Yine bir gün Buenos Aires’te Kajao ile Peron caddelerinin kesiştiği yerde bulunan handaki ufak odamda istirahata çekilmiş 130 senedir Nemçe lisanında neşredilen Argentinisches Tageblatt’ı (Arjantin Günlük Ceridesi) karışdırmakta idim ki küçük bir haberin başlığı nazar-ı dikkatimi celbetdi:
“İhtilalci albay Zeyneddin için zevcesinden af talebi” Meğer miladi 1990’lı senelerde Muhammed Ali Zeyneddin isminde bir albay askerî ihtilal teşebbüsünde bulunduğu içün müebbet hapse mahkûm olmuş da zevcesi “Yatdığı yeter, bırakın artık evine dönsün” deyû Reis-i Cumhur’un zevcesine mektub yazmış. Kimdi bu Muhammed Ali Zeyneddin? Acaba İslam ihtilâli mi yapmak istemişdi? Hemen Arjantin’in yerli halkından olan bir Müslüman ahbabıma telefon açıp ondan mevzuun izahını istirham etdim.
Duyduklarım beni ziyadesiyle şaşırtdı. Muhammed Ali Zeyneddin, isminin Hizbullahîliği ile mütenakız, koyu bir Katolik imiş.
Bu koyu Katolik’in Hizbullahî bir ismi, Lübnan göçmeni Müslüman dedesinin hassasiyetinden tevellüt etmiş.
Şöyle ki:
Soy ismi Zeyneddin olan dedesi bir gün bunun babasını gâvur bir hanımla yakalayınca “Sen yoldan çıkdın, bu gidişle gâvur olursun, bari bir oğlun olursa onun ismini Muhammed Ali koyacağına dair yemin et, herhalde o da senin gibi gâvur olacakdır, lâkin ismi çağrıldıkça belki içinde bir kıpırdama olur da o kıpırdamalar onu İslam’a getirir” demiş, beriki de o yemini etmiş ve kendisi hakikaten Katolik olduğu gibi oğlunu da vaftiz etdirip Katolik dairesine sokduğu halde yeminini bozmayıb ona Muhammed Ali ismini vermiş. Vermiş vermesine de, Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ve İmam Ali radıyallahu anh’ın yanından geçmesin diye de ne lazımsa yapmış, koyu Katolik ve İslam muarızı olarak yetişdirmiş oğlunu.
Ne acayib bir hikâye. Ne acayib ve hazin.
“Ama hüzünlenme” dedi Arjantinli Müslüman ahbabım; “Kendisiyle mektublaşıyoruz. Ona İslamiyet’i tebliğ etdik, ediyoruz. Pek çok suali vardı, cevabladık ve tatmin oldu. Zihnini kurcalayan birkaç şey kaldı, gönlünün onlara da intibakını bekliyoruz. Gayret bizden, tevfik Allah’dan” dedi.
Böyle.
ABBA’NIN AGNETA’SINI ZİYARETE KARAR VERDİM
Gençliğinde bu fakirde de biraz -af buyurun- hop çiki con conluk vardı. Binâenaleyh ister istemez ABBA nâm mûsıkî cemiyetine de kulak kabartmışızdır. ABBA ki Agneta (Anyeta diye okunur), Björn (Bıyörn diye okunur), Benny (Beni diye okunur) ve Anna Frid (aynen öyle okunur) isimli dört İsveçli mûsıkîşinas. Miladî 1974 senesinde Napolyon Bonapart’ın meşhur muharebesinden mülhem Waterloo (Voterlo diye okunur) şarkısile Avrovizyon şarkı müsabakasında birinci gelince dünya sathında şöhret bulup miladî 1981 senesine kadar fırtına gibi esmiş ve nihayet dağılıp gitmişdiler.
Derler ki Agneta’nın kafası bozulmuş da ondan dağılmışlar. Halbuki Agneta diyor ki “Hepimizin kafası bozukdu, mesuliyeti bana yüklemesinler.“ Agneta, “fan” nâm ABBA hayranlarının 30 küsûr senedir devam eden idhamlarından pek müteessir ve daha başka buhranlardan da mustarib diye duydum. Bir mülakatta “Her şeyden korkuyorum. Bir akrabam uçakla yolculuk etdiğinde uçak salimen inene dek ödüm kopuyor” dediğini de duydum.
İçim cız etdi. ABBA’nın hop çiki con con şarkılarından başka hikmete bulaşmış şarkıları da vardır, meselâ “I Have A Dream” (I hev ı driym diye okunur) şarkısında meleklere iman mevzuundan bahseder ki adeta İslamî bir şarkıdır, sonra “Fernando” (aynen öyle okunur) şarkısı da bizim Mavi Marmara’yı anlatır adeta; işte hem bundan mütevellit hem de gençlik senelerimdeki bir nevi teşrik-i mesaiden mütevellit hatırı gözeterek, Agneta’yı bir ziyaret edeyim, belki sadra şifa bir kelam çıkar ağzımızdan dedim.
Tam ben bunu derken aziz dostum Saim Tut beni İsveçli bir turistle tanışdırdı ve onunla ABBA’ya dair sohbet etdik. Adam, “Agneta İslamiyet’le alâkadar oluyormuş” demesin mi?
“Ziyaret edecekseniz hediye olarak Kur’an’ın İsveç lisanındaki mealini götürebilirsiniz” diye de ilave etdi. Bunu mâkul bulmadım, zira risaletin teferruatına vakıf olmayan ve tefsir süzgecinden geçmeyen kimselerin meali yanlış yerlere çekebileceğinden endişe ederim. İyisi mi ben Agmeta’ya Muhammed Esed’in Mekke’ye Giden Yol serlevhalı muazzam hidâyet romanını götüreyim dedim.
Kavmiyetçilerin kanuni çerçevedeki bir nümayişinde bir hatip Müslüman göçmenler aleyhinde konuşurken saksafon nâm saz ile bendenizin anarko-pedagog diye andığı Astrid Lindgren hanımefendinin Pippi Langstrumpf serlevhalı romanına dayanan televizyon film tefrikasındaki meşhur “Hey Pippi Langstrumpf tralali tralala tralahopsasa” şarkısını çalmak suretiyle bozgunculuk çıkardığı iddia edilerek emniyet kuvvetleri tarafından iki kere derdest edilen Telaviv doğumlu ve fakat İsrail aleyhtarı ve Filistin dostu iştirakçi (sosyalist) Dror Feiler de “Stockholm’e bir gelsen de görüşsek” deyince hem Gazze’ye Hürriyet Filosu’nda yer aldığı için hatırını saydığım Dror beyefendinin gönlünü kırmayayım hem de sabık ABBA mensubu Agneta hanımefendiye Muhammed Esed merhumun Mekke’ye Giden Yol’unu götüreyim diye İsveç’in yolunu tutmaya yeltendim, fakat evvelâ internet âleminde Mekke’ye Giden Yol’un İsveç lisanına tercümesi var mı diye bakdım (olmasa idi İngilizcesini alacakdım) ki varmış elhamdülillah, lakin 1952 senesinde bir kere basılıb bir daha basılmadığı için koca İsveç’de sadece iki nüshası bulunabiliyormuş (sahaflarda) ve ben de telefon vasıtasıyla Dror’dan istirham edip onlardan bir tanesini satın aldırıb Agneta hanımefendi için hazır etdirdim.
Sonra duydum ki Agneta hanımefendi tatil için İngiltere’de imiş. Benim canım oraya hiç gitmek istemedi. Dror beyefendinin de Berlin’de işi çıkınca İsveç’den vazgeçib direksiyonu Nemçe’ye kırdım. İşte böylece size seyahatnâme serlevhası altında yapmadığım bir İsveç yolculuğunu anlatmış oldum, iyi mi?
AVRATTIR?
Sonra bir gün Dağıstan’da bir Lezgi köyüne düşdü yolumuz. Orada bizi bir evde güzelce misafir etdiler. Sovyet nâm istibdat nizamı yıkılalı henüz birkaç sene olmuşdu, milletin dünyadan haberi yokdu.
Türkiye’den misafirler varmış diye duyan geldi, memleketimize dair sualler birbirini kovaladı.
Bir suali hiç unutmam:
“Türkiye’nin prezidenti (reisi) kimdir?” O vakitler reis-i cumhur Süleyman Demirel idi ve fakat bizde icra makamı ve dahî mesuliyet adresi daha ziyade başvekillik olduğu içün başvekilin ismini söyledik: Tansu Çiller. “Jena” (kadın) diye de ilave etdim, çok lazımmış gibi.
Etmez olaydım.
Adam şöyle bir durdu.
Gözlerini faltaşı gibi açdı.
Ağzını da kocaman kocaman açdı.
Dünyanın en büyük -ama kat’î surette en büyük- şaşkınlığı içinde aynen şöyle sual eyledi:
“Avrattır?”
Tansu Çiller gibi zarif bir hanımefendi için biraz kaba kaçdıysa da, “Evet” dedik.
“Yok” dedi.
“Nasıl yok?” dedik.
“Şaka edirsiz” dedi (Azerice danişirdi).
“Ne münasebet?” dedik.
Ev sahibine dönüb “Bu senin misafirlerin ciddi mi söylüyor?” manasına geldiğine emin olduğum bir sualde bulundu, o da başını evet manasında salladı.
Bunun üzerine adam öyle bir kahkaha patlatdı ki, herhalde Moskof’un Meydân-ı Ahmer’ine kadar sesi gitmişdir. “Avrattır, ha ha ha, avrattır, hoh ho” diye diye, güle güle bir kaç dakika canımızı sıkdı. Nihayet takati bitti de rahatladık.
BAŞVEKİL DAVUDZADE AHMED PAŞA’NIN SITIRATEJİK DERİNLİK’İ PEK MÜNASİB
Sonra Beyrut’da bir beyefendiyle tanıştırdılar, “Bu zât-ı muhteremin dedeleri Devlet-i Aliye’nin yüksek memurları idi” diyerek. Güzel bir köşkte idik. “Zaten geriye bir tek bu köşk kaldı” dedi o zât. “Halbuki Beyrut’un yarısı bizimdi. Arap milliyetçileri hepsine el koydular.” Kendisi de saf kan Arap idi, ama milliyetçi taraklarda biraz da o mülkiyet meselesi yüzünden bezi yok idi.
Gözüm fevkalade güzel ve antika bir dolaba takılınca, “Sultan Abdulhamid’in tornasından çıkmışdır” demesin mi? Meğer Evlâd-ı Osman’ın Beyrut sürgünlerinden bir hanımefendi fakir düşünce o dolabı satmak mecburiyetinde kalmış, misafiri olduğumuz o zat da Osmanlı’ya saygıda kusur edebilecek kimselerin eline geçebilir endişesiyle hiç ihtiyacı olmamasına rağmen satın almış.
Derken, pek ilerlemiş yaşına rağmen sinek kaydı tıraşlı olan kravatlı bir beyefendi geldi, ikimizi tanışdırdılar, yüksek hakimmiş, Türkiye’den geldiğimizi ve İslami hareketlere teveccühümüzü öğrenince “Şu Kemalizm bitmiyor mu artık?” diye sual eyledi. O da, şekli şemali Kemalistleri andırıyorsa da, Osmanlı taraftarı idi. Beraber bir toplantıya gitdik. “Orada size sürprizimiz var” dediler. Hakikaten sürpriz oldu, hem de ne güzel bir sürpriz; gitdiğimiz yerde toplanmış olan belki 200 kişinin içinde iki kişiyi gösterib, “Bunlar falanca sultan hanımların torunlarıdır” dediler.
Gitdik, ikisinin de ellerini öpdük, arz-ı hürmetde bulunduk. Biz öyle yapınca etrafdakiler “Neler oluyor?” deyû yanımıza geldiler, Osmanlı Hanedanı’ndan kimselerle karşı karşıya olduklarını bilince de sıraya girip onlar da kendilerine arz-ı hürmet eylediler.
İçlerinden birisi kendinden geçip bağırdı:
“Entum şerefnâ!” (Siz bizim şerefimizsiniz) Sultan torunlarından birisi başkevilimiz Davudzade Ahmed Paşa’nın “Sıtıratejik Derinlik” serlevhalı eserini okuduğunu söyleyince “Nasıl buldunuz?” diye sordum, o da “Pek münasib” dedi.
EVROPA ENTEGRE TESİSLERİ
Beni de muharrirden sayıp bir grup muharrirle beraber Hollanda’ya davet ettiler. Bazı mahalli idarecilerle ve bilhassa bir nevi nazır vazifesi icra eyleyen belediye entegrasyon mesulleri ile görüştürdüler. Entegrasyon dedikleri şey, oradaki Müslümanların gâvur Hollandalılara layıkıyla ayak uydurması.
Mezkûr zevat mütemadiyen “Olmuyor, olmuyor” deyip durdu. Bizim Türkler ve sair Müslümanlar entegrasyona mütemayil değillermiş, bu meseleyi halletmek için Türkiye devletinin de mevzua asılması iktiza edermiş.
Bir de, yan gelip yatarmış bizimkiler. Çalışmadan maaş alırlarmış devletten, içtimai emniyet şebekesine yük teşkil ederlermiş. Türk ve Müslüman düşmanlığının sebebini sorduğumuzda ise her şeyden evvel işsizlik meselesinden bahsettiler, “Vatandaş, işyerlerini Türklerin kapmasından şikayetçi” dediler.
Ben de dedim ki: “Lutfen karar veriniz; bizimkiler yan gelip yatıyor mu yoksa bütün iş yerlerini mi dolduruyor?” Cevab veremediler. Kızgın kızgın sustular. En son, Den Haag Üniversitesi rektörü, Den Haag Belediyesi Entegrasyon mesulü ve mezkûr üniversitede tahsil gören iki Türk genciyle (biri kız, biri oğlan) biraraya geldik. Gavurlar gene “Türkler şöyle entegre olmuyor, böyle entegre olmuyor” diye konuşunca, ben nazik ve fakat hinoğlu hin misali, “Af edersiniz, entegrasyon mevzuunda en çetin mesele hangi meseledir?” diye sordum. Beklediğim gibi, “Lisan meselesi” dediler. Kıza dönüp, “Kızım, sen buradaki üçüncü nesildensin. Hollanda lisanını su gibi konuşuyorsun, değil mi?” dedim.
He dedi.
“Akranların da öyledir, değil mi?” dedim.
He dedi.
“İkinci nesil nasıldır?” diye sordum.
Onlar da öyledir dedi.
“Öyleyse” dedim, gâvurlara dönerek, “Lisan meselesi birinci nesilden ibaret. Sizi temin ederim ki o nesil 10 sene içinde tükenip gidecek. 10 senelik bir mesele için kendinizi böyle hırpalamayınız.” “Ama” dediler, “Herkes burada doğup büyümüyor ki. Evlilik yoluyla sonradan gelenler de oluyor, onlar lisanımızı doğru dürüst öğrenmiyorlar.”
“Doğrudur” dedim, “10 sene, 20 sene Hollanda’da yaşadıkları halde lisanınızı hâlâ aksanlı ve bozuk konuşuyorlar, değil mi?” Kendilerine hak vermiş gibi gözükmemin verdiği rehavete kapılacaklardı ki, yeni bir darbemle iyice sarsıldılar. “Ama biz, memleketimize 500 sene evvel gelen Yahudilerin ve dahî 1000 senedir bayrağımız altında yaşayan Rumların yahut Ermenilerin Türkçeyi hâlâ aksanlı ve bozuk konuşmalarından hiç rahatsız olmaz, bilakis bunu sevimli buluruz. Sizinle aramızda böyle bir mantalite farkı var” dedim gavurlara. İyice sinirlendiler. “Mesele sadece lisan meselesi değil” dediler; “Bir de, karılarını evden çıkarmayan bağnazlar meselesi var” dediler, dişlerini gıcırdatarak.
“Onlardan biriyle hemen tanışmak isterim. Haydi, beni öyle birine götürün de davranışının ne kadar yanlış olduğunu ona anlatayım” dedim. “Nereden bulalım şimdi öyle birini?” dediler. “E, entegrasyon bahsinde kocaman bir cüz teşkil eden kimselerden bahsettiğinize göre o kimselerin pek kalabalık bir kitle teşkil etmeleri iktiza eder. Ki o takdirde öyle birini bulmak kolay olsa gerek” dedim.
Şöyle bir durdular. Sonra son bir defa dendiler şanslarını: “Peki, fundamentalist Müslümanların işlediği cinayetler?” dediler. “Ona ne buyuracaksınız?”
Fumdamentalist dedikleri Müslümanların bugüne kadar kaç kişi öldürdüğünü sordum. “1 kişi” dediler.
“Bakınız” dedim, “Bir tek cinayete istinaden asırlık ideolocyanızı değiştiriyorsunuz, yasakçı kanunlar çıkarıyorsunuz, halbuki bizde 40 bin nefer kırıldığı halde PKK meselesinde, biz hürriyet sahasını genişletmeye matuf kanunlar çıkarıyoruz.”
Sonra entegrasyon meselesinin iktisadi bir mesele olduğunu, milyarlarca evroluk bir sanayiden bahsetdiğimizi, bu işden para alan müesseselerin ve şahısların ister istemez işi içinden çıkılmaz hale getirerek tahsisatlarının devamını sağladıklarını anlatdım, iyice asabileşdiler.
Toplantı bitmişdir dediler.
Tabii ki bitmişdir dedim.
Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 3
Reviewed by Habersizim
on
11:18:00
Rating:

Hiç yorum yok: