Baş Belası

Baskın çok ani olmuştu. Ev, adeta bir örgüt üssüymüş gibi kuşatılmış, jandarmalar dört bir yanı tutmuştu.
Köy halkının meraklı ve ürkek bakışları arasında, silahların doğrultulduğu eve doğru yürüdü dört jandarma…
Her şey yerinden çekiliyor, ev sahiplerinin, kışlık ihtiyaçlarını koydukları toprak küplerin içlerine bile bakılıyordu.
Evin bir köşesine sinmiş olan yaşlı adamla, şaşkınlıktan ve korkudan nutku tutulmuş olan zavallı karısı, olup biteni gözleri yuvalarından çıkmışçasına izliyorlardı sadece.
Bir ara kadın, ‘Sana Ahmet’i üniversiteye göndermeyelim demiştim değil mi!’ diye sitemle fısıldadı kocasına…
Adam, büyük bir kabahat işlemiş gibi gözlerini yumarak karşılık verdi bu siteme…
Her halinden büyük bir pişmanlık yaşadığı belli oluyordu.
Kasketini çıkardı…
Ellerini, neredeyse tamamen beyaz olmuş seyrek saçlarının arasında kaşır gibi gezdirdi, bu pişmanlığı somutlaştırmak istercesine…
Sonra başını iki avucunun arasına aldı ve olduğu yere çömeldi.
‘Ah Ahmet! Bu yaştan sonra bunu da mı yaşatacaktın bize!’ dedi içinden…
Bu sırada jandarmalar, evin altını üstüne getirmekle meşguldüler.
Aradıklarını bulamamanın öfkesiyle, ellerine geçen eşyaları hoyratça sağa sola fırlatıyorlardı. Tam ümitlerin tükendiği noktada jandarmalardan biri sevinçle bağırdı:
‘Buldum!’
Hepsi, sesin geldiği yere doğru seğirtti…
Eski, kırık dökük bir aynalı sandığın başında duran jandarma, ‘Çavuşum, üzerindeki otları ve aşağıya doğru sarkıtılmış hasırları çekmeseydim, göremezdim!’ diyerek başarısındaki zekâya ve beceriye dikkat çekti.
Her biri, bir köşesinden tutarak itinayla dışarıdaki araca taşıdılar, dibi çürümüş eski aynalı sandığı…
Görev tamamlanmıştı.
* * *
Ahmet, iki arkadaşıyla birlikte sırtları dönük ve başları öne eğik bir şekilde basın mensuplarının karşısına çıkarılmıştı.
Hemen yanlarındaki masanın üzerinde de muhtelif çap ve ebattaki suç aletleri duruyordu. Masanın üzerinde duran suç aletlerinden birisi, gazetecilerden en genç olanının dikkatini çekmişti.
Usulca yanaştı ve dikkatini çeken suç unsurunu aldı…
Eliyle üzerini temizledi…
Ve evet!
Korktuğu başına gelmişti.
Hay okumaz olaydı!
Büyük bir tedirginlik içerisinde ve göz ucuyla sağa sola bakarken; "Yandık desene… Bu kitap bende de var yahu!" diye mırıldandı gayri ihtiyari...
* * *
Seksenli yıllarda, fıkra niyetine anlatılan komik ama bir o kadar da trajik, ayniyle vaki bir hadise, dilden dile dolaşarak bir efsane haline gelmişti adeta.
Polisler, aldıkları bir ihbar üzerine baskın yaptıkları evde, kitapları çuvallara doldururlarken, görevlilerden birisi elindeki kitabı hayli ilginç bulur. Kitabın üst kısmında ‘Eflatun’, tam ortasında da büyük harflerle, ‘Devlet’ yazmaktadır.
Dağarcığında, 'Eflatun'a dair, "bir renk" olmasından başka bilgi bulunmayan polis, dudağını bükerek ve hayret içerisinde şöyle der mesai arkadaşına. “Yahu, ‘kızıl devlet’ bilirdim de, ‘eflatun devleti’ ilk kez duyuyorum.”
* * *
Bu anekdotu hatırlamama vesile olan, Bursa'da dünden itibaren başlayıp 9 gün sürecek olan kitap fuarı...
Şu bir gerçek ki, yukarıda anlattığım hadiseye benzer, mübalağasız, yüzlerce örnek var. Allah’a binlerce kez şükürler olsun ki, bu manzaralar çok eskilerde kaldı.
Ama daha dünmüş gibi hafızalardaki yerini koruyor.
Taze ve dumanı üstünde desek yeridir hani…
Yalnız şu var. Kitaplarla ilgili sorunlarımız artık hikâyelerde kalırken, bu memlekette, "yazar" geçinen ve 70'li yılların kolluk güçlerinden zerre kadar farkı olmayan hoşgörü ve edepten mahrum özneler, bu fıkra gibi hadiselerin aktüel kahramanı olmaya namzetler. Kimler mi?
Terör örgütlerine bile övgü dizmekten çekinmeyen, ülkesini ve milletini aşağılayan bu bedhahları görmediniz mi daha?
Baş Belası Baş Belası Reviewed by Habersizim on 09:00:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: