“Bizim bir diğer avantajımızsa onların kadınlarıydı. Kadın, ihmal ettikleri, geri plana ittikleri bir güçtü onların. Örtüyorlardı kadını ve horluyorlardı… DEĞİŞİKLİK kadınları çekiyor, içlerindeki bir şeyi okşuyordu. Her halleri ve tutumlarıyla üstlerindeki kaba güçten fırsat buldukça bize hak veriyorlardı. Devlet örtülerinden sıyrılmalarını isteyince bu yüzden tereddüt etmediler. Bu davranışları hükümetçe, gazetelerce, dünyaca alkışlan ıyordu… Sokağımız her geçen gün türlü kadın güzellikleriyle süsleniyordu. Bu, muasır medeniyetler seviyesine çıkmanın bir başlangıcıydı.
Değişiklik, akşam güneşinde parlayan memnunluklarını silmiş; mağmum, kederli ve karanlık bir görünüş vermişti onlara. Oysa değişikliğin ilk boy gösterdiği devirlerde ne kadar hallerinden memnun görünürlerdi. Değişiklik sokağın alt ucundan, sandıkçıların evi yanından ilk adımını atmıştı. Bu adım, eğri kaldırımların gölcüklerinde sivrilmiş iri taşlar üzerinde sekti. O güne kadar bu taşlar, bu yollar, bu binalar, bu insanlar geniş ve sağlam ayakkabılar içinde yere sağlam basan adımların seyircisi olmuştu. Oysa o gün değişiklik, çok ince ve çok yüksek topuklar üzerinde dengeyi bulmak için bir cambaz ustalığı gerektiren adımlara, merak ve ürkeklikle baktılar; sokağımız, idraki var olduğundan beri ilk defa bir yargıya varmakta güçlük çekti. Bu çok ince ve çok yüksek topukların sürükleyip getirmek istediği nasıl bir şeydi? Gerçi yürümeyi bu kadar güçleştirmek onları ancak güldürürdü. Şu var ki bu soytarılığın ardında gizlenen daha başka, şakaya gelmez, yabancı kokan bazı şeylerin var olduğu zannı uyanıyordu.
Ahşap evler meşe iskeletlerinde bir tehlikenin ilk adım seslerini bu yüksek ökselerin topuklarında duydular; çeşme de, Mescid de, evliya da, yaşlı efendiler de, sakağın tümü de öyle. Yalnız kadınlar; onlar, zengin, değişik ve girift yapılarının hafızasında, göbekler ötesi geçmişlerinde bu yüksek ökçeleri tanır gibi oldular. Onlar da diğerleri gibi güldüler ama içlerinde bir şey kıpırdadı ve gerindi. O kıpırdanan şeye ‘şeytan’ dedi yaşlılar. Uzun yüzyıllardan beri ancak masallarda nefes alabilen, bütün kötülüklerin kaynağı o yaratık, sokağın sevgiyle örülmüş dayanışmasıyla sakağımızdan uzak tutulmuşken yaşlı efendilerin söylediğine göre yüksek topukların sesinde, kadında, kadının içinde ilk defa mekân tuttu…"
Sokakta/Bahaeddin Özkişi/Ötüken yayınları
Çocukluğunuzun tamamını yaşadığınız bir mahalleniz oldu mu hiç? Sizi bir mektep/medrese mütekamiliyeti ile yetiştiren büyükleriniz? Her yüzün, sesin, evlerin balkonlarından sarkan çiçeklerin, yolun kenarındaki yaşlı ağaçların aşinalığıyla yaşadığınız bir sokağınız var mıydı? Sizi gördüklerinde aralarındaki kovalamacadan vazgeçen ve kuyruklarını sallayarak üzerinize atılan kedi ve köpek dostlarınız oldu mu? Geleceğiniz günü sizinkiler kadar hasretle bekleyen ve sevdiğiniz yemeği günün sabahında hazır eden komşularınız var mıydı? Benim vardı. Her ziyaretimde, döndüğüm her köşe başından karşıma çıkan çocukluğumla karşılaşırdım. Etimizle, kemiğimizle yaşadığımız bir hayatın hayallerimizden bile uçup gidecek kadar uzakta kalması ıstırap verici. Bir o kadar ıstırap verici olan şey ise, kendi çocuklarımız için bir mahalle/ev mensubiyeti ve mahremiyeti tesis edememiş olmamız. İnsanların önce kendi içinde başlayan ve dalga dalga evden sokağa, sakaktan mahalleye, mahalleden şehre, şehirden bütün ülkeye yayılan değişim; Müslümanlığımıza yabancılaşmamızdan başka bir şey değildi. İmanımıza, irfanımıza, hatıra ve hayallerimize uzak düştük.
Dilencisine "Allah versin" diye bir mukabelede bulunulan bir sokağın kaldırım taşlarını yenileseniz ne olur? Bir yetimin saçlarına değmeyen ellerimiz duaya durduğunda, o dua nereye kadar yükselebilir? Boy aynalarının karşısında denediğimiz gülümsemeler, hangi kederli insanın yarasına merhem olur?
Hayatımızdan kovaladığımız ama yokluğuna da razı olamadığımız Müslümanlığımızı ilmihal kitaplarında topladık. Zannettik ki, ayet ve hadisler kitaplarda durdukça Müslüman olarak kalabileceğiz. Evde pişen yemekten komşuya bir tabak göndermekten vazgeçtiğimiz gün başladı sürgünümüz. Açıkta taşıdığımızın üzerindeki göz hakkından sakınmayı unuttuğumuzda kaybettik dinimizi. Televizyon karşısındaki yabancıdan yüzünü sakınan anamıza güldüğümüzde yitirdik edep ve mahremiyetimizi. Çocuklarımızı anaları/büyük anaları değil; kreş ve gündüz bakımevi büyütmeye başladığında vazgeçtik aile bütünlüğümüzden. Çeşitli bahanelerle baba evine gitmekten imtina edip tatile gittiğimiz o ilk bayram vardı ya hani, işte o gün küff arın zafer naralarını duymuştu büyüklerimiz de biz gülüp geçmiştik.
Değişiklik, akşam güneşinde parlayan memnunluklarını silmiş; mağmum, kederli ve karanlık bir görünüş vermişti onlara. Oysa değişikliğin ilk boy gösterdiği devirlerde ne kadar hallerinden memnun görünürlerdi. Değişiklik sokağın alt ucundan, sandıkçıların evi yanından ilk adımını atmıştı. Bu adım, eğri kaldırımların gölcüklerinde sivrilmiş iri taşlar üzerinde sekti. O güne kadar bu taşlar, bu yollar, bu binalar, bu insanlar geniş ve sağlam ayakkabılar içinde yere sağlam basan adımların seyircisi olmuştu. Oysa o gün değişiklik, çok ince ve çok yüksek topuklar üzerinde dengeyi bulmak için bir cambaz ustalığı gerektiren adımlara, merak ve ürkeklikle baktılar; sokağımız, idraki var olduğundan beri ilk defa bir yargıya varmakta güçlük çekti. Bu çok ince ve çok yüksek topukların sürükleyip getirmek istediği nasıl bir şeydi? Gerçi yürümeyi bu kadar güçleştirmek onları ancak güldürürdü. Şu var ki bu soytarılığın ardında gizlenen daha başka, şakaya gelmez, yabancı kokan bazı şeylerin var olduğu zannı uyanıyordu.
Ahşap evler meşe iskeletlerinde bir tehlikenin ilk adım seslerini bu yüksek ökselerin topuklarında duydular; çeşme de, Mescid de, evliya da, yaşlı efendiler de, sakağın tümü de öyle. Yalnız kadınlar; onlar, zengin, değişik ve girift yapılarının hafızasında, göbekler ötesi geçmişlerinde bu yüksek ökçeleri tanır gibi oldular. Onlar da diğerleri gibi güldüler ama içlerinde bir şey kıpırdadı ve gerindi. O kıpırdanan şeye ‘şeytan’ dedi yaşlılar. Uzun yüzyıllardan beri ancak masallarda nefes alabilen, bütün kötülüklerin kaynağı o yaratık, sokağın sevgiyle örülmüş dayanışmasıyla sakağımızdan uzak tutulmuşken yaşlı efendilerin söylediğine göre yüksek topukların sesinde, kadında, kadının içinde ilk defa mekân tuttu…"
Sokakta/Bahaeddin Özkişi/Ötüken yayınları
Çocukluğunuzun tamamını yaşadığınız bir mahalleniz oldu mu hiç? Sizi bir mektep/medrese mütekamiliyeti ile yetiştiren büyükleriniz? Her yüzün, sesin, evlerin balkonlarından sarkan çiçeklerin, yolun kenarındaki yaşlı ağaçların aşinalığıyla yaşadığınız bir sokağınız var mıydı? Sizi gördüklerinde aralarındaki kovalamacadan vazgeçen ve kuyruklarını sallayarak üzerinize atılan kedi ve köpek dostlarınız oldu mu? Geleceğiniz günü sizinkiler kadar hasretle bekleyen ve sevdiğiniz yemeği günün sabahında hazır eden komşularınız var mıydı? Benim vardı. Her ziyaretimde, döndüğüm her köşe başından karşıma çıkan çocukluğumla karşılaşırdım. Etimizle, kemiğimizle yaşadığımız bir hayatın hayallerimizden bile uçup gidecek kadar uzakta kalması ıstırap verici. Bir o kadar ıstırap verici olan şey ise, kendi çocuklarımız için bir mahalle/ev mensubiyeti ve mahremiyeti tesis edememiş olmamız. İnsanların önce kendi içinde başlayan ve dalga dalga evden sokağa, sakaktan mahalleye, mahalleden şehre, şehirden bütün ülkeye yayılan değişim; Müslümanlığımıza yabancılaşmamızdan başka bir şey değildi. İmanımıza, irfanımıza, hatıra ve hayallerimize uzak düştük.
Dilencisine "Allah versin" diye bir mukabelede bulunulan bir sokağın kaldırım taşlarını yenileseniz ne olur? Bir yetimin saçlarına değmeyen ellerimiz duaya durduğunda, o dua nereye kadar yükselebilir? Boy aynalarının karşısında denediğimiz gülümsemeler, hangi kederli insanın yarasına merhem olur?
Hayatımızdan kovaladığımız ama yokluğuna da razı olamadığımız Müslümanlığımızı ilmihal kitaplarında topladık. Zannettik ki, ayet ve hadisler kitaplarda durdukça Müslüman olarak kalabileceğiz. Evde pişen yemekten komşuya bir tabak göndermekten vazgeçtiğimiz gün başladı sürgünümüz. Açıkta taşıdığımızın üzerindeki göz hakkından sakınmayı unuttuğumuzda kaybettik dinimizi. Televizyon karşısındaki yabancıdan yüzünü sakınan anamıza güldüğümüzde yitirdik edep ve mahremiyetimizi. Çocuklarımızı anaları/büyük anaları değil; kreş ve gündüz bakımevi büyütmeye başladığında vazgeçtik aile bütünlüğümüzden. Çeşitli bahanelerle baba evine gitmekten imtina edip tatile gittiğimiz o ilk bayram vardı ya hani, işte o gün küff arın zafer naralarını duymuştu büyüklerimiz de biz gülüp geçmiştik.
Sokak
Reviewed by Habersizim
on
09:46:00
Rating:

Hiç yorum yok: