Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 4

MOLLA KASIM’IN İKAZI VE AŞK ŞARABI VE SULTAN HAMİD’İN İSYAN EMRİ
12.02.2016 Geçen gün Başvekil Davudzade Ahmed Paşa’nın eserini “Sıtıratejik Derinlik” diye zikretmişdik. Üstadımız Molla Kasım, neşriyat umum müdürümüz Hakan Efendi vasıtasile bizi hem medhetmiş hem de ikaz etmiş. Şöylece:
“Vekil Çelebi pek güzel yazayor, zevkle okutuyor. Okuyoruz, beğeniyoruz, müstefid olayoruz. Lâkin ‘Sıtıratejik’ denmez; doğrusu ‘ISTIRATECİK’tir. Öyle yazsın. Bilvesile bâkî selâm ve muhabbet.”

Istırateciyi öpdüm başımın üstüne koydum. Şimdi düşelim Kosova yollarına. Yollarda fazla oyalanmadan Pırizren’e varalım heman. Orada kadîm bir tekkede şöyle bir nefeslenelim. Bir derviş bize acayib şeyler anlatsın: “Burada içüb içüb kafayı bulurduk, ammâ öyle aşk şarabı felan değil, mecazi değil yani, bildiğin şarab. Şeyhimiz ayyaşın önde gideniydi, biz de ona yetişmek için galon galon, yetmedi fıçı fıçı götürürdük şarabı. Namaz niyaz yokdu, her şey kalbde idi, öyle derdik, yoldan çıkınca ne desen oluyor. Sonra şeyhimiz öldü, Allah rahmet eylesin, taksiratını affeylesin. Yeni şeyh geldi, şeriat ne diyorsa onu dedi, şarab kelimesi geçerse boğazımız gıdıklanır diye aşk şarabından bile bahsetmedi, zaten bize hiç itimad itmediğinden aşk kelimesini de telaffuz itmedi. Ben bir keresinde aşk sarhoşuyum dediydim de ‘Bir daha duymayayım’ dedi. Sen şimdi gider pavyonda içib namahremle eğlenmeye kalkarsın demeye getirdiğini anlayıb başımı yere eğdim, susdum. Hasıl-ı kelam, namazda niyazdayız artık elhamdülillah.”

Ondan sonra Pırizren Arnavut Cemiyeti’ne gitdim, bizim lugatçi Fraşeri’nin biraderinin de katıldığı meşhur ihtilal toplantısının yapıldığı binaya (sene miladi 1878’de olduydu o iş). Binanın kapısında bir adam var idi (Sonradan öğrendim: El’ân müze vazifesi gören binan ın mesul müdürü Parim Kosova imiş). Elimi uzatıb şakacıktan “Bendeniz Kifâyetsiz Vekil Çelebi, isyanı basdırmak için İstanbul’dan gönderildim” dedim. O da hiç bozuntuya vermeden “Hoşgeldiniz, zaten isyan da İstanbul’un talimatıyla başlamışdı” dedi. Adamı şaşırtayım derken kendim zınk diye kaldım. Anlatmaya şöylece devam etdi: “Esasen Arnavut isyanı denen şey yokdur, olmamışdır. Burada toplanıb beyanname neşredenler demek istemişdiler ki ‘Ey Osmanlı! Yunanistan ve Bulgaristan ve Sırbistan gitdi, Makedonya da gitti gider, bu topraklardan çekiliyorsun, bari çekilmeden bir Büyük Arnavudluk haritası çizip ismini koy da milli devletler furyasından biz de doğru dürüst nasiblenelim, paramparça etmesinler bizi.’ Hakikaten de Devlet-i Aliye’nin merkeziyle toprak bağımız kalmamışdı ve Sırb’ın, Yunan’ın, Bulgar’ ın tehdidi altındaydık. Zaten Osmanlı buraya kolay kolay asker de gönderemiyordu artık. Onun içindir ki, Düvel-i Muazzama’nın da itiraz edemeyeceği bir asker sevkıyatına bahane teşkil etsin diye, Sultan Abdülhamid Han, buradaki elemanlarına ‘Bir isyan çıkarır gibi yapın’ dedi. Kimileri oyunu fark idemeyüp ciddi ciddi isyan havasına girdiler, o başka.” Abdülhamid Han’ın ıstıratecileri müthişdir vesselam.

ÇAY OCAKLARINDA DERİN DEVLETİN YERLERDE SÜRÜNDÜĞÜ ŞEHİR
Ben bir de Bingöl’ün hastasıyım, üstünüze afiyet.

Mübtelası oldum, her sene Nihat Nasır Beyefendi ile beraber ziyaret ederim. Eskiden en beğendiğim tarafı şu idi: Çay ocaklarında derin devletin yerlerde süründüğü yer olmaklığı. Hamdolsun, menfî manadaki o derin devlet kalmadı, Fidan Hakan Paşa’nın riyasetinde pek sevimli hâle geldi derin devlet, lâkin eskiden öyle miydi?

Eskiye dönüp, Bingöl’de bir çay ocağında otururken kulağımıza çalınan birkaç lakırdıyı nakledelim:
“Geçen gün Yeşil geldi. ‘Bak Mahmut’ dedim...” “O gün kaç kere söyledim yüzbaşıya. Göndermeyin askerleri, PKK pusu kurdu Elaziz yolunda...” “Adamlar Bingöl’de kadro dağıtıyor işte; ‘Ahmet, seni PKK’ye yazdık’, ‘Mehmet, sen Hizbullah’sın artık’, ‘Hurşit, sen Türk İntikam Tugayı’na takıl’, ‘Mustafa, sen direkt MİT’e çalışacaksın’. Ondan sonra işte vay şöyle oldu, vay böyle oldu...”

“Olay zaten Düzağaç’da planlanınca...” Bunları işitdikçe kerli ferli derin devlet kurmaylar ına pek acırdım.

Göya ince eleyip sık dokuyorlardı. Fakat işte Bingöllü sıradan bir nefer bile tezgâhlarını itina ile parçalarına ayırıyordu. Bilvesile, 12 Eylül ihtilâlcilerinin anayasa nâm zulüm beyannâmesini binbir tehlikeyi göze alarak reddeden ve üzerinde oynanan onca oyunu boşa çıkararak, fitnenin-fesadın belini kırarak daima Türkiye-yi Cedid’e giden yoldaki manileri aşmayı bilen Bingöl’ü hörmetle selamlarım.

KUDÜS’DE YANIMIZDA BOMBA PATLADI
Yine bir gün bir ahbabımla beraber Kudüs’de yürüyorduk ki duvar dibinde (Alelade duvar değil ha! Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı duvar) toplanmış bulunan Filistinli gençler herhalde başımdaki poşuya istinaden “Ebu Ammar! Ebu Ammar!” (Yasir Arafat merhumun lakabı) diye beni yahut bizi yanlarına çağırdılar.

O günlerde Michael Jackson (Maykıl Cekzın diye okunur) Telaviv’de icra-yı sanat eylemeye gelmişdi. “Michael Jackson burada” dediler. “Nerede?” dedim. Yanlarında oturan uzun saçlı bir delikanlıyı gösterdiler. Elinde gitar nâm saz var idi. “Kimsin, kimlerdensin?” diye sordum ona. İrlandalı imiş. İsmi de tabii ki John (Con diye okunur) imiş. İstanbul, Beyrut, Kudüs gibi beynelmilel şehirlerde çalıp söylemeyi sever imiş. “Katolik misin, Protestan mısın?” diye sorub hemen ilave etdim: “Biz İrlanda’da Katolikleri tutuyoruz.” O da “Ben Protestan’ım lakin ben de Katolikleri tutuyorum” dedi. “Öyleyse bize bir Katolik türküsü söyle” dedim. Tam gitarını tıngırdatmaya başlamışdı ki 100 arşın ötemizde bir bomba patladı. Ahbabımla beraber heman oraya doğru koşduk. Yoldan geçen arabaların hepsi durmuşdu. Havada dehşet var idi. Lakin ölü ve yaralı olmadığı gibi yolda yahut arabalarda tahribat da görünmüyordu.

Herhalde ses bombası patlatmışdılar. Orada şaşkın şaşkın duruyorduk ki kılığından kıyafetinden Hasidik olduğu anlaşılan bir delikanlı baş parmağı ile bizi işaret ederek “Terörist” diye bağırdı. Tekrar tekrar bağırdı. Yoldan geçen Yahudiler de durup dehşetle bize bakdılar. Pek sinirlendim. İngiliz lisanında af buyrun “Ne diyorsun lan sen?”e tekabül eden bir şey söyledim. “Biz Türkiye’den gelmiş muharrirleriz” dedim. “Bak sen” dedi, “Gecenin bir vakti Kudüs’ün ortasında bomba patlıyor ve ne hikmetse iki Türk muharrir o an orada hâzır ve nâzır bulunuyor” dedi. Kafa kâğıtlarımızı ibraz etmemizi de istemesin mi? “Sen kimsin ki bize kafa kâğıdı soruyorsun” dedim bittabii.

“Bana göstermiyorsanız askerlere gösterirsiniz” dedi. “Ordunu çağır!” diye gürledim. Çağırdı.

Orduyu beklerken o oğlanı bir kenara çekip “Çocukluğun nasıl geçdi? Hal ve hareketlerini pek acayip gördüm. Biraz da avrat gibi kaşın gözün oynuyor, af buyur” dedim. Maksadım katiyen taife-i nisayı tahkir ve tezyif değil idi, ne idi bilmiyorum zaten, ağzımdan öyle çıkdı. Çok özür dilerim. Oğlan bana İsrail’in emniyet meselesini anlatmaya kalkınca “Bırak onu” dedim, “Çocukluğunu anlat.” Tutdu anlatdı. Amerika’da doğmuş, muhtelif Yahudi kolonilerinde bulunmuş, şimdi de buralarda Kibbutz Kibbutz (kibuts diye okunur ve cemaat köyü gibi bir manaya gelir) geziyormuş. Esasen mutlu bir çocukluk geçirmiş. Derken İsrail askerleri geldi. Polis de geldi. Bizi derdest etdiler.

Sonra işgal polisi bizi karakola çekdi. İfademizi aldılar. Pek sıkıcı iki saat geçirdik orada. Sonra çıkdık gitdik. Mesele bizim gıyabımızda bir şekilde çözülmüş. Uzun hikâye. Esas güzel hikâye şu: Hotel nâm hana döndüğümüzde ahbabım dedi ki, “Şu Elvis Prisli’nin konserine gitse miydik?” Öyle güldüm ki neredeyse gülmekden ölecekdim. Filistin’de ne hazin bir ölüm olurdu. Sebeb-i gülmeme gelince: Sene 1993 idi ve Elvis Prisli (Presley diye yazılır) 1977 senesinde ölmüş idi, mevzuu bahs o günlerde Telaviv’de bulunan Maykıl Cekzın (Michael Jackson diye yazılır) idi...

“Olsun” dedim kendi kendime, “Ahbabım çok derinlerde bir yerde doğru söylüyor. Doğru söylemiyorsa da yanlış söylemiyor. Yanlış söylüyorsa da ne gam?” Farkında olmadan “Al birini vur ötekine” demişdi işte.

Maykıl Cekzın, Şehid-i Muhterem Malkım İks (Malcolm X diye yazılır) meşrebinde bir Afro-Amerikalı (Afrika asıllı Amerikalı) olsa idi, bildiğin Cenubî mutaassıp beyaz Anglo-Sakson Protestan Elvis Prisli ile aynı kefeye koymasına itiraz ederim. Değildi. Ten rengini açmaya çalışıyor idi. Elvis Prisli’nin kerimesi Layza Meri (Lisa Marie diye yazılır) ile nikâhlanmak suretile Elvis Presli’nin akrabası olmaklığı da af buyrun bir halt zannetmiş idi.

Bir de hanımmeşrepliği vardı. Ahirete intikal etdiğinde arkasından şöyle dendiğini işitmişdim:
“Maykıl Cekzın fakir bir siyah erkek olarak doğdu, zengin bir beyaz kadın olarak öldü.” Ammâ karındaşı “O ihtida etmişdi” diyor. Etdiyse başımız gözümüz üstüne. Allah rahmet eylesin, mekânını cennet eylesin o takdirde.

KAVMİYETÇİ ARAB CERİDESİNİN MATBAASINDA KÜRDİSTAN MUHABBETİ
Hökümetimizin Şâm-ı Şerif’deki Beşşar Esed idaresile münasebetlerinin gayet iyi olduğu ve hatta Suriye Meclis-i Mebusanı’nın önünde Türkiye ile Suriye vatandaşlarının beraberce “Turkiye-Suriye Belde Vahide” (Türkiye-Suriye Tek Ülke) deyû bağırdıkları günlerde kader beni Arab kavmiyetçisi El-Baas (Türkçesi, Diriliş) ceridesinin basıldığı matbaaya sürükledi. Orada suratı matbaa boyasile simsiyah olmuş bir delikanlı yanıma yaklaşıb “Türkiye?” dedi.

“He” dedim.
“Diyarbakır?” dedi.
“İstanbul” dedim.
“Kurdî?” dedi.
“Turkî” dedim.

Sonra da ha Türk ha Kürt, hepimiz aynıyız, ayrılık-gayrılık bize yakışmaz, bize İttihad-ı İslam yakışır muhtevalı kısa bir nutuk irad eyledim. “Kürdistan?” dedi gene de. “Yav” dedim, “Kavmiyet yahut milliyet esasına dayanan mevcud devletlerin ne hayrını gördük ki Kürdistan diyorsun? Biz mevcud devletleri tek bir devletin çatısı altında toplamak istiyoruz, İttihad-ı İslam’ı tesis etmek istiyoruz. Sen de bu davanın neferi ol.”

Gülümseyerek “Peki” dedi.
Ve fakat, fakat da dedi.

“Fakat, 22 tane Arab devleti var. Sizin de Türkiye’den başka bir de Kıbrıs’ınız ve dahî eski Sovyet sahasında birçok devletiniz var. Her tarafda Arab ve Türk bayrakları var. İttihad-ı İslam kurulub o bayraklar tek bayrağa ininceye kadar, lutfedin de onların arasında bir tanecik Kürdistan bayrağı dalgalansın. Ne var yani!” Cevâb veremedim.

KUNTA KİNTE’NİN YEĞENİ TARLADAYDI. TARLA UZAKDI.
Senegal’i de anlatmak lazım ve fakat bugün içimden Gambiya’dan bahsetmek geliyor. Senegal’den Gambiya’ya geçdik, susamışdık, maşinimizi yarım yamalak bir neft istasyonuna çekib içecek bir şeyler almak niyetiyle oradaki yarım yamalak bakkala girdik. Girer girmez o pek sevdiğim meyveli maden suyu şişeleriyle göz göze gelmeyeyim mi? Bildiğiniz Freşa. Türk malı. Afrika’yı ne kadar sevsem de ve memleketten çıkalı daha iki gün olsa da sıla hasretinden olsa gerek hissileşdim hemen. Bir şişe aldım ve lakin hemen içmeye kıyamadım. Sonra susuzluk ve gırtlak gıdıklanması ihtiyacı galebe çaldı, kıyabildim. Bir de Ülker bisküvi gördüm o bakkalda. Onu da memleket sevdası içinde afiyetle yedim.

Sonra Gambiya nehrine gitdik. Orada bir vapora binip Gambiya’nın öbür yakasına geçdik. Memleketin de nehrin de ismi Gambiya. Zaten memleketin ismi nehrin isminden geliyor. Vapordan inip maşinle bir 50 yahut 100 kilometre (vallahi hatırlamıyorum) yol gitdik. Cufura köyüne vardık. O köy ki Kunta Kinte’nin köyüdür. Akrabalarını sorduk. En büyük akrabası, amcasının kızının kızının kızının vs, vs, vs, kızı Binta Kinte imiş. “Şimdi tarladadır. Tarla uzakdır” dediler. Onu göremedikse de oğullarını ve kızlarını gördük. Bize Kunta Kinte’yi anlatdılar. Alim bir zat imiş. İslami ilimlere vakıf imiş. Mekânı cennet olsun. Dünyada bir gayrimüslimin ismini taşıyan bir cami var mıdır? Vardır. Cufura’daki Elıks Heyli (Alex Haley diye yazılır) Camii. Kendisi, Kunta Kinte ve ahfadının hikâyesini “Kökler” romanında anlatan zat-ı muhteremdir. Kunta Kinte’nin torununun torununun torununun vs, vs, vs torunudur.

Gitmiş aramış, Cufura köyünde köklerini bulmuş. Öyle sevinmiş ki akrabalarına “Dileyin benden ne dilerseniz” demiş. Cami demişler. O da yaptırmış. Dünya acayibdir.

NE GÜZEL BİR FREN DÜZENEĞİDİR TASAVVUF
İsmini veremeyeceğim bir Afrika memleketi biraz Adem’in Elmaları filmine benziyor. Danimarka filmi.

Bir papaz iki azılı suçluyu bir yere kadar ıslah etdi. O iki azılı suçluyu hafif suçlarla iktifa edecek noktaya getirdi. Fakat sonra günlerden bir gün pek acayib bir hadiseler zincirinin akabinde elini o iki adamın üzerinden çekince (bunu söylemesi yetdi) ikisi de heman zıvanadan çıkıb ırza tecavüz ve cinayete tevessül etdiler. O Afrika memleketinde birçok gayrimeşru işe şahid olduk, ammâ cürümler nisbeten ufak ve cürüm sahibleri pek sevimli idi.

İki kişiden birinin ya tişört nâm mitanvari kıyafetinde yahut maşininde veya dükkânında, belki de hepsinde birden bir şeyh efendinin resmini taşıdığı yahut asdığı bir memleketden bahsediyoruz. Dedim ki kendi kendime:
Herhalde bu şeyh efendiler bunların üzerlerinden ellerini çekseler kan gövdeyi götürür. Burada daha ziyade fren düzeneğidir tasavvuf. Güzel film, güzel memleket. Görmek lazım.
Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 4 Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 4 Reviewed by Habersizim on 11:26:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: