydurmaya müsaitti ne de olsa.
Reel politiği matah bir şey sananlar için hayatın tamamı, hiç şüphesiz ki, ‘taş devirlerinden’ bir kesittir sadece.
Bu yüzden, taş devri insanları, tarihi, hiçbir zaman irrasyonel hakikatlerin yazdığını bilemediler ne yazık ki.
Çocuklar gülmekte mazurdurlar elbette, buna kimin itirazı olabilir ki…
Ama koca koca adamların hâlâ Don Kişot’a gülüyor olmaları, tam da ağlanacak bir durum değil midir a dostlar?
Nihat NASIR
Don Kişot
Reviewed by Habersizim
on
15:19:00
Rating:

Hiç yorum yok: