ATİNA'DA RECEB TAYYİB ERDOĞAN MUHABBETİ
Muhterem yoldaşım Bekir Fuad ile Atina’da bir takside şoför efendiyle sohbet eyliyorduk.
Mevzu, bittabî, Yunanistan’ı şu son birkaç senedir mahv u perişan eyleyen iktisadi buhran idi. Şoför efendi, ki reyini Siriza nâm iştirakiyyûna veren müdedeyyin bir Ortodoks Hıristiyan (yani Şehr-i Stanbul’umuzdaki Fener Patrikhanesi’nin müntesibi) imiş, “Sakın ola Evropa İttihad ı’na dahil olmayınız, olsanız bile Evro akçesine münhasır sahaya girmeyiniz, mazallah siz de bizim gibi felâkete düçar olursunuz” dedi.
Dedikten sonra biraz durdu ve kendi kendini şöylece tekzîb eyledi: “Amma sizde Receb Tayyib Erdoğan Erdoğan vardır. Erdoğan sizi batırmalarına müsaade etmez.”
Uydu anteni vâsıtasile bizim televizyonlarımıza da bakabildiğini, esasen daha ziyade “zap” dedikleri muamele ile televizyonlarımıza teğet
geçtiğini, lakin reis-i cumhurumuz Receb Tayyib Erdoğan’ı gördükde hep durduğunu anlattı ve şu güzel kelâmı sarf eyledi:
“Dediklerinden hiçbir şey anlamasam da, Erdoğan’ın gözlerinden Türkiye muhabbetini okuyorum ve sizi kıskanıyorum; zira bizim siyasetçi lerimizin muhabbet ve iltifatı Yunanistan’a değil bankerlere ve armatörleredir.” Siriza’yı şimdilik ayrı tutduğunu ve yeni hükümetden ümitvar olduğunu da ilave etti. Şoför efendiye ve memleketine hayırlısını temenni ederek, ki hayr muhakkak Dîn-i Mübîn-i İslam’dadır, Atina çarşısında taksiden indik ki kimi görelim? Maria. Meşhur muharrir ve kendi meşrebince mücahide. Miladi 2010 senesinde İsrail’in Gazze muhasarasını yarmak için yola çıkan "Gazze’ye Hürriyet Filosu"ndaki Yunan gemisinde yer almış, İsrailli korsanlarca tevkif edilip kendisine Müslümanlarla beraber eziyet edilmişti. Dersaadet’e birçok kere gelmişliği vardır, oradan tanışırız.
Hal hatır sorduk, meşrebince şükretmekle beraber bazı arkadaşlarının iktisadi buhran sebebile işsiz kaldığını ve bunun ıstırabını duyduğu nu söyledi. Üzerimizde fazladan birkaç akçe vardı, o arkadaşlarına iletmek üzere kendisine vermeyi teklif ettik. Gülüm-sedi. “Yok” dedi, “Onları gözetmek bizim vazifemizdir. Siz o parayı İHH İnsani Yardım Vakfı’na veriniz”. Bu incelik ve bir Müslüman vakfına iltifattan pek mütehassis olduk.
Reis-i cumhurumuz duymasınlar, “Muhteşem Yüzyıl” nam televizyon film tefrikasının Yunan milletinden gördüğü muazzam iltifat da bizi ziyadesiyle sevindirdi. Memnuniyetle müşahede eyledik ki, reis-i cumhurumuzun ve cümlemizin şikâyet ettiği müstehcen sahneler burada kıylu kal nisbetinde dahî nazar-ı dikkate alınmayıp, bütün alâka ve muhabbet “Muhteşem Yüzyıl”daki ihtişam-ı Osmaniye’ye dair şeyler üzerinde toplanmaktadır.
Mevcudiyetini Türk muarızlığı ile kaim göre gelen Yunan milletinin bu film tefrikası vesilesile de olsa müşterek tarihimizle sulh yapma istidadı göstermesi fena mı?
ISSIZ NAKŞİ TEKKESİNİN HIRİSTİYAN BEKÇİSİ
Nicedir duyardım Nemçe’de Kıbrıslı Şeyh Nazım Kıbrısî’ye bağlı bir tekke var diye. O tekkeye gitmeden evvel merhum şeyh efendiye rahmet dileyelim Rahmân’dan. Mekânı cennettir inşaallah.
Köln’e 60 küsûr kilometre mesafede Kall diye bir köy. Köyün ortasında, yolun kenarında kadîm bir binanın girişinde iddialı bir yazı: Osmanische Herberge, yani Osmanlı Hanı. Altında resta urant da yazıyor, karnım da aç, lakin kapı kilitli. Küçük bir aralık vardı, oradan içeriye baktım (Allah affeylesin), in cin top oynuyor. Zaten köy de ıssız. İnsanları buharlaşdırıp eşyaları olduğu gibi bırakan acayip bir bomba düşmüş buraya sanki.
Binanın arkasına geçdim. Aşağı yukarı yarım dönümlük boş bir arazi. Arazinin solunda (binanın sırtı) bir kapı, karşıda da birbirine ve ana binaya iliştirilmiş iki barakanın iki kapısı. Soldaki kapının yanındaki pencereler perdesiz, içerisi belli ki mescit. Abdestim yokdu. Karşıdaki kapılardan birinin -soldakinin- abdesthaneye açıldığını hissetdim ve gidip kapıyı tıkladım. Cevab gelmeyince ‘Tekkedir, serbestdir’ deyib kapı kolunu çevirdim. Açıkdı. Sahiden de abdesthane vardı ardında. Yanında da bir yatakhane. Dağınık yataklar. Onlar da boş.
İçimi öyle bir ıssızlık hissi kapladı ve o his içimi öyle sıkdı ki, abdeste sımsıkı sarıldım. Mescit kapısı da açıkdı, namaza daha sıkı sarıldım. Namazdan sonra mescitde bulunan kitapçıklara baktım. Almanca ve Türkçe ilmihaller. Mescitden çıktım ki, üçüncü kapı da açılmış, önünde bir sandalyede bir adam oturuyor. Mutluluktan uçarcasına selamun aleykum diye bağırdım, adam irkildi, şaşkın şaşkın aleykum selam dedi. Yanına varınca göğsünde kocaman bir haç görünce asıl ben şaşırdım, ne diyeceğimi bilemedim, kendi kendime ‘Dervişlerin işleri acâibdir, vardır bir bildiği’ dedim. Meğer bizim dervişlerden değilmiş, Martin Luther’in yolunda mütedeyyin bir Hıristiyan imiş, işsiz ve aşsız kalmış, dergâhtakiler ona sahip çıkmış, orada yatıp kalkıyormuş ve başka kimse olmadığında tekkeye göz kulak oluyormuş.
Issız Nakşi tekkesinin Hıristiyan bekçisi, bana, en iyi Almanca İncil tercümesinin İsviçre tercümesi olduğunu ikna edici bir şekilde anlatdı. Ben de ona İslam’daki gayrimüslim hukukunun makuliyetini, müsbet tepkisinden anladığım kadarile ikna edici bir şekilde anlatdım. Sonra birden kolları ve yüzünün yarısı saçma sapan dövmeli uzun saçlı ve sakallı sapsarı bir adam geldi, sırtında pejmurde bir sırt çantasıyla. Yüzümüze bakmadan, pek melankolik bir eda ile, “Kasabaya iniyorum, bir isteğiniz var mı?” diye sordu. Yürüyerek gidecekmiş. Kasaba dediği en az beş kilometre. “Ben sizi bırakayım” dedim, arabama binib gitdik.
Yolda şunları anlatdı:
“Alman’ım. 25 sene evvel Müslüman oldum. Müslüman olduğumda 17 yaşındaydım ve dövmeleri yeni yaptırmışdım. Takdir-i ilahi. O saatden sonra yapılacak bir şey yok idi.”
Bir de şunu söyledi:
“Benim hanımdı burayı çekip çeviren. Ne güzel yemekler yapardı. Ta nerelerden gelirlerdi yemek için. O ölünce lokanta da öldü. Tekke de söndü. Her ayın ilk Cumartesi günü ihvan toplanıp zikir çekiyor. O gün çok güzel geçiyor. Öncesi ve sonrası böyle ıssız işte. Bursa’yı özledim. Şeyhimin diyarı Kıbrıs’ı daha çok özledim. İnşaallah para bulunca giderim bir ara.” Allah, gönlüne genişlik versin.
FRENK NEFT İSTASYONUNDA BİR BİNGÖLLÜ
Şimdilerde Almanya dedikleri Nemçe’den Fıransa tarikiyle İspanya’ya gidiyor idim otomobille. Azeri ahbablarımın kulakları çınlasın, onlar otomobile Rusça makine manasında “maşin” derler ki Nemçe lisanında da "maschine"dir (maşine diye okunur). Bu öyle hoşuma gider ki bundan kabak ben de otomobilimi maşin diye anayım.
İmdi: Cannes diye yazılan ve fakat Kan diye okunan ve bana bir gün “Cannes-Cinnes-İnticammes” (Kan-Kin-İntikam) serlevhalı bir yazı yazmayı ilham iden şehr-i teferruç-u sinemaya takriben 200 kilometre kala göz kapaklarımın düşmeye başladığını fark idüp, istirahat eylemek maksadile bir neft istasyonunun park yerine avdet etdim. Koltuğumu yatırıb uykuya daldım. Daha 10 dakika dahî kestirmemiştim ki penceremin tıklanması ile uyandım.
Maşinimin yanında bir adam, bizim memleketli biri, kahkahayla gülerek, “Evropa’ya bu araba ile mi geldin? Allah iyiliğini versin” dedi. Kapıyı açıb cevab verdim: “Ne var ki bunda?” evvelkinden de ziyade gülerek “Yav, bu arabayla Evropa’ya girmene nasıl izin verdiler!” demesin mi?
Maşinim İtalyan Fiat 500 cinsindendir. “Bu otomobil zaten Evropa malı” dedim, “tabii ki izin verecekler”. Gene güldü. Mütemadiyen gülüyordu zaten.
“Karnın açsa yemek ikram edeyim” dedi, bu sefer ciddileşerek. Maşinimi küçük görünce, kervansa ray yahut han yerine maşinin içinde uyuduğumu da hesaba katıp, pek fakir olduğuma ve karnımın acıkmış olabileceğine hükmetmişdi herhal. Avradı epeyce erzak vermiş yanına, kamyonda duruyormuş (kendisi kamyon şoförü idi), hemen alıp gelebileceğini söyledi. Ben nazikçe reddedince, bu sefer “Bari bir kahvemi iç, bir de sigaramı yak, burada sigara pahalıdır” dedi.
Sinirleneyim mi gevşeyeyim mi, bir müddet bilemedim. Sonra bildim; “Gevşe gitsin” dedim kendi kendime.
Neftçide kahve makinesi vardı, adam iki kahve aldı, afiyetle içdik. Bingöllü imiş. Birkaç sene evvel “Türkiye’de Kürtler eziliyor” deyip Nemçe’den mülteci sıfatile ikamet hakkı almış. “Sen Zaza değil misin?” diye sordum. “He” dedi, gene güldü. Sonra, “Bugün olsa, Kürt Zaza farketmez, öyle bir saikle kimsenin ilticasını kabul etmez Almanya” dedi; “Memleket düzeldi, çok şükür.” Kucaklaşıb ayrılmışdık, tam maşinime binmekdeydim ki arkamdan seslendi: “Bak, yengen bir sürü yemek yapdı, inad etme, kamyondan alıp vereyim biraz.” Yemiş gibi olduğumu söyleyip teşekkür etdim, müsaade istedim. Bu arada uykum çokdan kaçmışdı tabii. Ver elini yollar...
HARLEM'İN ORTASINDA TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR DİYE BAĞIRAN KAMYON
Denizleri aşdım, Düvel-i Müttehide-yi Amerika’nın Nevyork şehrine gitdim. Günlerden Cuma idi. Harlem semtinde Şehid-i Muhterem Malkım X’in (nâm-ı diger Malik Şabaz) müessisi olduğu Tevhid Mescidi var imiş, Nevyork eşrafından bir ahbabımla beraber Cuma namazını orada edâ eyleyelim dedik.
Harlem’in ortasında, ana yolun kenarına park eylemiş bir kamyonun kasasında, kocaman kocaman “Türkiye Türklerindir” yazdığını görünce şaşırdım, gözlerime inanamadım. Maşinle gidiyorduk, direksiyonda ahbabım var idi, şu kamyonun arkasında duralım dedim, durduk.
Maşinden inip kamyon kasasına iyice yaklaşdım, hakikaten de Türkiye Türklerindir yazıyor idi.
MHP de yazıyor idi. Üç hilâl de var idi. Kamyonun içinde de etrafında da kimse yok idi.
Olsa idi, “Buralarda ‘Harlem Zencilerindir' sloganını tercih edseniz, parti ismi olarak da Kara Panterler’i yazsanız daha münasib olmaz mı?” diye soracakdım.
Tekrar maşine binib mescide gitdik. Cemaatte bizden başka 8-10 mü’min var idi. Bizden başka beyaz tenli yok idi. Hepsi siyah tenli idi. Gene de kimse “Bu acayip adamlar kim ola?” demedi, dönüp bakmadı bize. Hutbenin mevzuu, Nevyorl Polisi’nin beşikden mezara bütün Mü’min Müslümanları casuslar vasıtasile takib eylemesi, sıbyan mekteblerinde ve dahî mektebe gidemeyecek kadar minik bebelerin kaldığı yuvalara bile casus yerleşdirmesi, casusluluğu maalesef İslam cemiyetinden seçilen kimselerin yapması idi.
Gayri ihtiyarı sağıma soluma bakdım, herhalde bu mescitde de el’ân bir casus vardır diye. Namazdan sonra cemaatde mukavvadan bir kutu gezdirdiler para toplamak için. Kutu en son bize geldi. Hepi topu 5 Amerikan doları ancak toplanmış idi, onlar da çamur gibi öyle kirli ve buruşuk banknotlar idi ki temas eylemeyi insanın midesi kaldırmaz.
Ahbabım zengin olduğu içün “Çok koy” dedim, gıcır gıcır bir 100’lük banknot koydu kutuya. Allah Subhane ve Teala bereket versin. Ertesi gün Tevhid Mescidi’ne gene gitdim. Bu sefer tek başıma idim. Akşam namazını orada kılmak niyetinde idim, lakin kapısı kilitli idi. Sonradan öğrendim ki sadece Cuma günleri açılırmış. Caddenin karşısında başka bir mescit gördüm. Oraya gitdim. Senegallilerin mescidi imiş. Kalabalık -en az 50 kişi- bir cemaat, lisanını bilmedi ğim halde pek hoşsohbet olduğunu hemen anladığım bir hocaefendinin etrafında toplanmış, onu pür dikkat dinliyor ve kimi zaman neşeyle gülüyor kimi zaman da birbirine bakarak “Vay canına” manasına geldiğini zannetdiğim kısa şeyler söylüyorlardı.
Ortalıkta şen şakrak oynayıp koşuşturan bir sürü velet var idi, onlardan birine yaklaşıp “Vudu?” (abdest) dedim. Önüme düşüp beni alt katdaki abdesthaneye götürdü. Bu hizmetinin karşılığında cebimden çıkarıp uzattığım 50 sente bir müddet şaşkın şaşkın baktıkdan sonra da parayı almadan gitdi. Gıyabında gözlerinden öpdüm.
APPLE MABEDİNİ GEZEN İNSANLARIN TUHAF HALLERİNE DAİR
Nevyork’da yediğin içdiğin senin olsun, gördüklerini anlat derseniz, anlatacak pek bir şey yok.
Apartman nam yüksek haneler var işte. Göğdelen de derler. Niye delerler ki göğü? Delince ne oluyor ki? Kendileri de bilmezler. Rabbulalemin’e sonsuz hamd ü senalar olsun ki ihtida eyleyip Yusuf İslam ismini alan sabık pop sanatkârı Cat Stevens (tam ismi Steven Dimitri Georgious diye yazılıp Stiyvın Dimitri Corcus diye okunan Rum-İngiliz melezi isim idi) bugün dahî söyleyebileceği ve hem de besmele çekib söyleyebileceği “Where do the children play?” şarkısında, “İyi, aferin, jumbo jetler yapdınız, yüksek hanelerle göğü deldiniz, kozmik trenleriniz de fevkalade, lakin, söyler misiniz, çocuklar nerede oynayacak?” mealinde pek manalı laflar eder, o hesap.
Çocukların oynayacak yer bulamadığı bir dünyanın içine tükürmek iktiza eder. Ben de, excuse my French, Nevyork’un içine tükürdüm.
Excuse my French (okunuşu eksküz may fırenç) “Fransızcamı bağışlayın” demekdir ve Amerikalılar bunu argo tabir edilen bir lakırdı etdikleri yahut edecekleri zaman söylerler. Demek ki Fransızca pek kaba geliyor kulaklarına. Veya Fransızları tahkir ü tezyif itmeyi murad eyliyorlar.
Ne ise...
“Şu binanın tepesine çıkmak ister misiniz? 182 kattır, manzarası muhteşemdir” dediler, iyi dedim.
Meğer parayla çıkılıyormuş. “Ne münasebet” dedim. “Bu ne yaman görgüsüzlükdür” dedim. “Kabul etmem” dedim. Cimriliğime hükmetdiler lakin benim niyetim hakikaten bu hırboluğa pabuç bırakmamaktan ibaretti, eksküz may Amerikın. Sonra Apple (Epıl) şirketinin umumi idarehanesi ve en büyük mağazasının bulunduğu yere götürdüler.
Baktık ki kapıda yüzlerce insan sırada bekliyor, içeri girip Apple şirketinin yeni mamüllerini görmek için. Evet evet, sadece görmek için. Merak edib biz de sıraya girdik, 1 saat kadar sonra bizi içeri aldılar, sıramız geldikçe tezgahların önünden geçip acayib acayib telefonları, bilgisayarları, kulaklıkları ve saire ve saire ve saire temaşa eyledik.
Herkes tuhaf bir hayranlık ve huşu içindeydi. Büyülenmiş gibi bir haldeydiler. Havada şirk mi vardı ne? Orta yerde tağut mu vardı ne? Tüylerim diken diken oldu, kelime-i şehadet getirdim, istiğfar eyledim, felak-nas okudum, kaçtım hemen o sahneden.
Ama helal sosis büyük nimet. Manhattan mıntıkasının bilmem kaçıncı caddesi üzerinde birbiri peşi sıra o kadar çok helal sosisçi var ki ve hepsi de sosisi o kadar lezzetli yapıyorlar ki, anlatamam.
Fakat siz yediğin içtiğin senin olsun demişdiniz, değil mi?
O zaman anlatmama lüzum yok zaten.
Muhterem yoldaşım Bekir Fuad ile Atina’da bir takside şoför efendiyle sohbet eyliyorduk.
Dedikten sonra biraz durdu ve kendi kendini şöylece tekzîb eyledi: “Amma sizde Receb Tayyib Erdoğan Erdoğan vardır. Erdoğan sizi batırmalarına müsaade etmez.”
Uydu anteni vâsıtasile bizim televizyonlarımıza da bakabildiğini, esasen daha ziyade “zap” dedikleri muamele ile televizyonlarımıza teğet
geçtiğini, lakin reis-i cumhurumuz Receb Tayyib Erdoğan’ı gördükde hep durduğunu anlattı ve şu güzel kelâmı sarf eyledi:
“Dediklerinden hiçbir şey anlamasam da, Erdoğan’ın gözlerinden Türkiye muhabbetini okuyorum ve sizi kıskanıyorum; zira bizim siyasetçi lerimizin muhabbet ve iltifatı Yunanistan’a değil bankerlere ve armatörleredir.” Siriza’yı şimdilik ayrı tutduğunu ve yeni hükümetden ümitvar olduğunu da ilave etti. Şoför efendiye ve memleketine hayırlısını temenni ederek, ki hayr muhakkak Dîn-i Mübîn-i İslam’dadır, Atina çarşısında taksiden indik ki kimi görelim? Maria. Meşhur muharrir ve kendi meşrebince mücahide. Miladi 2010 senesinde İsrail’in Gazze muhasarasını yarmak için yola çıkan "Gazze’ye Hürriyet Filosu"ndaki Yunan gemisinde yer almış, İsrailli korsanlarca tevkif edilip kendisine Müslümanlarla beraber eziyet edilmişti. Dersaadet’e birçok kere gelmişliği vardır, oradan tanışırız.
Hal hatır sorduk, meşrebince şükretmekle beraber bazı arkadaşlarının iktisadi buhran sebebile işsiz kaldığını ve bunun ıstırabını duyduğu nu söyledi. Üzerimizde fazladan birkaç akçe vardı, o arkadaşlarına iletmek üzere kendisine vermeyi teklif ettik. Gülüm-sedi. “Yok” dedi, “Onları gözetmek bizim vazifemizdir. Siz o parayı İHH İnsani Yardım Vakfı’na veriniz”. Bu incelik ve bir Müslüman vakfına iltifattan pek mütehassis olduk.
Reis-i cumhurumuz duymasınlar, “Muhteşem Yüzyıl” nam televizyon film tefrikasının Yunan milletinden gördüğü muazzam iltifat da bizi ziyadesiyle sevindirdi. Memnuniyetle müşahede eyledik ki, reis-i cumhurumuzun ve cümlemizin şikâyet ettiği müstehcen sahneler burada kıylu kal nisbetinde dahî nazar-ı dikkate alınmayıp, bütün alâka ve muhabbet “Muhteşem Yüzyıl”daki ihtişam-ı Osmaniye’ye dair şeyler üzerinde toplanmaktadır.
Mevcudiyetini Türk muarızlığı ile kaim göre gelen Yunan milletinin bu film tefrikası vesilesile de olsa müşterek tarihimizle sulh yapma istidadı göstermesi fena mı?
ISSIZ NAKŞİ TEKKESİNİN HIRİSTİYAN BEKÇİSİ
Nicedir duyardım Nemçe’de Kıbrıslı Şeyh Nazım Kıbrısî’ye bağlı bir tekke var diye. O tekkeye gitmeden evvel merhum şeyh efendiye rahmet dileyelim Rahmân’dan. Mekânı cennettir inşaallah.
Köln’e 60 küsûr kilometre mesafede Kall diye bir köy. Köyün ortasında, yolun kenarında kadîm bir binanın girişinde iddialı bir yazı: Osmanische Herberge, yani Osmanlı Hanı. Altında resta urant da yazıyor, karnım da aç, lakin kapı kilitli. Küçük bir aralık vardı, oradan içeriye baktım (Allah affeylesin), in cin top oynuyor. Zaten köy de ıssız. İnsanları buharlaşdırıp eşyaları olduğu gibi bırakan acayip bir bomba düşmüş buraya sanki.
Binanın arkasına geçdim. Aşağı yukarı yarım dönümlük boş bir arazi. Arazinin solunda (binanın sırtı) bir kapı, karşıda da birbirine ve ana binaya iliştirilmiş iki barakanın iki kapısı. Soldaki kapının yanındaki pencereler perdesiz, içerisi belli ki mescit. Abdestim yokdu. Karşıdaki kapılardan birinin -soldakinin- abdesthaneye açıldığını hissetdim ve gidip kapıyı tıkladım. Cevab gelmeyince ‘Tekkedir, serbestdir’ deyib kapı kolunu çevirdim. Açıkdı. Sahiden de abdesthane vardı ardında. Yanında da bir yatakhane. Dağınık yataklar. Onlar da boş.
İçimi öyle bir ıssızlık hissi kapladı ve o his içimi öyle sıkdı ki, abdeste sımsıkı sarıldım. Mescit kapısı da açıkdı, namaza daha sıkı sarıldım. Namazdan sonra mescitde bulunan kitapçıklara baktım. Almanca ve Türkçe ilmihaller. Mescitden çıktım ki, üçüncü kapı da açılmış, önünde bir sandalyede bir adam oturuyor. Mutluluktan uçarcasına selamun aleykum diye bağırdım, adam irkildi, şaşkın şaşkın aleykum selam dedi. Yanına varınca göğsünde kocaman bir haç görünce asıl ben şaşırdım, ne diyeceğimi bilemedim, kendi kendime ‘Dervişlerin işleri acâibdir, vardır bir bildiği’ dedim. Meğer bizim dervişlerden değilmiş, Martin Luther’in yolunda mütedeyyin bir Hıristiyan imiş, işsiz ve aşsız kalmış, dergâhtakiler ona sahip çıkmış, orada yatıp kalkıyormuş ve başka kimse olmadığında tekkeye göz kulak oluyormuş.
Issız Nakşi tekkesinin Hıristiyan bekçisi, bana, en iyi Almanca İncil tercümesinin İsviçre tercümesi olduğunu ikna edici bir şekilde anlatdı. Ben de ona İslam’daki gayrimüslim hukukunun makuliyetini, müsbet tepkisinden anladığım kadarile ikna edici bir şekilde anlatdım. Sonra birden kolları ve yüzünün yarısı saçma sapan dövmeli uzun saçlı ve sakallı sapsarı bir adam geldi, sırtında pejmurde bir sırt çantasıyla. Yüzümüze bakmadan, pek melankolik bir eda ile, “Kasabaya iniyorum, bir isteğiniz var mı?” diye sordu. Yürüyerek gidecekmiş. Kasaba dediği en az beş kilometre. “Ben sizi bırakayım” dedim, arabama binib gitdik.
Yolda şunları anlatdı:
“Alman’ım. 25 sene evvel Müslüman oldum. Müslüman olduğumda 17 yaşındaydım ve dövmeleri yeni yaptırmışdım. Takdir-i ilahi. O saatden sonra yapılacak bir şey yok idi.”
Bir de şunu söyledi:
“Benim hanımdı burayı çekip çeviren. Ne güzel yemekler yapardı. Ta nerelerden gelirlerdi yemek için. O ölünce lokanta da öldü. Tekke de söndü. Her ayın ilk Cumartesi günü ihvan toplanıp zikir çekiyor. O gün çok güzel geçiyor. Öncesi ve sonrası böyle ıssız işte. Bursa’yı özledim. Şeyhimin diyarı Kıbrıs’ı daha çok özledim. İnşaallah para bulunca giderim bir ara.” Allah, gönlüne genişlik versin.
FRENK NEFT İSTASYONUNDA BİR BİNGÖLLÜ
Şimdilerde Almanya dedikleri Nemçe’den Fıransa tarikiyle İspanya’ya gidiyor idim otomobille. Azeri ahbablarımın kulakları çınlasın, onlar otomobile Rusça makine manasında “maşin” derler ki Nemçe lisanında da "maschine"dir (maşine diye okunur). Bu öyle hoşuma gider ki bundan kabak ben de otomobilimi maşin diye anayım.
İmdi: Cannes diye yazılan ve fakat Kan diye okunan ve bana bir gün “Cannes-Cinnes-İnticammes” (Kan-Kin-İntikam) serlevhalı bir yazı yazmayı ilham iden şehr-i teferruç-u sinemaya takriben 200 kilometre kala göz kapaklarımın düşmeye başladığını fark idüp, istirahat eylemek maksadile bir neft istasyonunun park yerine avdet etdim. Koltuğumu yatırıb uykuya daldım. Daha 10 dakika dahî kestirmemiştim ki penceremin tıklanması ile uyandım.
Maşinimin yanında bir adam, bizim memleketli biri, kahkahayla gülerek, “Evropa’ya bu araba ile mi geldin? Allah iyiliğini versin” dedi. Kapıyı açıb cevab verdim: “Ne var ki bunda?” evvelkinden de ziyade gülerek “Yav, bu arabayla Evropa’ya girmene nasıl izin verdiler!” demesin mi?
Maşinim İtalyan Fiat 500 cinsindendir. “Bu otomobil zaten Evropa malı” dedim, “tabii ki izin verecekler”. Gene güldü. Mütemadiyen gülüyordu zaten.
“Karnın açsa yemek ikram edeyim” dedi, bu sefer ciddileşerek. Maşinimi küçük görünce, kervansa ray yahut han yerine maşinin içinde uyuduğumu da hesaba katıp, pek fakir olduğuma ve karnımın acıkmış olabileceğine hükmetmişdi herhal. Avradı epeyce erzak vermiş yanına, kamyonda duruyormuş (kendisi kamyon şoförü idi), hemen alıp gelebileceğini söyledi. Ben nazikçe reddedince, bu sefer “Bari bir kahvemi iç, bir de sigaramı yak, burada sigara pahalıdır” dedi.
Sinirleneyim mi gevşeyeyim mi, bir müddet bilemedim. Sonra bildim; “Gevşe gitsin” dedim kendi kendime.
Neftçide kahve makinesi vardı, adam iki kahve aldı, afiyetle içdik. Bingöllü imiş. Birkaç sene evvel “Türkiye’de Kürtler eziliyor” deyip Nemçe’den mülteci sıfatile ikamet hakkı almış. “Sen Zaza değil misin?” diye sordum. “He” dedi, gene güldü. Sonra, “Bugün olsa, Kürt Zaza farketmez, öyle bir saikle kimsenin ilticasını kabul etmez Almanya” dedi; “Memleket düzeldi, çok şükür.” Kucaklaşıb ayrılmışdık, tam maşinime binmekdeydim ki arkamdan seslendi: “Bak, yengen bir sürü yemek yapdı, inad etme, kamyondan alıp vereyim biraz.” Yemiş gibi olduğumu söyleyip teşekkür etdim, müsaade istedim. Bu arada uykum çokdan kaçmışdı tabii. Ver elini yollar...
HARLEM'İN ORTASINDA TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR DİYE BAĞIRAN KAMYON
Denizleri aşdım, Düvel-i Müttehide-yi Amerika’nın Nevyork şehrine gitdim. Günlerden Cuma idi. Harlem semtinde Şehid-i Muhterem Malkım X’in (nâm-ı diger Malik Şabaz) müessisi olduğu Tevhid Mescidi var imiş, Nevyork eşrafından bir ahbabımla beraber Cuma namazını orada edâ eyleyelim dedik.
Harlem’in ortasında, ana yolun kenarına park eylemiş bir kamyonun kasasında, kocaman kocaman “Türkiye Türklerindir” yazdığını görünce şaşırdım, gözlerime inanamadım. Maşinle gidiyorduk, direksiyonda ahbabım var idi, şu kamyonun arkasında duralım dedim, durduk.
Maşinden inip kamyon kasasına iyice yaklaşdım, hakikaten de Türkiye Türklerindir yazıyor idi.
MHP de yazıyor idi. Üç hilâl de var idi. Kamyonun içinde de etrafında da kimse yok idi.
Olsa idi, “Buralarda ‘Harlem Zencilerindir' sloganını tercih edseniz, parti ismi olarak da Kara Panterler’i yazsanız daha münasib olmaz mı?” diye soracakdım.
Tekrar maşine binib mescide gitdik. Cemaatte bizden başka 8-10 mü’min var idi. Bizden başka beyaz tenli yok idi. Hepsi siyah tenli idi. Gene de kimse “Bu acayip adamlar kim ola?” demedi, dönüp bakmadı bize. Hutbenin mevzuu, Nevyorl Polisi’nin beşikden mezara bütün Mü’min Müslümanları casuslar vasıtasile takib eylemesi, sıbyan mekteblerinde ve dahî mektebe gidemeyecek kadar minik bebelerin kaldığı yuvalara bile casus yerleşdirmesi, casusluluğu maalesef İslam cemiyetinden seçilen kimselerin yapması idi.
Gayri ihtiyarı sağıma soluma bakdım, herhalde bu mescitde de el’ân bir casus vardır diye. Namazdan sonra cemaatde mukavvadan bir kutu gezdirdiler para toplamak için. Kutu en son bize geldi. Hepi topu 5 Amerikan doları ancak toplanmış idi, onlar da çamur gibi öyle kirli ve buruşuk banknotlar idi ki temas eylemeyi insanın midesi kaldırmaz.
Ahbabım zengin olduğu içün “Çok koy” dedim, gıcır gıcır bir 100’lük banknot koydu kutuya. Allah Subhane ve Teala bereket versin. Ertesi gün Tevhid Mescidi’ne gene gitdim. Bu sefer tek başıma idim. Akşam namazını orada kılmak niyetinde idim, lakin kapısı kilitli idi. Sonradan öğrendim ki sadece Cuma günleri açılırmış. Caddenin karşısında başka bir mescit gördüm. Oraya gitdim. Senegallilerin mescidi imiş. Kalabalık -en az 50 kişi- bir cemaat, lisanını bilmedi ğim halde pek hoşsohbet olduğunu hemen anladığım bir hocaefendinin etrafında toplanmış, onu pür dikkat dinliyor ve kimi zaman neşeyle gülüyor kimi zaman da birbirine bakarak “Vay canına” manasına geldiğini zannetdiğim kısa şeyler söylüyorlardı.
Ortalıkta şen şakrak oynayıp koşuşturan bir sürü velet var idi, onlardan birine yaklaşıp “Vudu?” (abdest) dedim. Önüme düşüp beni alt katdaki abdesthaneye götürdü. Bu hizmetinin karşılığında cebimden çıkarıp uzattığım 50 sente bir müddet şaşkın şaşkın baktıkdan sonra da parayı almadan gitdi. Gıyabında gözlerinden öpdüm.
APPLE MABEDİNİ GEZEN İNSANLARIN TUHAF HALLERİNE DAİR
Nevyork’da yediğin içdiğin senin olsun, gördüklerini anlat derseniz, anlatacak pek bir şey yok.
Apartman nam yüksek haneler var işte. Göğdelen de derler. Niye delerler ki göğü? Delince ne oluyor ki? Kendileri de bilmezler. Rabbulalemin’e sonsuz hamd ü senalar olsun ki ihtida eyleyip Yusuf İslam ismini alan sabık pop sanatkârı Cat Stevens (tam ismi Steven Dimitri Georgious diye yazılıp Stiyvın Dimitri Corcus diye okunan Rum-İngiliz melezi isim idi) bugün dahî söyleyebileceği ve hem de besmele çekib söyleyebileceği “Where do the children play?” şarkısında, “İyi, aferin, jumbo jetler yapdınız, yüksek hanelerle göğü deldiniz, kozmik trenleriniz de fevkalade, lakin, söyler misiniz, çocuklar nerede oynayacak?” mealinde pek manalı laflar eder, o hesap.
Çocukların oynayacak yer bulamadığı bir dünyanın içine tükürmek iktiza eder. Ben de, excuse my French, Nevyork’un içine tükürdüm.
Excuse my French (okunuşu eksküz may fırenç) “Fransızcamı bağışlayın” demekdir ve Amerikalılar bunu argo tabir edilen bir lakırdı etdikleri yahut edecekleri zaman söylerler. Demek ki Fransızca pek kaba geliyor kulaklarına. Veya Fransızları tahkir ü tezyif itmeyi murad eyliyorlar.
Ne ise...
“Şu binanın tepesine çıkmak ister misiniz? 182 kattır, manzarası muhteşemdir” dediler, iyi dedim.
Meğer parayla çıkılıyormuş. “Ne münasebet” dedim. “Bu ne yaman görgüsüzlükdür” dedim. “Kabul etmem” dedim. Cimriliğime hükmetdiler lakin benim niyetim hakikaten bu hırboluğa pabuç bırakmamaktan ibaretti, eksküz may Amerikın. Sonra Apple (Epıl) şirketinin umumi idarehanesi ve en büyük mağazasının bulunduğu yere götürdüler.
Baktık ki kapıda yüzlerce insan sırada bekliyor, içeri girip Apple şirketinin yeni mamüllerini görmek için. Evet evet, sadece görmek için. Merak edib biz de sıraya girdik, 1 saat kadar sonra bizi içeri aldılar, sıramız geldikçe tezgahların önünden geçip acayib acayib telefonları, bilgisayarları, kulaklıkları ve saire ve saire ve saire temaşa eyledik.
Herkes tuhaf bir hayranlık ve huşu içindeydi. Büyülenmiş gibi bir haldeydiler. Havada şirk mi vardı ne? Orta yerde tağut mu vardı ne? Tüylerim diken diken oldu, kelime-i şehadet getirdim, istiğfar eyledim, felak-nas okudum, kaçtım hemen o sahneden.
Ama helal sosis büyük nimet. Manhattan mıntıkasının bilmem kaçıncı caddesi üzerinde birbiri peşi sıra o kadar çok helal sosisçi var ki ve hepsi de sosisi o kadar lezzetli yapıyorlar ki, anlatamam.
Fakat siz yediğin içtiğin senin olsun demişdiniz, değil mi?
O zaman anlatmama lüzum yok zaten.
Kifayetsiz Vekil Çelebi | Seyahatnamesi - 1
Reviewed by Habersizim
on
13:07:00
Rating:

Hiç yorum yok: