Yusuf Kaplan, Suriye siyaseti hususunda hükümete büyük bir öfke duyuyor. AB siyaseti hususunda da öyle. Bunu iyice anlamış bulunuyoruz. Suriye veya AB siyasetinde üstadın tam olarak nelere, tam olarak hangi argümanlarla karşı çıktığını ve bu sahalarda yapılanlara / yapılmakta olanlara tam olarak hangi alternatifleri önerdiğini ise anlamış değiliz.
“AB ile ilişkileri niye buzdolabına koydunuz, dondurdunuz?” diye soruyor Yusuf Kaplan. Henüz “ayağımızı yere basacak durumda” olmadığımızı vurgulayarak “NATO, AB gibi Batı kurumlarıyla, Batı ittifakıyla ilişkilerinizi sürdürmezseniz onlar da sizin kafanıza vurular, sizi çökertirler” diyor. Tedrici metodun gereğine işaret ediyor yani. Belli bir güce ulaşmadan uluslararası sistemin ağalarına meydan okumanın tehlikelerine dikkat çekiyor. İyi ama, nasıl işleyecek tedrici metod? Belli bir güce nasıl ulaşılacak? Batı’nın hışmını üzerimize çekme riskini göze almadan atabileceğimiz bir adım var mı bu yolda? Doğalgaz ihtiyacımızı karşılamak için İran’dan Türkiye’ye boru hattı kurmaya ilk kalkıştığımızda takır takır insanlar vuruldu bu memlekette, “şeriatçı terör” propagandasıyla ortalık karıştırıldı...
Ta 1990’lı yıllardan beri Kürt meselesini çözmeye ne zaman teşebbüs ettikse Batı’nın sabotaj bombalarına maruz kaldık... Savunma sanayimizi biraz geliştirelim dediğimiz anda ASELSAN mühendislerimizi bir bir ortadan kaldırmaya başladılar...
Yusuf Kaplan’ın tehlikeli bir romantiklik atfettiği “komşularla sıfır sorun” davasıyla başlamadı yani Türkiye’nin kafasına vurmalar. Ayrıca o davanın, romantik tarafları da çok şükür olmakla beraber, fevkalade realist bir dava olduğunu belirtmek isteriz.
“Suriye’deki Baas rejimiyle arayı düzeltelim de Hatay ve Fırat meselelerini fitne konusu ve savaş potansiyeli olmaktan çıkaralım” demek, sapına kadar gerçekçi bir yaklaşımdı mesela.
O yaklaşımı sergilediğimizde Batı’dan “Neo Osmanlı geliyor!” nidaları yükseldi; Suriye halkını kıyımdan geçirince Esed rejimine tavır koyduk, gene “Neo Osmanlı geliyor!” dediler.
Ne yapsak, ne etsek, Batı’nın nazarında gene fenayız, gene fenayız.
Büyük davalar bir yana; Mogadişu havaalanı ihalesini alıp üç-beş kuruş kazanalım dedik, İngiltere “Şebab” kılığına girip Türkiye’ye kurşun yağdırdı!
Yahu, Kıbrıs meselesinde Batı ne istiyorsa kabul ettik, “Annan Planı”nı öpüp başımızın üstüne koyduk, Rum tarafı ise nanik yaptı; ama Avrupa Birliği gene de Rum tarafını bütün Kıbrıs’ı temsilen bünyesine alıp kafamıza vurmadı mı?
Üstelik, hükümetimizin Avrupa Birliği ile adeta can ciğer kuzu sarması olduğu bir dönemde!
Türkiye bir Arap açılımı yaptı (ve o sayede küresel iktisadi krizleri ağır yaralar almadan atlatabildi), Afrika açılımı yaptı, Orta/Güney Amerika açılımı yaptı, ama bunları yaparken AB ve NATO ile münasebetlerini de sürdürdü. Dengeleri mümkün mertebe korumaya çalıştı. “Batı ittifakıyla ilişkileri sürdürmezseniz kafanıza vururlar” diyen Yusuf Kaplan niye öyle diyor, ne demek istiyor, anlaşılır gibi değil. ‘Batı ittifakının dışında en ufak bir adım dahî atılmamalıydı. Atılınca ilişki koparılmış sayıldı’ mı demek istiyor? Yoksa ‘Ufak adımlar neyse de, iri adımlar atılmamalıydı mı’ demeye çalışıyor? Peki ‘ufak’ ne, ‘iri’ ne? Türkiye, Batı ittifakı dışında ne yapsa yeridir? Yoksa hiç ama hiçbir şey mi yapmamalıdır?
Yusuf Kaplan’ın ‘dikkatli olmak lazım’ hassasiyetiyle söylediği şeyler, başyazıda da ifade ettiğimiz gibi hiç şüphesiz ümmetin maslahatını orada gördüğü için söylediği şeylerdir; ama unutmayalım ki Kemalizm de böyle bir retorikle başlamıştı:
“...düşmanlarımızın adedini ve üzerimize yaptıkları baskıları artırmaktansa, haddi tabiîye, hadd-i meşrûa rücû edelim. Haddimizi bilelim.”
Konuya başka bir yazıda devam edeceğiz
inşaallah.
“AB ile ilişkileri niye buzdolabına koydunuz, dondurdunuz?” diye soruyor Yusuf Kaplan. Henüz “ayağımızı yere basacak durumda” olmadığımızı vurgulayarak “NATO, AB gibi Batı kurumlarıyla, Batı ittifakıyla ilişkilerinizi sürdürmezseniz onlar da sizin kafanıza vurular, sizi çökertirler” diyor. Tedrici metodun gereğine işaret ediyor yani. Belli bir güce ulaşmadan uluslararası sistemin ağalarına meydan okumanın tehlikelerine dikkat çekiyor. İyi ama, nasıl işleyecek tedrici metod? Belli bir güce nasıl ulaşılacak? Batı’nın hışmını üzerimize çekme riskini göze almadan atabileceğimiz bir adım var mı bu yolda? Doğalgaz ihtiyacımızı karşılamak için İran’dan Türkiye’ye boru hattı kurmaya ilk kalkıştığımızda takır takır insanlar vuruldu bu memlekette, “şeriatçı terör” propagandasıyla ortalık karıştırıldı...
Ta 1990’lı yıllardan beri Kürt meselesini çözmeye ne zaman teşebbüs ettikse Batı’nın sabotaj bombalarına maruz kaldık... Savunma sanayimizi biraz geliştirelim dediğimiz anda ASELSAN mühendislerimizi bir bir ortadan kaldırmaya başladılar...
Yusuf Kaplan’ın tehlikeli bir romantiklik atfettiği “komşularla sıfır sorun” davasıyla başlamadı yani Türkiye’nin kafasına vurmalar. Ayrıca o davanın, romantik tarafları da çok şükür olmakla beraber, fevkalade realist bir dava olduğunu belirtmek isteriz.
“Suriye’deki Baas rejimiyle arayı düzeltelim de Hatay ve Fırat meselelerini fitne konusu ve savaş potansiyeli olmaktan çıkaralım” demek, sapına kadar gerçekçi bir yaklaşımdı mesela.
O yaklaşımı sergilediğimizde Batı’dan “Neo Osmanlı geliyor!” nidaları yükseldi; Suriye halkını kıyımdan geçirince Esed rejimine tavır koyduk, gene “Neo Osmanlı geliyor!” dediler.
Ne yapsak, ne etsek, Batı’nın nazarında gene fenayız, gene fenayız.
Büyük davalar bir yana; Mogadişu havaalanı ihalesini alıp üç-beş kuruş kazanalım dedik, İngiltere “Şebab” kılığına girip Türkiye’ye kurşun yağdırdı!
Yahu, Kıbrıs meselesinde Batı ne istiyorsa kabul ettik, “Annan Planı”nı öpüp başımızın üstüne koyduk, Rum tarafı ise nanik yaptı; ama Avrupa Birliği gene de Rum tarafını bütün Kıbrıs’ı temsilen bünyesine alıp kafamıza vurmadı mı?
Üstelik, hükümetimizin Avrupa Birliği ile adeta can ciğer kuzu sarması olduğu bir dönemde!
Türkiye bir Arap açılımı yaptı (ve o sayede küresel iktisadi krizleri ağır yaralar almadan atlatabildi), Afrika açılımı yaptı, Orta/Güney Amerika açılımı yaptı, ama bunları yaparken AB ve NATO ile münasebetlerini de sürdürdü. Dengeleri mümkün mertebe korumaya çalıştı. “Batı ittifakıyla ilişkileri sürdürmezseniz kafanıza vururlar” diyen Yusuf Kaplan niye öyle diyor, ne demek istiyor, anlaşılır gibi değil. ‘Batı ittifakının dışında en ufak bir adım dahî atılmamalıydı. Atılınca ilişki koparılmış sayıldı’ mı demek istiyor? Yoksa ‘Ufak adımlar neyse de, iri adımlar atılmamalıydı mı’ demeye çalışıyor? Peki ‘ufak’ ne, ‘iri’ ne? Türkiye, Batı ittifakı dışında ne yapsa yeridir? Yoksa hiç ama hiçbir şey mi yapmamalıdır?
Yusuf Kaplan’ın ‘dikkatli olmak lazım’ hassasiyetiyle söylediği şeyler, başyazıda da ifade ettiğimiz gibi hiç şüphesiz ümmetin maslahatını orada gördüğü için söylediği şeylerdir; ama unutmayalım ki Kemalizm de böyle bir retorikle başlamıştı:
“...düşmanlarımızın adedini ve üzerimize yaptıkları baskıları artırmaktansa, haddi tabiîye, hadd-i meşrûa rücû edelim. Haddimizi bilelim.”
Konuya başka bir yazıda devam edeceğiz
inşaallah.
Kemalizm de böyle bir retorikle başlamıştı
Reviewed by Habersizim
on
10:42:00
Rating:

Hiç yorum yok: