Futboldan anlamam. 11’er kişiyle oynandığını söylüyorlar. Yalan. Halı sahamaçında bizim bacanaklar 6’ya 6 maç yapıyor. Kaleye de beni koyuyorlar. Habire gol yiyorum. (Halı sahada maç yaptığın takım arkadaşlarına kısaca ‘bacanak’ denir) Halı saha maçlarıyla ilgili uzun uzadıya yazacak mecalim de yok. Sahanın parasını kim ödeyecek, çıkışta baklavayı kim ısmarlayacak diye tartışan ve genellikle göbekli insanlardan oluşan bir vasatın müthiş eğlencesi. Ofsayt yok bir şey yok. Öyle oyun mu olur.
Siz şimdi kurallara fazla kafayı taktığınız için “gol atan kaleye” isimli oyunu da ciddiye almazsınız. Kalecilik nasıl pespaye bir şeyse artık, benim oynadığım ‘gol atan kaleye’ oyunlarında kimse bana gol atmıyor. Tüm şutlar direkte patlıyor. Akşama kadar önümde artistlik yapıp bana gol atamayan insanları izliyorum. Atamıyor değiller. Atmıyorlar. Kaleye geçmeyi sevmiyorlar. Varsa yoksa ofans. Defansa kafası basmıyor kimsenin. Üstelik bir de “Japon kale” adında faşist bir yaklaşım var. Bana uyan tek faşizm. Herkesin kendi kalesi var. Bireyselliğe övgü. Küçük olsun benim olsuncu zihniyetin futbolu. Genellikle dar alanlarda kısa paşlaşılan ve çoraplardan oluşan bir topla oynanan oyun. Neden Japon, diye sorma. Kaleler küçük, Japonlar küçük. yine emperyalist zihniyet. Desen ki Avusturya kale. Onlar da öyle pek devasa değiller. Kimseye anlatamazsın. Neyse.
Bizim bu futbolla yakınlığımız Cahit Koytak nam şairin ‘Futbol oynayan çocuklar’ isimli şiirinden kaynaklanır esasında. Koytak, depresif şiirinde “umulmadık goller peşinde hepsi” demiş bizim gönlümüzü fethetmiştir. Şiir ‘gol atan kaleye’ oyununa uymasa da bir çok şeye uyuyor. Sonuçta imgedir. Bir şiirden Türk futbolunu kurtarmasını bekleyemeyiz. Bir de tabi kendime seçtiğim ‘fake fotoğraf’ bir kaleciye ait. Kolombiya kalecisi Rene Higuita. Kendisi defansın arkasına sarkan topları yakalamak için kalesini terk etmesiyle meşhurdu. Ben de öyle. Ben de kaleyi beklemekten sıkılıp zaman zaman topu önüme alıp orta sahaya kadar süren bir insan ım. Higuita reisi kendime fotoğraf olarak seçmem o yüzden. Cahit Koytak imge yapar biz yapamaz mıyız?
Özetle futbol böyle sulu, cıvık bir alan benim için. Takım tutmayı beceremiyorum. Daha önce bu konuda Diriliş Postası’nda yazm ıştım. Tabi siz o yazımı da diğer tüm yazılarım gibi okumadığınız için anlayamazsınız. En sonunda bizim hanım Trabzonlu olduğu için hanımköylü bir insan olarak Trabzonspor’u tutmaya karar vermiştim. Ufff. Daha takımı tutmaya başladığım ilk hafta ne olaylar ne olaylar. Sahanın ortasında futbolcu hakeme kırmızı kart gösterdi. Düşünebiliyor musunuz?
Kimse kusura bakmasın bu bir haberdir. İnsan köpeği ısırınca haber oluyorsa bu da bir haberdir. (Werner Hugo’ya laf atıyorum) Trabzon’da ‘hakeme kırmızı kart gösteren futbolcu’ heykeli yapılacakmış. Bir de kırmızı kart gösteren futbolcu Salih Dursun’un adı Karadeniz’de muhtelif ilçelerde cadde ve sokaklara verilecekmiş. Facebook’ta bizim hanımın tüm akrabaları profil resimlerini Salih Dursun yaptılar. Trabzon’da esnaf ellerinde kırmızı kartlarla yürüyüş yapmışlar, polis gülmekten dağıtamamış öfkeli kalabalığı. Ne biçim bir takımı tutuyorum kardeşim ben, neyin içine düştüm? Bizim hanım Trabzonspor’u tuttuğumu öğrenince baya bir sevinmişti. O gün kahvaltıda kuymak yapmış, akşama hamsili pilav pişirmişti. Bizim evde futbolun hayata yansıması da bu. Konuya hakim olmak için akşam gözümden uyku akarken açtım futbol tartışma programlarını izledim. Ekranı 18’e bölmüşler. Hepsinde bir kafa. Konuşuyorlar. Takip edemedim. Çok iddial ıydı hepsi. Bu kadar iddia fazla bana. Ben alışmışım kalede bir saat durup hangi takım yenerse yensin baklavaya çöktüğüm halı saha maçlarına. Bu bana fazla geldi.
Özetle Salih Dursun gibi futbolcuların sayısının artmasını istiyorum. Bize felsefe yapma imkanı verdikleri için. “Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız, hakeme kırmızı kart gösteririz” filan gibi şeyler söyleyebildik sayesinde sağ olsun. Benden futbol yorumcusu olur. Dilediğim kadar boş konuşabiliyorum, denedim. IBAN numaramla ilgilenmeyen Albayrak Efendi’nin tanıdığı bir televizyon var mıdır orada futbol konuşup üç beş yolumu bulayım. Gerçi televizyonlar Hakan Albayrak’ı ekrana çıkarmıyorlar. Kih kih. Korkuyorlar oolum.
*Yazının başlığının yazıyla ilgisi yok. Evet.
Siz şimdi kurallara fazla kafayı taktığınız için “gol atan kaleye” isimli oyunu da ciddiye almazsınız. Kalecilik nasıl pespaye bir şeyse artık, benim oynadığım ‘gol atan kaleye’ oyunlarında kimse bana gol atmıyor. Tüm şutlar direkte patlıyor. Akşama kadar önümde artistlik yapıp bana gol atamayan insanları izliyorum. Atamıyor değiller. Atmıyorlar. Kaleye geçmeyi sevmiyorlar. Varsa yoksa ofans. Defansa kafası basmıyor kimsenin. Üstelik bir de “Japon kale” adında faşist bir yaklaşım var. Bana uyan tek faşizm. Herkesin kendi kalesi var. Bireyselliğe övgü. Küçük olsun benim olsuncu zihniyetin futbolu. Genellikle dar alanlarda kısa paşlaşılan ve çoraplardan oluşan bir topla oynanan oyun. Neden Japon, diye sorma. Kaleler küçük, Japonlar küçük. yine emperyalist zihniyet. Desen ki Avusturya kale. Onlar da öyle pek devasa değiller. Kimseye anlatamazsın. Neyse.
Bizim bu futbolla yakınlığımız Cahit Koytak nam şairin ‘Futbol oynayan çocuklar’ isimli şiirinden kaynaklanır esasında. Koytak, depresif şiirinde “umulmadık goller peşinde hepsi” demiş bizim gönlümüzü fethetmiştir. Şiir ‘gol atan kaleye’ oyununa uymasa da bir çok şeye uyuyor. Sonuçta imgedir. Bir şiirden Türk futbolunu kurtarmasını bekleyemeyiz. Bir de tabi kendime seçtiğim ‘fake fotoğraf’ bir kaleciye ait. Kolombiya kalecisi Rene Higuita. Kendisi defansın arkasına sarkan topları yakalamak için kalesini terk etmesiyle meşhurdu. Ben de öyle. Ben de kaleyi beklemekten sıkılıp zaman zaman topu önüme alıp orta sahaya kadar süren bir insan ım. Higuita reisi kendime fotoğraf olarak seçmem o yüzden. Cahit Koytak imge yapar biz yapamaz mıyız?
Özetle futbol böyle sulu, cıvık bir alan benim için. Takım tutmayı beceremiyorum. Daha önce bu konuda Diriliş Postası’nda yazm ıştım. Tabi siz o yazımı da diğer tüm yazılarım gibi okumadığınız için anlayamazsınız. En sonunda bizim hanım Trabzonlu olduğu için hanımköylü bir insan olarak Trabzonspor’u tutmaya karar vermiştim. Ufff. Daha takımı tutmaya başladığım ilk hafta ne olaylar ne olaylar. Sahanın ortasında futbolcu hakeme kırmızı kart gösterdi. Düşünebiliyor musunuz?
Kimse kusura bakmasın bu bir haberdir. İnsan köpeği ısırınca haber oluyorsa bu da bir haberdir. (Werner Hugo’ya laf atıyorum) Trabzon’da ‘hakeme kırmızı kart gösteren futbolcu’ heykeli yapılacakmış. Bir de kırmızı kart gösteren futbolcu Salih Dursun’un adı Karadeniz’de muhtelif ilçelerde cadde ve sokaklara verilecekmiş. Facebook’ta bizim hanımın tüm akrabaları profil resimlerini Salih Dursun yaptılar. Trabzon’da esnaf ellerinde kırmızı kartlarla yürüyüş yapmışlar, polis gülmekten dağıtamamış öfkeli kalabalığı. Ne biçim bir takımı tutuyorum kardeşim ben, neyin içine düştüm? Bizim hanım Trabzonspor’u tuttuğumu öğrenince baya bir sevinmişti. O gün kahvaltıda kuymak yapmış, akşama hamsili pilav pişirmişti. Bizim evde futbolun hayata yansıması da bu. Konuya hakim olmak için akşam gözümden uyku akarken açtım futbol tartışma programlarını izledim. Ekranı 18’e bölmüşler. Hepsinde bir kafa. Konuşuyorlar. Takip edemedim. Çok iddial ıydı hepsi. Bu kadar iddia fazla bana. Ben alışmışım kalede bir saat durup hangi takım yenerse yensin baklavaya çöktüğüm halı saha maçlarına. Bu bana fazla geldi.
Özetle Salih Dursun gibi futbolcuların sayısının artmasını istiyorum. Bize felsefe yapma imkanı verdikleri için. “Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız, hakeme kırmızı kart gösteririz” filan gibi şeyler söyleyebildik sayesinde sağ olsun. Benden futbol yorumcusu olur. Dilediğim kadar boş konuşabiliyorum, denedim. IBAN numaramla ilgilenmeyen Albayrak Efendi’nin tanıdığı bir televizyon var mıdır orada futbol konuşup üç beş yolumu bulayım. Gerçi televizyonlar Hakan Albayrak’ı ekrana çıkarmıyorlar. Kih kih. Korkuyorlar oolum.
*Yazının başlığının yazıyla ilgisi yok. Evet.
Salih Dursun ve Trabzonspor’un geleceği
Reviewed by Habersizim
on
10:10:00
Rating:

Hiç yorum yok: