Bazen hiçbir alıcısı olmayan yazılar yazdığıma dair zehaba kapılsam da, bir şeyler devam ettiriyor beni. İçimdeki tetikleyiciler dışımdaki duraklamalara galip geliyor ve yazmaya devam ediyorum sanat üzerine.
Bu topraklarda sanat üzerine yazmak, su üstüne yazı yazmak gibi. Dalga etkisi yaparak yayılması murad edilen fikirler, hedefini bulmuyor sanat söz konusu olduğunda. Helezonik bir varoluşla büyüme sarmalına ihtiyaç varken, cevap olarak üretilen bütün hamleler akamete düçar oluyor.
Birken ikiye, ikiyken dörde, dörtken sekize dönüşmek mevzubahisken, bir, birdirbir oynamaktan öteye gidemiyor. Çünkü sanatsızlaştırılmış bu millet, hem de her yerinden sanat fışkıran medeniyetlere ev sahipliği yapmışken.
Her köşesinde, ihsanın çiçeğe durduğu estetik harikalarına barınak olmuşken. Hamuru güzellikle yoğrulmuş ve harcına tekhne’nin/ars şifreleri katılmışken.
Sanat için gerekli olan deruni zevk ve beynelmilel aura’nın zemini üzerindeyken sanatsız bırakılmış bu millet.
Nedenlerine girmeyeceğim burada. Zira hemen herkes, nedenlerine ve nereden nereye geldiğimize dair nutuklar atıp duruyor. Geçmişin ihtişamıyla vurulduğumuz sarhoşluk, herkesi söyleve durduruyor. Sözün özü çok konuşuyoruz, hep konuşuyoruz, sadece konuşuyoruz. Ben de konuşacağım burada ama romantik bir söylev olmayacak bu. Çünkü romantik olacak kadar bile bilmiyorum maziyi. Ait olduğum medeniyetin dinamikleri hakkında bolca malumata sahip olsam da, ellerimde hayat bulmuyor o dinamikler. Ellerimde hayat bulmayan dinamikler, dinamit olup patlıyor ama beynimde. Patlıyor ve içinde bulunduğum karanlık daha da derinleşiyor. Çünkü dünyayı aydınlatmanın mimarisine vücut vermiş ve sanatı bir aydınlanma/aydınlatma olarak görmüş ecdadın kemiklerini sızlatacak kadar habersizim tecrübesinden. Dünyayı güzelleştirmenin hikayesini elmastan kelimelerle yazmış bir ceddin, tam olarak ne olduğunu bilmeyen, bu yüzden nerede duracağından habersiz bir bireyiyim ben. Hatta person’um. Batı paradigmasının ufku öldüren ve bir kabus gibi üzerine çöktüğü Freudyen’im ben. (Freud’dan nefret etsek de hepimiz Frued’in çocuklarıyız)
Kendime fazla yüklendiğimi düşünüyorsanız, bilin ki bu benim hikayem değil. Bu bizim hikayemiz. Başkaları tarafından yazılmış ve bize dayatılmış hikayemiz.
Peki, yukarıdaki başlık bu cümleler için miydi? Tabi ki hayır. Zira başlıkta geleceğe dair ümit var ama yukarıdaki cümleler silme dram kokuyor. Trajedi fışkırıyor satırlardan. Halbuki Müslümanın hayatında trajediye yer yoktur. Dram nefes alamaz bizim sokaklarımızda. Dramı stoklamaksa hiç bize göre değildir. O zaman sazı tekrar ele almalı ve yeni bir başlangıçla yeniden doğmalıyız önümüzdeki satırlarda. Ne de olsa, Zümrüd-ü Anka’nın akrabasıyız biz ve bir ölür bin diriliriz.
O vakit bir hikayeyle başlayayım. Bu hikaye, topraklarımızın sahip olduğu sanatsal derinliğin en derin noktasından. Koca Sinan’ın hikayesi bu. Sinan 400’e yakın eser yapmıştır hayatında. Ve bu eserler kulübe ya da kümes değildir. Her biri, hem deha hem birikim hem de yılma nedir bilmeyen çalışma gerektiren camiler, su kemerleri, hanlar, saraylar, medreseler ve daha nice yapılardır. Hatta aynı anda birkaç yapıyı birden yapmıştır Mimar Sinan. Bunlar arasında yüzlerce kilometre mesafelerin olması da cabası. Bir insanın bunu başarması mümkün gözükmezken nasıl olmuştur bu? Nasıl bir durum söz konusudur ki, Mimar Sinan hakkından gelmiştir bunca işin ve düşmemiştir alnı bir kez yere?
İşte burada sanatsal derinlik dediğimiz şey giriyor devreye. Bu toprakların sanatla yoğrulmuş hamuru giriyor. Çünkü Mimar Sinan, bu toprakların çocuğudur. Bu topraklara bir eklemlenmedir. Açtığı çığır öncesi beslendiği kaynaklar bu topraklardadır. Seferden sefere bütün etüdlerini bu topraklarda bir araya getirmiş ve mozaiğe dönüşmesi için buradaki derinliğe başvurmuştur. Çünkü Mezopotamya’dan Rumeli’ye, Roma’dan Bizans’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya sayısız medeniyete bu topraklar ev sahipliği yapmıştır. Kat kat medeniyet kök salmıştır bu topraklarda. Bunun doğurduğu birikim, kolaylaştırmıştır Sinan’ın ilerini. Kolaylaştırmış ve hızlandırm ıştır. Ve bu birikim, en derin, en açık görüntüsünü sanat eserleriyle vermiştir. Sanatla görücüye çıkmıştır bu medeniyetler. Sanatla kalkınmış ve gelecek çağlara sanatla kalmışlardır. Eğer sanat olmasaydı haberdar olmayacaktık belki de hiç birinden. Kültür, din, ve geleneklerinde n habersiz kalacaktık. Çünkü Efes’e de gitseniz bugün Selsus kütüphanesi’ne, ya da Divriği’nde Ulu Camii’ne, hatta Göbeklitepe’deki tarih yazımını değiştiren harabelere, sizi sanat karşılar. Sanat haber verir size bilinmeyenden. Haber veremese bile ip uçlarını verir haberlerin. Yol gösterir ve bir pusula görevi görür. Harabelerin habere dönüşmesini sağlar sanat.
Burada şu sorular geliyor aklına insanın: Bu medeniyetlerin yaşad ıkları ve hayatlarını ürettikleri mekanları, sade ve işlevsel yapmak yerine, çağlar sonrasına kalacak şekilde sağlam ve gelecek nesillere haber verecek şekilde yapmalarının altında yatan sebep nedir?
Sıradan bir çatı yerine muhteşem bir kubbe yapmak hangi kayg ının eseridir? Kubbeyi yapmakla kalmayıp onu tezyin etmek nedendir? Çatıyı geçtim, yemek yediği kabın etrafını sonsuz bir arabesk deseniyle işlemek hangi dertten ötürüdür? Ördüğü bir çorabın üst kısmını çiçek motifleriyle bezemekle murad edilen şey nedir?
Elbette ki güzelliktir. Bütün bunların altında yatan kaygı estetiktir. Çünkü insan güzelliğin çocuğudur. Ve güzelliği üretmek için vardır. Kâbil’in bütün gerçekliğine rağmen güzelliği yeniden yeniden üretmek için vardır. Yetinmemiştir bu yüzden nefes almakla. O nefese ruh üflemiştir. O nefese anlam bağışlamıştır. İşte o anlam, o ruh, medeniyet dediğimiz şeydir. Ve bütün medeniyetler var oluşunu sanata borçludur. (Abarttığımı düşünüyorsanız gözlüklerinizi çıkarıp medeniyet denilen kavramın sanatla dansına bir de öyle bakın) Çünkü sanatla doğmuştur medeniyet, sanatla yaşayacaktır, ebed müddet!
İşte biz böyle topraklar üzerinde oturuyoruz. Nerdeyse bütün büyük medeniyetlerin ya gelip geçtiği ya da gelip yerleştiği topraklarda. Bu topraklardaki sanatsal zenginlik hiçbir yerde yok. Bu topraklardaki tektonik çözümlemeler hiçbir yerde yok. Bu topraklardaki insani geçişkenlikler hiçbir yerde yok. Çünkü bu topraklar Anadolu. Çünkü bu topraklar Ata dolu. Çıkacaksa insanlığı içine alacak bir yürüyüş bu topraklardan çıkacak. Çıkacaksa Adem’in çocuklarına hayırhah bir gelecek bu topraklardan çıkacak. Çünkü burada başladı hikaye, bitecekse burada bitecek!
Baki selamlar!
Bu topraklarda sanat üzerine yazmak, su üstüne yazı yazmak gibi. Dalga etkisi yaparak yayılması murad edilen fikirler, hedefini bulmuyor sanat söz konusu olduğunda. Helezonik bir varoluşla büyüme sarmalına ihtiyaç varken, cevap olarak üretilen bütün hamleler akamete düçar oluyor.
Birken ikiye, ikiyken dörde, dörtken sekize dönüşmek mevzubahisken, bir, birdirbir oynamaktan öteye gidemiyor. Çünkü sanatsızlaştırılmış bu millet, hem de her yerinden sanat fışkıran medeniyetlere ev sahipliği yapmışken.
Her köşesinde, ihsanın çiçeğe durduğu estetik harikalarına barınak olmuşken. Hamuru güzellikle yoğrulmuş ve harcına tekhne’nin/ars şifreleri katılmışken.
Sanat için gerekli olan deruni zevk ve beynelmilel aura’nın zemini üzerindeyken sanatsız bırakılmış bu millet.
Nedenlerine girmeyeceğim burada. Zira hemen herkes, nedenlerine ve nereden nereye geldiğimize dair nutuklar atıp duruyor. Geçmişin ihtişamıyla vurulduğumuz sarhoşluk, herkesi söyleve durduruyor. Sözün özü çok konuşuyoruz, hep konuşuyoruz, sadece konuşuyoruz. Ben de konuşacağım burada ama romantik bir söylev olmayacak bu. Çünkü romantik olacak kadar bile bilmiyorum maziyi. Ait olduğum medeniyetin dinamikleri hakkında bolca malumata sahip olsam da, ellerimde hayat bulmuyor o dinamikler. Ellerimde hayat bulmayan dinamikler, dinamit olup patlıyor ama beynimde. Patlıyor ve içinde bulunduğum karanlık daha da derinleşiyor. Çünkü dünyayı aydınlatmanın mimarisine vücut vermiş ve sanatı bir aydınlanma/aydınlatma olarak görmüş ecdadın kemiklerini sızlatacak kadar habersizim tecrübesinden. Dünyayı güzelleştirmenin hikayesini elmastan kelimelerle yazmış bir ceddin, tam olarak ne olduğunu bilmeyen, bu yüzden nerede duracağından habersiz bir bireyiyim ben. Hatta person’um. Batı paradigmasının ufku öldüren ve bir kabus gibi üzerine çöktüğü Freudyen’im ben. (Freud’dan nefret etsek de hepimiz Frued’in çocuklarıyız)
Kendime fazla yüklendiğimi düşünüyorsanız, bilin ki bu benim hikayem değil. Bu bizim hikayemiz. Başkaları tarafından yazılmış ve bize dayatılmış hikayemiz.
Peki, yukarıdaki başlık bu cümleler için miydi? Tabi ki hayır. Zira başlıkta geleceğe dair ümit var ama yukarıdaki cümleler silme dram kokuyor. Trajedi fışkırıyor satırlardan. Halbuki Müslümanın hayatında trajediye yer yoktur. Dram nefes alamaz bizim sokaklarımızda. Dramı stoklamaksa hiç bize göre değildir. O zaman sazı tekrar ele almalı ve yeni bir başlangıçla yeniden doğmalıyız önümüzdeki satırlarda. Ne de olsa, Zümrüd-ü Anka’nın akrabasıyız biz ve bir ölür bin diriliriz.
O vakit bir hikayeyle başlayayım. Bu hikaye, topraklarımızın sahip olduğu sanatsal derinliğin en derin noktasından. Koca Sinan’ın hikayesi bu. Sinan 400’e yakın eser yapmıştır hayatında. Ve bu eserler kulübe ya da kümes değildir. Her biri, hem deha hem birikim hem de yılma nedir bilmeyen çalışma gerektiren camiler, su kemerleri, hanlar, saraylar, medreseler ve daha nice yapılardır. Hatta aynı anda birkaç yapıyı birden yapmıştır Mimar Sinan. Bunlar arasında yüzlerce kilometre mesafelerin olması da cabası. Bir insanın bunu başarması mümkün gözükmezken nasıl olmuştur bu? Nasıl bir durum söz konusudur ki, Mimar Sinan hakkından gelmiştir bunca işin ve düşmemiştir alnı bir kez yere?
İşte burada sanatsal derinlik dediğimiz şey giriyor devreye. Bu toprakların sanatla yoğrulmuş hamuru giriyor. Çünkü Mimar Sinan, bu toprakların çocuğudur. Bu topraklara bir eklemlenmedir. Açtığı çığır öncesi beslendiği kaynaklar bu topraklardadır. Seferden sefere bütün etüdlerini bu topraklarda bir araya getirmiş ve mozaiğe dönüşmesi için buradaki derinliğe başvurmuştur. Çünkü Mezopotamya’dan Rumeli’ye, Roma’dan Bizans’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya sayısız medeniyete bu topraklar ev sahipliği yapmıştır. Kat kat medeniyet kök salmıştır bu topraklarda. Bunun doğurduğu birikim, kolaylaştırmıştır Sinan’ın ilerini. Kolaylaştırmış ve hızlandırm ıştır. Ve bu birikim, en derin, en açık görüntüsünü sanat eserleriyle vermiştir. Sanatla görücüye çıkmıştır bu medeniyetler. Sanatla kalkınmış ve gelecek çağlara sanatla kalmışlardır. Eğer sanat olmasaydı haberdar olmayacaktık belki de hiç birinden. Kültür, din, ve geleneklerinde n habersiz kalacaktık. Çünkü Efes’e de gitseniz bugün Selsus kütüphanesi’ne, ya da Divriği’nde Ulu Camii’ne, hatta Göbeklitepe’deki tarih yazımını değiştiren harabelere, sizi sanat karşılar. Sanat haber verir size bilinmeyenden. Haber veremese bile ip uçlarını verir haberlerin. Yol gösterir ve bir pusula görevi görür. Harabelerin habere dönüşmesini sağlar sanat.
Burada şu sorular geliyor aklına insanın: Bu medeniyetlerin yaşad ıkları ve hayatlarını ürettikleri mekanları, sade ve işlevsel yapmak yerine, çağlar sonrasına kalacak şekilde sağlam ve gelecek nesillere haber verecek şekilde yapmalarının altında yatan sebep nedir?
Sıradan bir çatı yerine muhteşem bir kubbe yapmak hangi kayg ının eseridir? Kubbeyi yapmakla kalmayıp onu tezyin etmek nedendir? Çatıyı geçtim, yemek yediği kabın etrafını sonsuz bir arabesk deseniyle işlemek hangi dertten ötürüdür? Ördüğü bir çorabın üst kısmını çiçek motifleriyle bezemekle murad edilen şey nedir?
Elbette ki güzelliktir. Bütün bunların altında yatan kaygı estetiktir. Çünkü insan güzelliğin çocuğudur. Ve güzelliği üretmek için vardır. Kâbil’in bütün gerçekliğine rağmen güzelliği yeniden yeniden üretmek için vardır. Yetinmemiştir bu yüzden nefes almakla. O nefese ruh üflemiştir. O nefese anlam bağışlamıştır. İşte o anlam, o ruh, medeniyet dediğimiz şeydir. Ve bütün medeniyetler var oluşunu sanata borçludur. (Abarttığımı düşünüyorsanız gözlüklerinizi çıkarıp medeniyet denilen kavramın sanatla dansına bir de öyle bakın) Çünkü sanatla doğmuştur medeniyet, sanatla yaşayacaktır, ebed müddet!
İşte biz böyle topraklar üzerinde oturuyoruz. Nerdeyse bütün büyük medeniyetlerin ya gelip geçtiği ya da gelip yerleştiği topraklarda. Bu topraklardaki sanatsal zenginlik hiçbir yerde yok. Bu topraklardaki tektonik çözümlemeler hiçbir yerde yok. Bu topraklardaki insani geçişkenlikler hiçbir yerde yok. Çünkü bu topraklar Anadolu. Çünkü bu topraklar Ata dolu. Çıkacaksa insanlığı içine alacak bir yürüyüş bu topraklardan çıkacak. Çıkacaksa Adem’in çocuklarına hayırhah bir gelecek bu topraklardan çıkacak. Çünkü burada başladı hikaye, bitecekse burada bitecek!
Baki selamlar!
Sanatsal derinlik
Reviewed by Habersizim
on
09:59:00
Rating:

Hiç yorum yok: