Avrupa Yollarında - 3 - Abdullah Harmancı

Avrupa’nın tarlaları tektip… Tarla ürünlerinin rulolanma biçimi standart… Gözünüz, şu anlattığım şehirler boyunca, şehirlerarası yollarda, sadece tek bir fotoğraf görüyor. Buna başka bir açıdan bakmak da mümkün. Avrupa’da tarım arazisine dönüştürülmemiş bir metre kare boş alan yok desem, ne dersiniz? Halbuki bizim şehirlerarası seyahatlerimizde hep gördüğümüz, hiç ekilmeyen, kendi kaderine terk edilmiş tarım alanlarıdır.

BUDAPEŞTE
Buda’dan Peşte’ye, Peşte’den Buda’ya bir sarkaçta gibi sallandık durduk. Zincirli Köprü’de adımladım. Kaleden şehri izledim. En çok da parlamento binasını sevdim. Bu binayı daha yakından görmek için yürürken 1956 olaylarının anısına açılmış bir sergiyi gezdim. Gül Baba türbesine gitmek için bir mücadele vermem gerekiyordu. Bu mücadeleyi göze alamadım. Szent İstivan bazilikasını gezdim. Seyahatimizin son günlerinde, binalara, insanlara, şehre ilişkin ilgim zayıflamıştı. Üstelik enerjim de çok azalmıştı. Şehirden ayrılırken Kahramanlar Meydanına uğradık. Macarların tarihleri üzerinden şaka yapabilen geniş insanlar olmaları ilginç. “Habsburglar geldi 300 sene kaldı, Osmanlılar geldi, 150 sene kaldı, bir gece de siz kalın…” şeklinde turistlere seslenen bir sloganları varmış. Şunu da söylemezsem eksik kalacak. Buda kalesinde gezerken, kalenin arka taraflarında gördüğüm gece kondu benzeri evler, Budapeşte’nin “kadim” şehri dışında kalan bölgelerinin hiç de iç açıcı bir durumda olmadığını gösteriyor.

BELGRAD
Balkan şehirlerine duyduğumuz sevgi, ecdadımıza duyduğumuz sevgiden kaynaklanıyor. Peki bunun dışında, gene şehir estetiği bağlamında şehirlere baktığımız zaman ne göreceğiz? Belgrad herhangi bir Anadolu şehrinden farklı değil. Betonlaşma anlamında. Kale bölgesi ve Konstantinapol caddesi dışında şehirde tarihi doku silinmiş. Bu şehri ilginç kılan, kendisi değil Sırp rehberimizdi. Bir taraftan Müslüman ve Türk olan bizlere saygı duyuyor, öbür taraftan da zaman zaman kendi milletinin tarihini ve haklarını savunmak istiyor. Bir de gördüğü her Sırp’ı, Müslümanların katlinden sorumlu sayan ve onlara çirkin gözlerle bakan arkadaşlarımız var. Kale bölgesini gezerken, hem tarihimizin derinliklerine iniyoruz hem de Sırp rehberimizle adeta tarihi bir münazara yapıyoruz. Kaleden Tuna’ya bakarken, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği noktaya bakarken, kırımızı çatılı evlerle masmavi Tuna görüntüsü harikulade bir ahenk oluşturuyor…

SOFYA
25 Ağustos Salı günü gezimizin son şehrine adım atıyoruz. On beşinci şehirdeyiz. On beşinci gündeyiz. Bazı şehirleri birkaç saatte geçtiğimiz ve bazı şehirlere birkaç gün ayırdığımız için, günlerle şehirler birleşti. Sofya’ya girer girmez dünyanın en büyük kiliselerinden olduğu söylenen Aleksandr Nevski Katedrali’nin yanına otobüsümüzü park ettik. Verilen serbest zamanda belli başlı tarihi binaları gezdim. Bunlar arasında Kadı Seyfullah Efendi Camii, Sveta Nedelya Katedrali, adını unuttuğum o uzun “İstiklal” caddesi… Balkanlarda gezmek Avrupa içlerinde gezmeye benzemiyor. Para birimi sorun, sınır geçişleri sorun, kredi kartı kullanımı sorun… Sofya biraz olsun kurtarılmış tarihi dokusuyla daha temiz ve müreffeh gözüküyor.

KÜRKÇÜ DÜKKÂNI
26 Ağustos Çarşamba sabahı Edirne’ye doğru yola koyuluyoruz. O zaman, Yunanistan’dan girdiğimiz andan itibaren, şu âna kadar yaptığımız yolculuğumuz boyunca, modernizmin sadece şehirlere değil, kırlara, bayırlara, tarlalara, bahçelere de hükmettiğini ve her şeyi tektipleştirerek dünyamızı bir kat daha yaşanılmaz kıldığını görüyorum. Bütün Avrupa’nın tarlaları tektip… Tarla ürünlerinin rulolanma biçimi standart… Gözünüz, şu anlattığım şehirler boyunca, şehirlerarası yollarda, sadece tek bir fotoğraf görüyor. Buna başka bir açıdan bakmak da mümkün. Avrupa’da tarım arazisine dönüştürülmemiş bir metre kare boş alan yok desem, ne dersiniz? Halbuki bizim şehirlerarası seyahatlerimizde hep gördüğümüz, hiç ekilmeyen, kendi kaderine terk edilmiş tarım alanlarıdır. Gene Avrupa şehirleri arasında mekik dokurken ilginç bulduğum bir durum, dinlenme tesislerinin bizimkilerle kıyaslanamayacak kadar sıradan ve gösterişsiz olması. Bunun da sebeplerinden biri toplu taşımacılığın trenle yapılıyor olması. Ama gene de bizlere bıraksalar, bu dinleme tesislerini renksiz benzinlikler olmaktan çıkarır ne kebapçılar, ne dönerciler açarız. Uzun yolculuklardan dönen her Türk otobüsü gibi, Edirne Selimiye Camii’nin yanına park edip önce namaz kıldık, ardından meşhur Edirne ciğerinden tattık. Yüzümde bir tebessümle söylediğimi bilmem ki yazmama gerek var mı: Selimiye’ye girmeliydik, zira son on beş günümüz şapellerde, kiliselerde, katedrallerde, bazilikalarda geçmişti. Arınmış olduk.

Seyahatimizde her günümüz üç bölüme ayrılmıştı. Otelde, otobüste ve şehrin sokaklarında… Üçü de kaçınılmaz olarak vardı. Zaman zaman şehre ikindi vakti girdiğimiz oldu. Şehri yeterince gezemedik. Zaman zaman gezdiğimiz binanın adını ve önemini öğrenmemiz akşam otelde internet imkânı bulduğumuzda ancak mümkün oldu. Önce binayı ya da alanı gezip akşam gezdiğimiz yer hakkında bilgi devşirmek ilginçti gerçekten. Bir de otelin kısıtlı internet imkânlarıyla ertesi günkü gezimiz için bilgi toplamak… Aç kaldığımız ya da yarım litre suya altı lira verdiğimiz oldu.

Ama son gün, İzmir’deki ayrılma ânında, geziye başladığım sabahı hatırlayıp o başlangıç ânına büyük bir özlem duydum. On beş gün önceki yerde, İzmir’de olsam ve her şeye yeni baştan başlasam…

Ömrümüzden kayıp giden on beş gün… Ama kaçırılmamış, kaybedilmemiş on beş gündü bu… Her ân’ı anı olan on beş gün…
Avrupa Yollarında - 3 - Abdullah Harmancı Avrupa Yollarında - 3 - Abdullah Harmancı Reviewed by Habersizim on 10:17:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: