GARİBLERİN KİTABI’NI BİLMİYOR İDİ
Meknes pazarında “Vay sen benim yılanıma bakdın, ver 5 kuruş”, “Vay ben komiklik yapdım da senin gözün kaydı, ver 3 kuruş” deyû yakamıza yapışan esnafdan yakamızı kurtarıb yan sokaklara atdık kendimizi ki bambaşka bir iklim, bambaşka bir hava...
Topyekûn harbdan topyekûn sulha geçdik adeta. Kalbimize bir sekînet indi. Sonradan bir adam bize şunu anlatacakdı: “Burası erenler mıntıkasıdır. Okunub üflenmişdir. 100 senedir bir tek adli vaka dahî kayda geçmemişdir burada.”
Biz dönelim yolculuğumuza.
Yolda bir adamı durdurub “Darkavi zaviyesi nerededir?” diye sorduk.
Adam “Dakika” dedi (Bi’ dakka bekleyin manasında) ve biz de neyi beklediğimizi bilmeden bekledik.
Yoldan başka bir adam geçiyordu.
Bizimki onu durdurdu, bir şey söyledi.
Sonra hep beraber yürümeye başladık, sonradan
gelen adamın izinde.
Vardık bir tekkeye.
Burasıdır dediler.
Vedalaşırken, o ilk çevirdiğimiz adamın âmâ (kör) olduğunu fark etdik.
Nezakete, asalete, yardımperverliğin yahut misafirperverliğin böylesine bakar mısınız?
“Ben körüm, mazur görün” diyebilirdi, demedi. Bizi öbür adama emanet edib ayrılabilirdi, ayrılmadı.
Değil mi ki biz kendisinden bir şey istemişdik, artık bizim kölemiz olmuşdu.
Bunu tahkir maksadile demiyorum.
Benim geldiğin yerde hikmet ehli öyle der; senden yardım isteyenin kölesi ol.
Ne ise.
Vardık bir tekkeye lakin orası acaba hakikaten Dasrkavi tekkesi miydi?
Değildi.
Peki biz şimdi hangi memleketden bahsediyoruz?
Mağrib’dir. Fas.
Ramazan’dı. Adamların bizi getirdiği tekkede (Arablar bu kelimeyi kullanmaz ve dergâh da demezler, zaviye derler) cemaatle teravih namazı eda ediliyordu. Heman abdest tazeleyib ben de cemaate dahil oldum. Yanımdaki ahbabım nedense olmadı. Herhalde hatimli teravih namazı kıldıklarından, rekâtlar pek uzun sürdü. Nihayet selam verdiğimizde, yeni bir namaz faslına geçiş esnasında, ahbabım yanıma gelib, “Burası Ticani tekkesiymiş” dedi. Çıkdık. Gene yoldan bir adam çevirdik. “Zaviya Darkaviya” dedik. Aldı bizi götürdü. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince pek sevindi. Geldik bir tekkeye. Gene cemaat, gene teravih. Abdestim zaten var idi, heman cemaate dahil oldum. Uzun uzun iki rekât kıldık.
Selam verir vermez ahbabım yanıma gelib “Burası da bizim tekke değilmiş” demesin mi?
Hangisiydi, vallahi hatırlamıyorum. Güzeldi ve fakat vaktimizin darlığından bir an evvel Darkavi tekkesine vasıl olmamız lazım geldiğinden heman çıkdık ve her zamanki gibi yoldan bir adam çevirib “Zaviya Darkaviya” dedik. Gene ehlen ve sehlen.
Götürdü bizi bir tekkeye. Heman cemaate dahil oldum. Teravih namazının son rekâtı imiş. Selam verib arkamı döndüm, ahbabıma bakdım, evet manasında başını salladı.
Bu sefer doğru yerde idik. “Gariblerin Kitabı”ndan bildiğimiz, İskoçyalı Ayın Delıs’ı (Ian Dallas diye yazılır) Abdulkadir Es-Sufi’ye çeviren ve onun vasıtasile binlerce Evropalı’yı Din-i Mübin-i İslam’a çeken Darkavi tekkesinde. Sen kalk, “Arayanlar bulamaz ama bulanlar ancak arayanlardır” lafının peşine takılıp İskoçya’dan Mağrib’e gel, Meknes’de salaş bir tekkede hakikate çarpılıb Müslüman ol, elhamdülillah.
Sonra da “Gariblerin Kitabı”nı yaz, “Cihad - Bir Temel Tasarım”ı yaz, daha pek çok kitab yaz ve İskoçya’dan İspanya’ya, Almanya’ya kadar binlerce Evropalı Hıristiyan’ın ihtidasına vesile ol, elhamdülillah. Salaş bir tekke diye mahsus dedim. Şundan ötürü:
Cenab-ı Zülcelal’ın mübarek varlığını küffara isbat maksadile müsbet ilimlere müracaat ederek veya pek Batı meşrebli, pek entelektüel oldukları intiba ını uyandırarak küffarı İslam’a çekmeye çalışanlar -ki onların gayretleri de muhakkak kıymetlidir- o salaş tekke kadar sarsıcı olmamışdır (müsbet manada sarsıcı) küffar üzerinde. İşde o tekkede, Zaviya Darkaviya’da, teravih namazından sonra, bir adama, “Abdulkadir es- Sufi’yi bilir misin?” diye sorduk, o da “Bilirim, sonradan Müslüman olduydu, bizim tekkedendir, lakin nicedir uğramaz, hanımı gelir ama kendisi gelmez, nerededir kim bilir” dedi.
“Herhalde Cenubi Afrika’dadır” dedim.
“Maşaallah, maşaallah” dedi.
Sonra “Biz burayı Gariblerin Kitabı’ndan öğrendik” dedim.
“O ne?” diye sordu.
“Abdulkadir es- Sufi’nin yazdığı kitab” dedim.
“O kitab mı yazdı?” diye sordu, hayretle.
“Ondan başka daha birçok kitab yazdı” dedim.
“Kitabları pek muteberdir” diye de ilave etdim.
“Oh oh” dedi. Pek sevindi.
SANIRSINIZ BURKİNA FASOLU İNKILABCI, FAKAT DEĞİL
Yine bir gün Sırbistan yollarında maşinimle Macar’a doğru ilerliyordum ki yolda sırt çantalı bir kızla sırt çantalı bir oğlanın otostop çekdiğini görüb heman durdum.
Şimdi ismini hatırlayamadığım bir göle gitmek istiyorlardı.
Yolumun üstü değildi ama gençler pek sevimli olduğundan ve de pek yorgun göründüklerinden buyrun dedim, beraber o göle doğru yola koyulduk. Yolda biraz lafladık.
Kız, AIDS nâm hastalığın Frenkler tarafından ‘imal edildiğini’, ilaç şirketlerinin bu hastalık vasıtasile Afrikalıları soyub soğana çevirdiğini, Afrikalıların da bir türlü uyanmayıb mütemadiyen oyuna geldiğini, halbuki Afrika’nın ananevî tıbbının günümüz Frenk tıbbından çok daha iyi olduğunu, bunu sadece Cenubi Afrika Cumhuriyeti’nin fark edüb ananevi Afrika tıbbından mütevellit bir AIDS ilacı üzerinde çalışdıklarını, bu vesile ile sair hastalıklarla alakalı olarak da ananevi tıbbın imkânlarını araştırdıklarını ve şimdiden pek güzel neticelere vardıklarını anlatdı. Oğlan da Evropa’daki demokratik nizamın aslında hiç demokratik neticelere yaramayıb iktisadi tekellere hizmet etdiğini anlatdı.
Çocuklar sanırsınız Burkina Fasolu inkılapçı, ama değil.
Bildiğiniz Frenk.
Düpedüz Fransız.
“O göl neymiş?” dedim; “İsterseniz ben sizi Paris’e kadar götüreyim. Sırtımda bile taşırım.” Ayrılırken “Tanıdığımıza memnun olduk” dedik ve hakikaten de öyleydi.
MOMBASA’DA BİZİMKİLER BİR AĞIZDAN İHLAS’I OKUYUNCA...
Mombasa’ya yakın bir yerde bir köyde Krapf diye bir Alman’ın miladi 19’uncu asırda yapdırdığı bir kiliseyi ve külliyesini görmeye gitdim. Krapf, 1840’lı senelerde Mombasa’ya gelmiş, teslis itikadını tebliğ etmeye çalışmış, oradaki Müslümanlar bir ağızdan İhlas suresini okuyarak Rabbu’l Alemin’e atılan iftiraya gereken karşılığı verince ‘Bunları kandıramam’ deyib putperestlerin topraklarına yönelmiş ve orada kendisini dinleyecek adamlar bulmuş. Mombasalılar tüccar bir halk olduklarından ve dünyanın en ücra köşelerinden dahî insanlar ağırladıklarından ve ağırladıkları her kavmin dilinden birkaç kelime aldıklarından ve içinde Türkçemizin de bulunduğu Sevahili lisanı beynelmilel bir lisan olduğundan onlarla konuşmak kolay idi ve fakat bugün Kenya dediğimiz memleketin iç kısımlarında o zamanlar bu lisan o kadar yaygın değildi. Krapf dedi ki, bunların alayına Sevahili lisanını öğretmek lazım. Bir tarafdan Mombasa yakınlarındaki o köyde Sevahili lisanını konuşan halka hem çat pat bir şeyler anlatırken hem de onları dinleyib Sevahili lisanını iyice öğrenirken, beri tarafda da o lisanı kâğıda dökmeye başlamış. İlk Sevahili lugatini bu adam hazırlamış.
Neyse. Yapdırdığı kilisenin yanında bir de yatılı okul vardı. Oradaki çocuklarla konuşmak istedim. Bereket, papazlar Evropalı değil Afrikalı idi. Menfi manada uyanık olmadıklarından bir Müslümanı çocukların önüne dikmekden imtina etmediler.
Girdik bir sınıfa. Birbirinden güzel şen şakrak çocuklar.
İçlerinde fakir Müslüman köylerinden çocuklar da var idi maalesef. Hepsi de İngilizce biliyorlardı. Cenab-ı Zülcelal’in inayetiyle başladım kafalarını karışdırmaya.
“Çocuklar” dedim, “Bana Afrika’nın en büyük meselesini söyleyebilir misiniz?” “Fakirlik” dediler. “Başka?” dedim. “İç savaşlar” dediler. “Hep birbirimizi öldürüyoruz” dediler.
Belli ki kendilerini öyle belletilmiş.
“Yanlış” dedim.
“Bunu size kim öğretdiyse yalan öğretmiş” dedim.
“Hakikat şudur” dedim ve anlatdım:
“Dünyanın en bereketli nehirleri, Sudan’dan Zimbabve’ye pek çok yerde uçsuz bucaksız ekilebilir bereketli topraklar, en zengin altın ve elmas madenleri, dünyanın diğer ham madenlerinin de ekseriyeti, bundan başka deniz nimetleri, Sudan’dan Nijerya’ya ve Kongo’ya her yerde dünya kadar petrol ve saire ve saire ve saire… Şimdi diyebilirsiniz ki bunlar var ama birbirimizi yediğimiz için hayrını göremiyoruz. Evvela şunu belleyin: Afrika’nın neresinde iç savaş varsa orada iç savaş yokdur. Niye Ruanda’da göya Afrikalılar birbirini yedi de kazanan İngiltere ve kaybeden Fransa oldu? Niye Fildişi Sahili’nde ayaklanma basdırmaya çalışan hükümeti Fransa bombaladı? Sizin olduğunu zannetdiğiniz savaşlar sizden neşet etmiyor. Kenya ile Tanzanya arasındaki ada meselesi de sizden neşet etmedi. Afrika’daki sözde müstakil devletlerin hudutlarını müstemlekeciler çizdi. Şimdi bunların hepsi bir tarafa. Edvırt Vilmıt Blaydın (Edward Wilmot Blyden diye yazılır) diye bir Afrikalı vardı. Onun “Hıristiyanlık, İslam ve Zenci Irkı” diye bir kitabı var. Not edin lutfen (Not etdiler). Bir gün bir yerde bulub okuyacağınıza söz verin (söz verdiler).”
Blaydın bidayette Hıristiyan misyoneri idi. Sonra bu misyonerliğin Afrikalıları aşağılık kompleksine sevk etdiğini görüb o işden vazgeçdi. Kur’an’ın hürleşdirici tesirine dikkat kesildi. O kitapda bunları anlatdı.
Çocuklar inşaallah okurlar.
LENİ RİYFINŞITAL’IN FİLMLERİNİ ZEVKLE SATAN YAHUDİ ESNAF
Yine bir gün Buenos Aires’de Şemseddin Rikardo Horaşiyo Eliya (orada Shamsudin Ricardo Horacio Elia diye yazılır) sohbet ederken laf döndü dolaşdı Leni Riyfınşıtal’a (Leni Riefenstahl diye yazılır) geldi.
Bu kadın vesikavari film sahasında çığır açmış bir sanatkâr imiş. Milli İştirakçi Alman Amele Hizbi’nin en mühim toplantısını anlatdığı “İradenin Zaferi” (Triumpf Des Willens) ve serlevhasını şu an hatırlayamadığım 1936 Münih Olimpiyatları’na dair filmi meslek erbabı tarafından daima hörmetle anılırmış, NAZİ nâm katillerle yakınlığı ve zaten bu filmlerde de onların poropogandasını yapması hasebiyle Riyfınşıtal’ın kendisi umumiyetle lanetle anılsa da.
“Şemseddin kardeş” dedim, “Bu yaşa geldim amma şu Riyfınşıtal’ın marifetlerini bir türlü göremedim. Seyretmek hiç nasib olmadı şu filmlerini.” “Gidelim video kasetlerini alalım” dedi.
“Var mı ki burada?” diye sordum.
“Bir Yahudi satıyor” dedi.
-Yahudi mi?
-Yahudi.
-Ayıp değil mi?
-Vallahi onun mezhebi genişdir. Geçen gün dükkan ına gitdim, iki Nazi eskisiyle konuşuyordu. Malum, bizim Arjantin ve bilhassa Buenos Aires kaçak Nazilerin sığınağıdır.
-Hâlâ var mı bunlar?
-Varlar. Ortalama 90 yaşındalar.
-Eee? Ne konuşuyorlardı dükkanda?
-O Yahudi esnaf, Üçüncü Rayh devrinde içtimai emniyet nizamının ne kadar mükemmel olduğundan dem vuruyordu.
-Haydaaa! Ayıp değil mi?
-Adam, Nazilere video kaset satabilmek için mübah gördü herhal.
-Satdı mı bari?
-Bilmiyorum. Yalakalığına dayanamayıb çıkdım. Sonrasını takib edemedim.
Gitdik o dükkana. Adam yokdu. Zevcesi vardı.
Bakdım iki film de orada.
-Kaç para?
-40 peso.
-Çok para. Başka yerlerdeki video kasetlerin fiyat ının iki misli.
-Siz nerelisiniz?
-İstanbulluyum.
-İstanbul’u hep görmek istedim, fakat nasib olmadı.
-Buyurun, sizi misafir edelim.
-Para yok.
-Yapmayın. 40 pesoya video kaseti satıyorsanız İstanbul’a rahat gelirsiniz. Filmleri çok mühimsediğimi en baştan anlamışdı. Ne yazık ki onları gördüğüm anda gözlerimin parlamasına mani olamamışdım. Kadın oradan yürüdü. Fakat bir yere varamadı. Üstümde kafi miktarda para olsa da, bu muameleyi kendime reva görmediğim için “Gidelim Şemseddin” dedim.
Dükkandan çıkarken kadın arkamdan seslendi:
-Bakar mısınız?
Döndüm bakdım.
Kurbanına eziyet eden işkenceci edasıyla “Fimler orijinal” dedi; “Almanca.”
Gülümseyip çıkdım.
Ajda Pekkan hanımefendinin dediği gibi, kaçdım heman o sahneden.
BOŞNAK OTOBÜSÜ VE DOYÇE BAN
Nemçe’nin Münih vilayetinden otobüsle Şehr-i Serây’a gidecekdik.
Hem Nemçe hem Şehr-i Serây deyince...
İsmini unutduğum Bosnalı bir şair, Avusturya-Macaristan Prensi Oygen’in (Eugen diye yazılır) Bosna seferi ile alâkalı bir şiirinde “Geldi Nemçe kâfiri, yakdı güzel Şehr-i Serây’ı” der.
Otobüs vaktinde gelmedi. Vaktinin üstünden bir saat geçdi, gene gelmedi. Derken iki Alman televizyoncu geldi. Biri, kamerayı suratıma kilitledi. Öbürü, mikrofonu ağzıma dayayıb “Otobüs epey gecikmiş herhalde. Boşnak şirketi. Doğuya doğru gitdikçe zaman kavramı laçkalaşıyor mu?” diye sordu. Af buyurun, lan dedim kendi kendime, bu Nemçe kâfiri Boşnak şirketinin açığını mı gözlüyordu? Nereden peydah oldu böyle? Televizyonda haber olacak ne ehemmiyeti var ki bizim otobüsün gecikmesinin?
“Hiç doğuya gitmeyin” dedim, kameranın gözünün içine bakarak. “Doyçe Ban (Deutsche Bahn) ne güne duruyor?”
Doyçe Ban, Alman Demir Yolları yani, Almanların dakikliği efsanesi ile fevkalade mütenakız bir şekilde, neredeyse prensib haline getirdiği gecikmeleriyle marufdu o günlerde (Sene miladi 2003).
Şimdi nasıldır bilmem.
Neyse işde...
Bizim otobüs geldi.
Şehr-i Serây’a gitmek üzere bindiğimiz otobüsde 60 yaşlarında mesture bir hanımefendiyle tanışdık. Kendisi gençliğinden beri Münih’de yaşarmış. Bidayetten beri elhamdülillah Müslümanım diyenlerden olmakla beraber bunu yüksek sesle ifade etmekden imtina edermiş.
“Niyeyse çekiniyorduk” dedi; “Kokteyllerde falan alkollü içki ikram etdiklerinde ‘ilaç kullanıyorum, çarpar şimdi’ derdik, haram olduğu için içmediğimizi söyleyemezdik.” Sonra?
“Sonra İran İslam İnkılabı oldu, bize bir cesaret geldi, içki ikram edildikte ‘Biz Müslümanız. Bizde içki haramdır, yasakdır’ dedik, önümüze gelene İslam’ı anlatmaya başladık. Vakit geçdikçe İran’ın bize pek uymadığını anladık ama o halet-i ruhiye baki kaldı.”
Şehr-i Serây’a varana kadar birbirinden güzel şeyler anlatdı. En güzeli, fasih Arabca macerasıydı: “Kur’an’ı aslî lisanından okuyub anlatmak içün Arabca tahsil etmeye karar verdim. Ürdün’ün Arabcas ı güzel dediler, oraya gitdim. Hoca, karatahtaya bir cümle yazıyor, onu fasih olarak okuyor, sonra da ammice izahat yapıyordu. Ammice, yani sokak Arabcası. Dedim ki ‘Böyle olmuyor ama. Fusha (Fasih Arabca) konuşalım lütfen. Bu ölü bir lisan değildir ki tarih öğretilir gibi öğretilsin. İzahatı da fusha isteriz.” Olmadı maalesef. Kızdım, Sudan’a gitdim. Orada da aynı hikâye. Müslüman Arab âleminin en büyük trajedilerinden biri budur efendim. Fushadan kopmak. Bütün kabalıklar da bundan mütevellit. Arapca fasih haliyle öyle incelikli bir lisandır ki onunla yoğrulmuş insanların zulmünde dahî bir kibarlık olur. Ben anlamıyorum.
Martin Luther İncil’i Almancaya tercüme etmeden evvel Almanların müşterek bir Almancası yok idi. Hohdoyç (Hochdeutsch diye yazılır) dediğimiz fasih ve müşterek Almanca meydana geleli şunun şurasında beş asır bile olmadı. Halbuki Kur’an 1400 seneyi aşkın müddettir ortada. Fusha ortada. Al, konuş. Ama yok işde. Çok yazık.”
Bir de şunu söyledi:
“Ammice konuşub da ben Arabca konuşuyorum diyen halt ediyor. Sırbca yahut Sırbıhırvatca diye bir lisan var, değil mi? Bulgarca, Makedonca, Slovence diye ayrı lisanlar da var, değil mi? Bu lisanlararasındaki farklar, ammice ile fusha arasındaki farklardan daha küçükdür belki de. Demek ki ammice ile fasih Arapca, yani esas Arabca, yani Arabca, farklı lisanlardır.”
FİNLANDİYA’NIN MİLLİ MUSİKİSİ NİÇİN TANGO?
Soğuk gri bir Şikago sabahı idi.
Ben Maraş’ın Göksun’unda idim.
Helsinki’de kar-kış-kıyametin arasından belli belirsiz bir tango yükseldi.
Tango ki aslen sıcak iklim çocuğu, Arjantinlidir.
En büyük üstadı Karlos Gardel’dir.
Karlos ismi pek yakışıyor tangonun yanına.
Aki ismi tuhaf duruyor.
Gelin görün ki tango Findandiya’nın milli musikisi olmuşdur adeta.
Ve milli dansı.
Zannetmeyin ki hep o Nurhan Damcıoğlu nağmeleridir tango.
Esasen ekseriyeti pek ağırdır.
Pek ağır ve pek ılık.
Derler ki bu Finlandiyalılar soğuktan gına getirdikleri için sarıldılar tangoya.
Tango bir miktar ılıklık getiriyormuş hayatlarına.
Gâvur da olsalar pek arlı insanlarmış, kız-oğlan arasında bir hicap duvarı var imiş, yakınlaşmaya utanırlarmış, tangoyu onun için de sahiplenmişler, bari o vesileyle diye.
Aki, dedik.
Aki Kaurismaki.
O da bir nevi tango.
Bir sıcaklık veriyor millete. Filmlerindeki donuk donuk suratlarda birden öyle bir tebessüm beliriyor ki, bazen pek acı bir tebessüm, Finlandiya şartlarında insanlar eriyor.
Ve bazen öyle bir şey diyorlar ki, hakeza.
Adamla kadın daha yarım saat evvel tanışmış;
kadın adama “Sen de beni bırakıb gidecek misin?” diye soruyor, adam da pat diye “Hayır, ölene kadar beraberiz” diyor ve siz onun samimiyetini hemen anlıyorsunuz.
Acayib bir memleket, Finlandiya.
Gidib göremediğime yanarım.
Bir keresinde tam gidiyordum ki yarı yoldan döndüm.
Meknes pazarında “Vay sen benim yılanıma bakdın, ver 5 kuruş”, “Vay ben komiklik yapdım da senin gözün kaydı, ver 3 kuruş” deyû yakamıza yapışan esnafdan yakamızı kurtarıb yan sokaklara atdık kendimizi ki bambaşka bir iklim, bambaşka bir hava...
Topyekûn harbdan topyekûn sulha geçdik adeta. Kalbimize bir sekînet indi. Sonradan bir adam bize şunu anlatacakdı: “Burası erenler mıntıkasıdır. Okunub üflenmişdir. 100 senedir bir tek adli vaka dahî kayda geçmemişdir burada.”
Biz dönelim yolculuğumuza.
Yolda bir adamı durdurub “Darkavi zaviyesi nerededir?” diye sorduk.
Adam “Dakika” dedi (Bi’ dakka bekleyin manasında) ve biz de neyi beklediğimizi bilmeden bekledik.
Yoldan başka bir adam geçiyordu.
Bizimki onu durdurdu, bir şey söyledi.
Sonra hep beraber yürümeye başladık, sonradan
gelen adamın izinde.
Vardık bir tekkeye.
Burasıdır dediler.
Vedalaşırken, o ilk çevirdiğimiz adamın âmâ (kör) olduğunu fark etdik.
Nezakete, asalete, yardımperverliğin yahut misafirperverliğin böylesine bakar mısınız?
“Ben körüm, mazur görün” diyebilirdi, demedi. Bizi öbür adama emanet edib ayrılabilirdi, ayrılmadı.
Değil mi ki biz kendisinden bir şey istemişdik, artık bizim kölemiz olmuşdu.
Bunu tahkir maksadile demiyorum.
Benim geldiğin yerde hikmet ehli öyle der; senden yardım isteyenin kölesi ol.
Ne ise.
Vardık bir tekkeye lakin orası acaba hakikaten Dasrkavi tekkesi miydi?
Değildi.
Peki biz şimdi hangi memleketden bahsediyoruz?
Mağrib’dir. Fas.
Ramazan’dı. Adamların bizi getirdiği tekkede (Arablar bu kelimeyi kullanmaz ve dergâh da demezler, zaviye derler) cemaatle teravih namazı eda ediliyordu. Heman abdest tazeleyib ben de cemaate dahil oldum. Yanımdaki ahbabım nedense olmadı. Herhalde hatimli teravih namazı kıldıklarından, rekâtlar pek uzun sürdü. Nihayet selam verdiğimizde, yeni bir namaz faslına geçiş esnasında, ahbabım yanıma gelib, “Burası Ticani tekkesiymiş” dedi. Çıkdık. Gene yoldan bir adam çevirdik. “Zaviya Darkaviya” dedik. Aldı bizi götürdü. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince pek sevindi. Geldik bir tekkeye. Gene cemaat, gene teravih. Abdestim zaten var idi, heman cemaate dahil oldum. Uzun uzun iki rekât kıldık.
Selam verir vermez ahbabım yanıma gelib “Burası da bizim tekke değilmiş” demesin mi?
Hangisiydi, vallahi hatırlamıyorum. Güzeldi ve fakat vaktimizin darlığından bir an evvel Darkavi tekkesine vasıl olmamız lazım geldiğinden heman çıkdık ve her zamanki gibi yoldan bir adam çevirib “Zaviya Darkaviya” dedik. Gene ehlen ve sehlen.
Götürdü bizi bir tekkeye. Heman cemaate dahil oldum. Teravih namazının son rekâtı imiş. Selam verib arkamı döndüm, ahbabıma bakdım, evet manasında başını salladı.
Bu sefer doğru yerde idik. “Gariblerin Kitabı”ndan bildiğimiz, İskoçyalı Ayın Delıs’ı (Ian Dallas diye yazılır) Abdulkadir Es-Sufi’ye çeviren ve onun vasıtasile binlerce Evropalı’yı Din-i Mübin-i İslam’a çeken Darkavi tekkesinde. Sen kalk, “Arayanlar bulamaz ama bulanlar ancak arayanlardır” lafının peşine takılıp İskoçya’dan Mağrib’e gel, Meknes’de salaş bir tekkede hakikate çarpılıb Müslüman ol, elhamdülillah.
Sonra da “Gariblerin Kitabı”nı yaz, “Cihad - Bir Temel Tasarım”ı yaz, daha pek çok kitab yaz ve İskoçya’dan İspanya’ya, Almanya’ya kadar binlerce Evropalı Hıristiyan’ın ihtidasına vesile ol, elhamdülillah. Salaş bir tekke diye mahsus dedim. Şundan ötürü:
Cenab-ı Zülcelal’ın mübarek varlığını küffara isbat maksadile müsbet ilimlere müracaat ederek veya pek Batı meşrebli, pek entelektüel oldukları intiba ını uyandırarak küffarı İslam’a çekmeye çalışanlar -ki onların gayretleri de muhakkak kıymetlidir- o salaş tekke kadar sarsıcı olmamışdır (müsbet manada sarsıcı) küffar üzerinde. İşde o tekkede, Zaviya Darkaviya’da, teravih namazından sonra, bir adama, “Abdulkadir es- Sufi’yi bilir misin?” diye sorduk, o da “Bilirim, sonradan Müslüman olduydu, bizim tekkedendir, lakin nicedir uğramaz, hanımı gelir ama kendisi gelmez, nerededir kim bilir” dedi.
“Herhalde Cenubi Afrika’dadır” dedim.
“Maşaallah, maşaallah” dedi.
Sonra “Biz burayı Gariblerin Kitabı’ndan öğrendik” dedim.
“O ne?” diye sordu.
“Abdulkadir es- Sufi’nin yazdığı kitab” dedim.
“O kitab mı yazdı?” diye sordu, hayretle.
“Ondan başka daha birçok kitab yazdı” dedim.
“Kitabları pek muteberdir” diye de ilave etdim.
“Oh oh” dedi. Pek sevindi.
SANIRSINIZ BURKİNA FASOLU İNKILABCI, FAKAT DEĞİL
Yine bir gün Sırbistan yollarında maşinimle Macar’a doğru ilerliyordum ki yolda sırt çantalı bir kızla sırt çantalı bir oğlanın otostop çekdiğini görüb heman durdum.
Şimdi ismini hatırlayamadığım bir göle gitmek istiyorlardı.
Yolumun üstü değildi ama gençler pek sevimli olduğundan ve de pek yorgun göründüklerinden buyrun dedim, beraber o göle doğru yola koyulduk. Yolda biraz lafladık.
Kız, AIDS nâm hastalığın Frenkler tarafından ‘imal edildiğini’, ilaç şirketlerinin bu hastalık vasıtasile Afrikalıları soyub soğana çevirdiğini, Afrikalıların da bir türlü uyanmayıb mütemadiyen oyuna geldiğini, halbuki Afrika’nın ananevî tıbbının günümüz Frenk tıbbından çok daha iyi olduğunu, bunu sadece Cenubi Afrika Cumhuriyeti’nin fark edüb ananevi Afrika tıbbından mütevellit bir AIDS ilacı üzerinde çalışdıklarını, bu vesile ile sair hastalıklarla alakalı olarak da ananevi tıbbın imkânlarını araştırdıklarını ve şimdiden pek güzel neticelere vardıklarını anlatdı. Oğlan da Evropa’daki demokratik nizamın aslında hiç demokratik neticelere yaramayıb iktisadi tekellere hizmet etdiğini anlatdı.
Çocuklar sanırsınız Burkina Fasolu inkılapçı, ama değil.
Bildiğiniz Frenk.
Düpedüz Fransız.
“O göl neymiş?” dedim; “İsterseniz ben sizi Paris’e kadar götüreyim. Sırtımda bile taşırım.” Ayrılırken “Tanıdığımıza memnun olduk” dedik ve hakikaten de öyleydi.
MOMBASA’DA BİZİMKİLER BİR AĞIZDAN İHLAS’I OKUYUNCA...
Mombasa’ya yakın bir yerde bir köyde Krapf diye bir Alman’ın miladi 19’uncu asırda yapdırdığı bir kiliseyi ve külliyesini görmeye gitdim. Krapf, 1840’lı senelerde Mombasa’ya gelmiş, teslis itikadını tebliğ etmeye çalışmış, oradaki Müslümanlar bir ağızdan İhlas suresini okuyarak Rabbu’l Alemin’e atılan iftiraya gereken karşılığı verince ‘Bunları kandıramam’ deyib putperestlerin topraklarına yönelmiş ve orada kendisini dinleyecek adamlar bulmuş. Mombasalılar tüccar bir halk olduklarından ve dünyanın en ücra köşelerinden dahî insanlar ağırladıklarından ve ağırladıkları her kavmin dilinden birkaç kelime aldıklarından ve içinde Türkçemizin de bulunduğu Sevahili lisanı beynelmilel bir lisan olduğundan onlarla konuşmak kolay idi ve fakat bugün Kenya dediğimiz memleketin iç kısımlarında o zamanlar bu lisan o kadar yaygın değildi. Krapf dedi ki, bunların alayına Sevahili lisanını öğretmek lazım. Bir tarafdan Mombasa yakınlarındaki o köyde Sevahili lisanını konuşan halka hem çat pat bir şeyler anlatırken hem de onları dinleyib Sevahili lisanını iyice öğrenirken, beri tarafda da o lisanı kâğıda dökmeye başlamış. İlk Sevahili lugatini bu adam hazırlamış.
Neyse. Yapdırdığı kilisenin yanında bir de yatılı okul vardı. Oradaki çocuklarla konuşmak istedim. Bereket, papazlar Evropalı değil Afrikalı idi. Menfi manada uyanık olmadıklarından bir Müslümanı çocukların önüne dikmekden imtina etmediler.
Girdik bir sınıfa. Birbirinden güzel şen şakrak çocuklar.
İçlerinde fakir Müslüman köylerinden çocuklar da var idi maalesef. Hepsi de İngilizce biliyorlardı. Cenab-ı Zülcelal’in inayetiyle başladım kafalarını karışdırmaya.
“Çocuklar” dedim, “Bana Afrika’nın en büyük meselesini söyleyebilir misiniz?” “Fakirlik” dediler. “Başka?” dedim. “İç savaşlar” dediler. “Hep birbirimizi öldürüyoruz” dediler.
Belli ki kendilerini öyle belletilmiş.
“Yanlış” dedim.
“Bunu size kim öğretdiyse yalan öğretmiş” dedim.
“Hakikat şudur” dedim ve anlatdım:
“Dünyanın en bereketli nehirleri, Sudan’dan Zimbabve’ye pek çok yerde uçsuz bucaksız ekilebilir bereketli topraklar, en zengin altın ve elmas madenleri, dünyanın diğer ham madenlerinin de ekseriyeti, bundan başka deniz nimetleri, Sudan’dan Nijerya’ya ve Kongo’ya her yerde dünya kadar petrol ve saire ve saire ve saire… Şimdi diyebilirsiniz ki bunlar var ama birbirimizi yediğimiz için hayrını göremiyoruz. Evvela şunu belleyin: Afrika’nın neresinde iç savaş varsa orada iç savaş yokdur. Niye Ruanda’da göya Afrikalılar birbirini yedi de kazanan İngiltere ve kaybeden Fransa oldu? Niye Fildişi Sahili’nde ayaklanma basdırmaya çalışan hükümeti Fransa bombaladı? Sizin olduğunu zannetdiğiniz savaşlar sizden neşet etmiyor. Kenya ile Tanzanya arasındaki ada meselesi de sizden neşet etmedi. Afrika’daki sözde müstakil devletlerin hudutlarını müstemlekeciler çizdi. Şimdi bunların hepsi bir tarafa. Edvırt Vilmıt Blaydın (Edward Wilmot Blyden diye yazılır) diye bir Afrikalı vardı. Onun “Hıristiyanlık, İslam ve Zenci Irkı” diye bir kitabı var. Not edin lutfen (Not etdiler). Bir gün bir yerde bulub okuyacağınıza söz verin (söz verdiler).”
Blaydın bidayette Hıristiyan misyoneri idi. Sonra bu misyonerliğin Afrikalıları aşağılık kompleksine sevk etdiğini görüb o işden vazgeçdi. Kur’an’ın hürleşdirici tesirine dikkat kesildi. O kitapda bunları anlatdı.
Çocuklar inşaallah okurlar.
LENİ RİYFINŞITAL’IN FİLMLERİNİ ZEVKLE SATAN YAHUDİ ESNAF
Yine bir gün Buenos Aires’de Şemseddin Rikardo Horaşiyo Eliya (orada Shamsudin Ricardo Horacio Elia diye yazılır) sohbet ederken laf döndü dolaşdı Leni Riyfınşıtal’a (Leni Riefenstahl diye yazılır) geldi.
Bu kadın vesikavari film sahasında çığır açmış bir sanatkâr imiş. Milli İştirakçi Alman Amele Hizbi’nin en mühim toplantısını anlatdığı “İradenin Zaferi” (Triumpf Des Willens) ve serlevhasını şu an hatırlayamadığım 1936 Münih Olimpiyatları’na dair filmi meslek erbabı tarafından daima hörmetle anılırmış, NAZİ nâm katillerle yakınlığı ve zaten bu filmlerde de onların poropogandasını yapması hasebiyle Riyfınşıtal’ın kendisi umumiyetle lanetle anılsa da.
“Şemseddin kardeş” dedim, “Bu yaşa geldim amma şu Riyfınşıtal’ın marifetlerini bir türlü göremedim. Seyretmek hiç nasib olmadı şu filmlerini.” “Gidelim video kasetlerini alalım” dedi.
“Var mı ki burada?” diye sordum.
“Bir Yahudi satıyor” dedi.
-Yahudi mi?
-Yahudi.
-Ayıp değil mi?
-Vallahi onun mezhebi genişdir. Geçen gün dükkan ına gitdim, iki Nazi eskisiyle konuşuyordu. Malum, bizim Arjantin ve bilhassa Buenos Aires kaçak Nazilerin sığınağıdır.
-Hâlâ var mı bunlar?
-Varlar. Ortalama 90 yaşındalar.
-Eee? Ne konuşuyorlardı dükkanda?
-O Yahudi esnaf, Üçüncü Rayh devrinde içtimai emniyet nizamının ne kadar mükemmel olduğundan dem vuruyordu.
-Haydaaa! Ayıp değil mi?
-Adam, Nazilere video kaset satabilmek için mübah gördü herhal.
-Satdı mı bari?
-Bilmiyorum. Yalakalığına dayanamayıb çıkdım. Sonrasını takib edemedim.
Gitdik o dükkana. Adam yokdu. Zevcesi vardı.
Bakdım iki film de orada.
-Kaç para?
-40 peso.
-Çok para. Başka yerlerdeki video kasetlerin fiyat ının iki misli.
-Siz nerelisiniz?
-İstanbulluyum.
-İstanbul’u hep görmek istedim, fakat nasib olmadı.
-Buyurun, sizi misafir edelim.
-Para yok.
-Yapmayın. 40 pesoya video kaseti satıyorsanız İstanbul’a rahat gelirsiniz. Filmleri çok mühimsediğimi en baştan anlamışdı. Ne yazık ki onları gördüğüm anda gözlerimin parlamasına mani olamamışdım. Kadın oradan yürüdü. Fakat bir yere varamadı. Üstümde kafi miktarda para olsa da, bu muameleyi kendime reva görmediğim için “Gidelim Şemseddin” dedim.
Dükkandan çıkarken kadın arkamdan seslendi:
-Bakar mısınız?
Döndüm bakdım.
Kurbanına eziyet eden işkenceci edasıyla “Fimler orijinal” dedi; “Almanca.”
Gülümseyip çıkdım.
Ajda Pekkan hanımefendinin dediği gibi, kaçdım heman o sahneden.
BOŞNAK OTOBÜSÜ VE DOYÇE BAN
Nemçe’nin Münih vilayetinden otobüsle Şehr-i Serây’a gidecekdik.
Hem Nemçe hem Şehr-i Serây deyince...
İsmini unutduğum Bosnalı bir şair, Avusturya-Macaristan Prensi Oygen’in (Eugen diye yazılır) Bosna seferi ile alâkalı bir şiirinde “Geldi Nemçe kâfiri, yakdı güzel Şehr-i Serây’ı” der.
Otobüs vaktinde gelmedi. Vaktinin üstünden bir saat geçdi, gene gelmedi. Derken iki Alman televizyoncu geldi. Biri, kamerayı suratıma kilitledi. Öbürü, mikrofonu ağzıma dayayıb “Otobüs epey gecikmiş herhalde. Boşnak şirketi. Doğuya doğru gitdikçe zaman kavramı laçkalaşıyor mu?” diye sordu. Af buyurun, lan dedim kendi kendime, bu Nemçe kâfiri Boşnak şirketinin açığını mı gözlüyordu? Nereden peydah oldu böyle? Televizyonda haber olacak ne ehemmiyeti var ki bizim otobüsün gecikmesinin?
“Hiç doğuya gitmeyin” dedim, kameranın gözünün içine bakarak. “Doyçe Ban (Deutsche Bahn) ne güne duruyor?”
Doyçe Ban, Alman Demir Yolları yani, Almanların dakikliği efsanesi ile fevkalade mütenakız bir şekilde, neredeyse prensib haline getirdiği gecikmeleriyle marufdu o günlerde (Sene miladi 2003).
Şimdi nasıldır bilmem.
Neyse işde...
Bizim otobüs geldi.
Şehr-i Serây’a gitmek üzere bindiğimiz otobüsde 60 yaşlarında mesture bir hanımefendiyle tanışdık. Kendisi gençliğinden beri Münih’de yaşarmış. Bidayetten beri elhamdülillah Müslümanım diyenlerden olmakla beraber bunu yüksek sesle ifade etmekden imtina edermiş.
“Niyeyse çekiniyorduk” dedi; “Kokteyllerde falan alkollü içki ikram etdiklerinde ‘ilaç kullanıyorum, çarpar şimdi’ derdik, haram olduğu için içmediğimizi söyleyemezdik.” Sonra?
“Sonra İran İslam İnkılabı oldu, bize bir cesaret geldi, içki ikram edildikte ‘Biz Müslümanız. Bizde içki haramdır, yasakdır’ dedik, önümüze gelene İslam’ı anlatmaya başladık. Vakit geçdikçe İran’ın bize pek uymadığını anladık ama o halet-i ruhiye baki kaldı.”
Şehr-i Serây’a varana kadar birbirinden güzel şeyler anlatdı. En güzeli, fasih Arabca macerasıydı: “Kur’an’ı aslî lisanından okuyub anlatmak içün Arabca tahsil etmeye karar verdim. Ürdün’ün Arabcas ı güzel dediler, oraya gitdim. Hoca, karatahtaya bir cümle yazıyor, onu fasih olarak okuyor, sonra da ammice izahat yapıyordu. Ammice, yani sokak Arabcası. Dedim ki ‘Böyle olmuyor ama. Fusha (Fasih Arabca) konuşalım lütfen. Bu ölü bir lisan değildir ki tarih öğretilir gibi öğretilsin. İzahatı da fusha isteriz.” Olmadı maalesef. Kızdım, Sudan’a gitdim. Orada da aynı hikâye. Müslüman Arab âleminin en büyük trajedilerinden biri budur efendim. Fushadan kopmak. Bütün kabalıklar da bundan mütevellit. Arapca fasih haliyle öyle incelikli bir lisandır ki onunla yoğrulmuş insanların zulmünde dahî bir kibarlık olur. Ben anlamıyorum.
Martin Luther İncil’i Almancaya tercüme etmeden evvel Almanların müşterek bir Almancası yok idi. Hohdoyç (Hochdeutsch diye yazılır) dediğimiz fasih ve müşterek Almanca meydana geleli şunun şurasında beş asır bile olmadı. Halbuki Kur’an 1400 seneyi aşkın müddettir ortada. Fusha ortada. Al, konuş. Ama yok işde. Çok yazık.”
Bir de şunu söyledi:
“Ammice konuşub da ben Arabca konuşuyorum diyen halt ediyor. Sırbca yahut Sırbıhırvatca diye bir lisan var, değil mi? Bulgarca, Makedonca, Slovence diye ayrı lisanlar da var, değil mi? Bu lisanlararasındaki farklar, ammice ile fusha arasındaki farklardan daha küçükdür belki de. Demek ki ammice ile fasih Arapca, yani esas Arabca, yani Arabca, farklı lisanlardır.”
FİNLANDİYA’NIN MİLLİ MUSİKİSİ NİÇİN TANGO?
Soğuk gri bir Şikago sabahı idi.
Ben Maraş’ın Göksun’unda idim.
Helsinki’de kar-kış-kıyametin arasından belli belirsiz bir tango yükseldi.
Tango ki aslen sıcak iklim çocuğu, Arjantinlidir.
En büyük üstadı Karlos Gardel’dir.
Karlos ismi pek yakışıyor tangonun yanına.
Aki ismi tuhaf duruyor.
Gelin görün ki tango Findandiya’nın milli musikisi olmuşdur adeta.
Ve milli dansı.
Zannetmeyin ki hep o Nurhan Damcıoğlu nağmeleridir tango.
Esasen ekseriyeti pek ağırdır.
Pek ağır ve pek ılık.
Derler ki bu Finlandiyalılar soğuktan gına getirdikleri için sarıldılar tangoya.
Tango bir miktar ılıklık getiriyormuş hayatlarına.
Gâvur da olsalar pek arlı insanlarmış, kız-oğlan arasında bir hicap duvarı var imiş, yakınlaşmaya utanırlarmış, tangoyu onun için de sahiplenmişler, bari o vesileyle diye.
Aki, dedik.
Aki Kaurismaki.
O da bir nevi tango.
Bir sıcaklık veriyor millete. Filmlerindeki donuk donuk suratlarda birden öyle bir tebessüm beliriyor ki, bazen pek acı bir tebessüm, Finlandiya şartlarında insanlar eriyor.
Ve bazen öyle bir şey diyorlar ki, hakeza.
Adamla kadın daha yarım saat evvel tanışmış;
kadın adama “Sen de beni bırakıb gidecek misin?” diye soruyor, adam da pat diye “Hayır, ölene kadar beraberiz” diyor ve siz onun samimiyetini hemen anlıyorsunuz.
Acayib bir memleket, Finlandiya.
Gidib göremediğime yanarım.
Bir keresinde tam gidiyordum ki yarı yoldan döndüm.
Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 5
Reviewed by Habersizim
on
11:21:00
Rating:

Hiç yorum yok: