Ali Şeriati’nin ifadesiyle “En büyük adamlar, en büyük ütopya üretenlerdir”. Ve zaman, birçok büyük adamın ütopyasına sahne olmuştur. Platon’un “Devlet”i ile başlayıp Farabi’nin “Medine-i Fazıla” ile devam eden ütopya örnekleri, Campanelle’nin ‘Güneş Ülkesi’nde ya da Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünyası’nda karşılık bulmuştur. İnsanoğlu, ideal devlet ya da toplum anlayışından vazgeçmemiş ve türlü ütopyalara en azından kelimelerle hayat vermiştir.
Okunduğunda gerçekleşecekmiş gibi görünen bu ütopyaların tek kusuru vardır: Gerçek olmamaları!
Aslında ütopya sayılmasalar da bütün dinler ve izmler gerçek olmayan bir dünyanın peşinde gerçeği üretmek için var olmuşlardır. Bazıları başarılı olsa da genellikle sonuç hüsrandır. Bir ütopyanın hayata geçmesi için organik bir sürece ihtiyaç vardır. Ütopyaların hayat bulamamalarının temelinde de bu organik süreçle ilgili eksiklik yatar. Ütopyalar, gerçeklerden yola çıkılarak hazırlansa da gerçeğin uzun soluklu yaşam tecrübesinden yoksun ve tepeden inmecidir.
Hayatın akışına dışardan ve mutlak bir müdahaleyi ifade ettikleri için de bu mutlaklık, tikellerin dünyasında mutabakat bulamaz. Bu uyumsuzluk da arızalara, arızalar da yokluk ve yok oluşlara dönüşür. Ütopyanın yerini zamanla, daha doğal bir süreç alır ve ‘organik olanın sürekliliği vardır’ ilkesi yeniden hayatiyet kazanır. Gerçekleşmemiş bütün ütopyalara nazire edercesine gerçekleşmiş bir ütopya vardır ki tarihte, kendisi bir ütopya olarak doğmamıştır. Hayatın iç kulvarlarında dolaşarak memelerinden süt emmiş ve uzun bir solukla hayata ruh üflemiştir. O kadar ki toprak onunla anılmış, gök onunla dile gelmiş ve insan onunla tekamüle uğrayarak insan olmuştur. Onun adı İSLAM’dır.
İslam’ın dünya tasavvuru, insanın ürettiği ideal dünya tasavvurlarının ilahi ve insani bileşkesinde vücut bulmasını öngörür. Bu da beraberinde yüksek çözümlemeleri gerektirir. Çünkü insanın ihtiyaç ve beklentilerinin öngörülebilir bir sonu yoktur. Bu belirsizlik içindeki belirli problemleri çözebilmek için de insanı çok iyi tanımak gerekir. Başlangıcından itibaren insanın hikayesine ve dünyanın var olma sebebine vakıf olmak gerekir. İnsan aklından çıkan ütopyaların zaafı tam buradan kaynaklanır. Çünkü ütopyalar, varlığın merkezine insanı koyarak bütün çözümleri ondan beklerler. Bu da, beklentileri sınırsız ama çözüm yeteneği sınırlı insana haddinden fazla yük yüklemektir. Tabii olarak insan bu yükün altından kalkamaz ve ütopyalar çöker. Ama İslam’ın dünya tasavvurunun böyle bir sorunu yoktur. Çünkü bu tasavvur kaynak olarak Allah’ın kudretine problem çözücü olarak da Allah’ın inayetine dayanır. Bu kudret sayesinde insan yerini bilirken, inayet sayesinde de yerini sağlamlaştırır.
Bu durumu daha iyi anlamak için bir örneğe başvuralım. İslam’ın dünya tasavvurunun ete kemiğe büründüğü örneklerden biri Osmanlı şehirleridir. Turgut Cansever’e göre Osmanlı şehri, “İnsanlık tarihinin en yüksek çözümlemesidir”. Osmanlı şehri yerel ihtiyaçlarla evrensel çözümlemeler arasında salınan bir esnekliğe sahiptir. Milli bir görünüme sahip bu şehir çözümlemesi, derinlere inildiğinde beynelmilel bir varoluşla karşımıza çıkar. Maddi ve manevi boyutlarıyla insana hitap eden bu şehir, insanı doğuran ve doyuran olduğu kadar oldurandır da. Yani insanın olma serüveninde şehrin keyfiyeti büyüktür. Evin biçimlerinden sokakların tasarımına, mahallelerin oluş biçimlerinden şehrin odak noktalarına bütün düzenleme, insana yerini bildiren ve kim olduğunu hatırlatan hüviyettedir. Fizyolojik bir varlık olarak şehir, sosyal ve psikolojik bir işlev de görür. Böylece insan madden doyurulduğu gibi manevi acıdan da uyarılır. Yani şehir insanın manevi tekamülünde aralanan kapı olur.
Gördüğünüz şeyler güzelliği ihtiva ettiği kadar mesaj da taşır bu şehirlerde. Mesela bir mabedin nerede olacağı belirlenmiştir Osmanlı şehrinde. Ve nasıl olacağı da. Nerede olacağı sosyal bir boyut ifade ederken, nasıl olacağı metafizik bir boyut ifade eder. Yani fizikle metafizik el ele verir bu şehirlerde. Bugün bunu görüp hissetmemiz neredeyse mümkün değil, en azından coğrafi olarak. Ama bu durumu resim sanatında devam ettiren bir ressamdan söz edebilirim size:
Cemal TOY!
Onun eserleri daha çok Osmanlı şehir yerleşimini anlatır bize. Bilhassa İstanbul başroldedir. Cami hep olması gerektiği yerdedir bu resimlerde. Diğer kamu alanları ve sivil yapılar da hep yerli yerindedir. Her şey bir aşk ve vecd halindedir. Bütün yapılar tavaf eder gibi ibadet halindedir. Tek bir odak noktası yoktur. Ve organik bir yerleşim söz konusudur. Yani dağılım programlanmış ve önceden kestirilebilir değildir. Nehrin akışına müdahale edip yatağını değiştirmek gibi bir durum söz konusu değildir. Tabiata ve onun kıvrımlarına saygı vardır. Gökyüzü vardır. İnsanın dört yön duygusunu yaşamasına imkan vardır. Renkler vardır armoniye duran. İnsana yaşama sevinci veren renkler. Mahremiyetin gözetildiği evler ve semtler. Bütün bunlar Cemal Toy’un resimlerinde karşımıza çıkar. Kütahya olur bazen resimler, bazen Üsküp. Bazen Bursa olurlar, bazen Bosna. Ama en çok İstanbul, bilhassa İstanbul.
Şehrin (İstanbul) ressamı Cemal Toy’dan şehrin (İstanbul) aşıklarından Le Corbusier’e geçersek Osmanlı şehriyle, bir ütopyanın nasıl vücut bulduğunu daha iyi kavrarız. Bilindiği üzere Le Corbusier, modern mimarinin maestrolarından. Bugün içinde barındığımız (yaşadığımız diyemiyorum) evlerin, teknik ve epistemik bilgisini borçlu olduğumuz vizyoner isimlerden birisi o. Muhteremin (biraz sonra yazacağım cümlelerine hürmeten) İstanbul’la da teşriki mesaisi var.
Bir gün İstanbul’dan gemiyle ayrılırken gördüğü manzara karşısında aşağıdaki satırları kaleme alır hazret. Bu satırlar, insan aklıyla ilahi ellerin (inayetin) buluşmasına mümtaz bir örnektir.
“İşte büyük abidelerin yer aldığı sırtlardan aşağıya doğru az meyilli, çatıların gölgeleri altındaki cumbalar ve bunların gölgeleri altındaki pencereli duvarlar, pencereli cumbalar, mor, gölgeli satıhların pencerelerin geometrisiyle, aradaki bahçelerin yeşillikleriyle meydana getirdiği, adeta denize kadar uzanmış muhteşem bir acem halısını hatırlatıyordu.” (Le Corbusier-1919)
Ütopyadan gerçeğe estetik bir dünyanın ifadesi olan yukarıdaki satırlar, bugün itibariyle sadece resimler ve kelimelerde kalmış durumda. Biz, şehir sıfatıyla kaotik ve estetik yoksunu yerlerde yaşamaya razı olduğumuz ve bu duruma isyan etmediğimiz sürece de kalmaya devam edecek!
Okunduğunda gerçekleşecekmiş gibi görünen bu ütopyaların tek kusuru vardır: Gerçek olmamaları!
Aslında ütopya sayılmasalar da bütün dinler ve izmler gerçek olmayan bir dünyanın peşinde gerçeği üretmek için var olmuşlardır. Bazıları başarılı olsa da genellikle sonuç hüsrandır. Bir ütopyanın hayata geçmesi için organik bir sürece ihtiyaç vardır. Ütopyaların hayat bulamamalarının temelinde de bu organik süreçle ilgili eksiklik yatar. Ütopyalar, gerçeklerden yola çıkılarak hazırlansa da gerçeğin uzun soluklu yaşam tecrübesinden yoksun ve tepeden inmecidir.
Hayatın akışına dışardan ve mutlak bir müdahaleyi ifade ettikleri için de bu mutlaklık, tikellerin dünyasında mutabakat bulamaz. Bu uyumsuzluk da arızalara, arızalar da yokluk ve yok oluşlara dönüşür. Ütopyanın yerini zamanla, daha doğal bir süreç alır ve ‘organik olanın sürekliliği vardır’ ilkesi yeniden hayatiyet kazanır. Gerçekleşmemiş bütün ütopyalara nazire edercesine gerçekleşmiş bir ütopya vardır ki tarihte, kendisi bir ütopya olarak doğmamıştır. Hayatın iç kulvarlarında dolaşarak memelerinden süt emmiş ve uzun bir solukla hayata ruh üflemiştir. O kadar ki toprak onunla anılmış, gök onunla dile gelmiş ve insan onunla tekamüle uğrayarak insan olmuştur. Onun adı İSLAM’dır.
İslam’ın dünya tasavvuru, insanın ürettiği ideal dünya tasavvurlarının ilahi ve insani bileşkesinde vücut bulmasını öngörür. Bu da beraberinde yüksek çözümlemeleri gerektirir. Çünkü insanın ihtiyaç ve beklentilerinin öngörülebilir bir sonu yoktur. Bu belirsizlik içindeki belirli problemleri çözebilmek için de insanı çok iyi tanımak gerekir. Başlangıcından itibaren insanın hikayesine ve dünyanın var olma sebebine vakıf olmak gerekir. İnsan aklından çıkan ütopyaların zaafı tam buradan kaynaklanır. Çünkü ütopyalar, varlığın merkezine insanı koyarak bütün çözümleri ondan beklerler. Bu da, beklentileri sınırsız ama çözüm yeteneği sınırlı insana haddinden fazla yük yüklemektir. Tabii olarak insan bu yükün altından kalkamaz ve ütopyalar çöker. Ama İslam’ın dünya tasavvurunun böyle bir sorunu yoktur. Çünkü bu tasavvur kaynak olarak Allah’ın kudretine problem çözücü olarak da Allah’ın inayetine dayanır. Bu kudret sayesinde insan yerini bilirken, inayet sayesinde de yerini sağlamlaştırır.
Bu durumu daha iyi anlamak için bir örneğe başvuralım. İslam’ın dünya tasavvurunun ete kemiğe büründüğü örneklerden biri Osmanlı şehirleridir. Turgut Cansever’e göre Osmanlı şehri, “İnsanlık tarihinin en yüksek çözümlemesidir”. Osmanlı şehri yerel ihtiyaçlarla evrensel çözümlemeler arasında salınan bir esnekliğe sahiptir. Milli bir görünüme sahip bu şehir çözümlemesi, derinlere inildiğinde beynelmilel bir varoluşla karşımıza çıkar. Maddi ve manevi boyutlarıyla insana hitap eden bu şehir, insanı doğuran ve doyuran olduğu kadar oldurandır da. Yani insanın olma serüveninde şehrin keyfiyeti büyüktür. Evin biçimlerinden sokakların tasarımına, mahallelerin oluş biçimlerinden şehrin odak noktalarına bütün düzenleme, insana yerini bildiren ve kim olduğunu hatırlatan hüviyettedir. Fizyolojik bir varlık olarak şehir, sosyal ve psikolojik bir işlev de görür. Böylece insan madden doyurulduğu gibi manevi acıdan da uyarılır. Yani şehir insanın manevi tekamülünde aralanan kapı olur.
Gördüğünüz şeyler güzelliği ihtiva ettiği kadar mesaj da taşır bu şehirlerde. Mesela bir mabedin nerede olacağı belirlenmiştir Osmanlı şehrinde. Ve nasıl olacağı da. Nerede olacağı sosyal bir boyut ifade ederken, nasıl olacağı metafizik bir boyut ifade eder. Yani fizikle metafizik el ele verir bu şehirlerde. Bugün bunu görüp hissetmemiz neredeyse mümkün değil, en azından coğrafi olarak. Ama bu durumu resim sanatında devam ettiren bir ressamdan söz edebilirim size:
Cemal TOY!
Onun eserleri daha çok Osmanlı şehir yerleşimini anlatır bize. Bilhassa İstanbul başroldedir. Cami hep olması gerektiği yerdedir bu resimlerde. Diğer kamu alanları ve sivil yapılar da hep yerli yerindedir. Her şey bir aşk ve vecd halindedir. Bütün yapılar tavaf eder gibi ibadet halindedir. Tek bir odak noktası yoktur. Ve organik bir yerleşim söz konusudur. Yani dağılım programlanmış ve önceden kestirilebilir değildir. Nehrin akışına müdahale edip yatağını değiştirmek gibi bir durum söz konusu değildir. Tabiata ve onun kıvrımlarına saygı vardır. Gökyüzü vardır. İnsanın dört yön duygusunu yaşamasına imkan vardır. Renkler vardır armoniye duran. İnsana yaşama sevinci veren renkler. Mahremiyetin gözetildiği evler ve semtler. Bütün bunlar Cemal Toy’un resimlerinde karşımıza çıkar. Kütahya olur bazen resimler, bazen Üsküp. Bazen Bursa olurlar, bazen Bosna. Ama en çok İstanbul, bilhassa İstanbul.
Şehrin (İstanbul) ressamı Cemal Toy’dan şehrin (İstanbul) aşıklarından Le Corbusier’e geçersek Osmanlı şehriyle, bir ütopyanın nasıl vücut bulduğunu daha iyi kavrarız. Bilindiği üzere Le Corbusier, modern mimarinin maestrolarından. Bugün içinde barındığımız (yaşadığımız diyemiyorum) evlerin, teknik ve epistemik bilgisini borçlu olduğumuz vizyoner isimlerden birisi o. Muhteremin (biraz sonra yazacağım cümlelerine hürmeten) İstanbul’la da teşriki mesaisi var.
Bir gün İstanbul’dan gemiyle ayrılırken gördüğü manzara karşısında aşağıdaki satırları kaleme alır hazret. Bu satırlar, insan aklıyla ilahi ellerin (inayetin) buluşmasına mümtaz bir örnektir.
“İşte büyük abidelerin yer aldığı sırtlardan aşağıya doğru az meyilli, çatıların gölgeleri altındaki cumbalar ve bunların gölgeleri altındaki pencereli duvarlar, pencereli cumbalar, mor, gölgeli satıhların pencerelerin geometrisiyle, aradaki bahçelerin yeşillikleriyle meydana getirdiği, adeta denize kadar uzanmış muhteşem bir acem halısını hatırlatıyordu.” (Le Corbusier-1919)
Ütopyadan gerçeğe estetik bir dünyanın ifadesi olan yukarıdaki satırlar, bugün itibariyle sadece resimler ve kelimelerde kalmış durumda. Biz, şehir sıfatıyla kaotik ve estetik yoksunu yerlerde yaşamaya razı olduğumuz ve bu duruma isyan etmediğimiz sürece de kalmaya devam edecek!
Ütopyadan gerçeğe estetik bir dünya tasavvuru “Dünün ütopyaları yarının gerçekleridir.” Acaba!
Reviewed by Habersizim
on
09:35:00
Rating:

Hiç yorum yok: