19. yüzyılın ortalarında Almanya’da büyük kıtlıklar ve buna bağlı açlıklar çıkıyor. Nüfus fazla, Rusya’nın ise geniş toprakları var. Alman köylülerini ülkesine çağırıyor. Davete icabet ediyorlar ve 150 sene kadar oralarda kalıyorlar. Kendi aralarında Almanca konuşuyor ve kültürlerini muhafaza ediyorlar.
90lı yıllarda Alman hükümeti azalan nüfusa çare olarak bu kişileri eski vatanlarına çağırdı. Tam 2,5 milyon kişilik bir topluluk atalarının vatanlarına geri döndüler. Almanca bildikleri için sorun çıkmayacağı umuluyordu, ama çıktı, çünkü 19. yüzyılın artık unutulmuş, arkaik bir Almanca ile kendi aralarında anlaşabiliyorlardı. Kendi aralarında konuşurken sorun yoktu, ama trende birisi size Mehmet Akif’in şiirlerinde kullandığı dil ve üslup ile hitap etse, en azından yadırgarsınız.
Çocukluğumun geçtiği Heybeli Ada’da Yahudi kökenli bir arkadaşım vardı. Sefared kökenli, Sefaradlar kendi aralarında İspanya’dan getirdikleri Ladino diye bir dil konuşurlar, bu dilde son 500 yılda eklenen kelime ve kavramlar son derece fazladır. Arkadaşım hep İspanyolca bildiğini iddia ederdi. Bir İspanya seyahati sonrasında günümüz İspanyolcasını öğrenmek için sarf etmesi gereken çabanın benim bu dili göstermem gereken çabadan daha az olmadığını anladı. Çok iyi anlaştığımız bir arkadaştı. Doğrusu cumartesi günleri havraya gidişine çök özenirdim. Bir gün beni de götürmesini istedim. Haham, bir Müslüman çocuğa olarak beni görünce gündüz vakti kâbus görmüş gibi korktu. Pes etmedik, ben de onu cuma günü camiye götürdük. Oradan da atıldık.
Arkadaşımın Yahudi olduğunu ve camiye girerken abdest alması gerekip gerekmediğini sorduğum yaşlı adam ikimizi de tersledi. Dinler arası diyalog girişimimiz yarım kalmıştı. Trende seyahat ediyorum. Karşımda iki kadın oturuyor. Biri Rusya’dan gelenler, diğeri ise “organik” Alman, bu laf da yeni çıktı, size hizmetim olsun. Rusya’dan gelen nerede inmesi gerektiğini sordu, öbürü ise kalın bir “booyuur” çekti. Ben araya girdim ve kadına nerede inmesi gerektiğini tarif ettim. Kadın indikten sonra trende kalan Alman bana şöyle dedi. Sizin Almanca konuştuğunuzu anlarım, ama inen kadının hangi dili konuştuğunu bile anlamadım.İşte dostlar, sözlü iletişimde bilimsel tabiriyle “minimal pairs” denen yapı budur. Buna gündelik bir ifadeyle asgari müşterekler diyebilirsiniz. Kişiler arasındaki sözlü iletişimde de bu tür asgari müştereklere başvurulur. Bir Egeli efenin Karadeniz uşağını anlayabilmesi ancak bu asgari müşterekler sayesinde mümkün olabilir. Bu hece uzunluğu, vurgu, tonlama gibi çeşitli yöntemler kullanılarak sağlanır.
Aynı müşterekler her dilin farklı lehçe ve şiveleri arasında mevcuttur. Hatta ağızlar bile bu tür müştereklere dayanır. İki doktor kendi özel terimleri ile birbirlerini rahatlıkla anlayabilirler, iki ortaokul öğrencisi kendi aralarında rahatça anlaş ılırken, anne ve babaları bu dili yadırgayabilir ve hatta ayıplayabilirler.
İşte şahıslar arasındaki sözlü iletişim arasında geçerli olan bu asgari müşterekler aynen yazılı ve sözlü iletişimin kesişme noktası olan alfabede de geçerlidir. Yani alfabenin kesinlikle telaffuzun tüm inceliklerini göstermesi beklenmemelidir. Saftirik Kamalistlerin anlamadığı şey işte budur. Sesli ifadenin tüm niteliklerini kâğıda yansıtmaya çalışma öncelikle imkânsızdır, ikinci olarak da çocuklarınızın okuma hızını son derece yavaşlatır, adeta giden arabaya takoz koymaya benzer. Bir sonraki yazımda bu sorunun giderilmesi ile ilgili bir iddiam olacak. Dr. AnitaLeonhardt, 1970 yılında Türkiye’ye yerleşmiş bir Avusturyalı. Dilbilim alanında doktora sahibi. Ülkemizde kitap okuma eğiliminin az oluşunu beynimize yüksek dozda elektrik verilmesine benzetmiş ve harf inkılabını adeta bir sosyal travma olarak tanımlamıştı. Tabii Atatürk ilkeleri ile coşup Atatürk’ün gösterdiği hedeflere koştuğumuz 70li yıllarda bu yorumu anlamamız mümkün değildi.
Ne de olsa bir askeri darbeyi bize cumhuriyetin kuruluşu diye pazarlayan zihniyet her şeyin en iyisini bilirdi. Yarın çok somut iki öneriyle bu inkılapların en tartışılmaz olanını, harf inkılabını somut iki öneriyle ölçümleyelim. Var mısınız?
90lı yıllarda Alman hükümeti azalan nüfusa çare olarak bu kişileri eski vatanlarına çağırdı. Tam 2,5 milyon kişilik bir topluluk atalarının vatanlarına geri döndüler. Almanca bildikleri için sorun çıkmayacağı umuluyordu, ama çıktı, çünkü 19. yüzyılın artık unutulmuş, arkaik bir Almanca ile kendi aralarında anlaşabiliyorlardı. Kendi aralarında konuşurken sorun yoktu, ama trende birisi size Mehmet Akif’in şiirlerinde kullandığı dil ve üslup ile hitap etse, en azından yadırgarsınız.
Çocukluğumun geçtiği Heybeli Ada’da Yahudi kökenli bir arkadaşım vardı. Sefared kökenli, Sefaradlar kendi aralarında İspanya’dan getirdikleri Ladino diye bir dil konuşurlar, bu dilde son 500 yılda eklenen kelime ve kavramlar son derece fazladır. Arkadaşım hep İspanyolca bildiğini iddia ederdi. Bir İspanya seyahati sonrasında günümüz İspanyolcasını öğrenmek için sarf etmesi gereken çabanın benim bu dili göstermem gereken çabadan daha az olmadığını anladı. Çok iyi anlaştığımız bir arkadaştı. Doğrusu cumartesi günleri havraya gidişine çök özenirdim. Bir gün beni de götürmesini istedim. Haham, bir Müslüman çocuğa olarak beni görünce gündüz vakti kâbus görmüş gibi korktu. Pes etmedik, ben de onu cuma günü camiye götürdük. Oradan da atıldık.
Arkadaşımın Yahudi olduğunu ve camiye girerken abdest alması gerekip gerekmediğini sorduğum yaşlı adam ikimizi de tersledi. Dinler arası diyalog girişimimiz yarım kalmıştı. Trende seyahat ediyorum. Karşımda iki kadın oturuyor. Biri Rusya’dan gelenler, diğeri ise “organik” Alman, bu laf da yeni çıktı, size hizmetim olsun. Rusya’dan gelen nerede inmesi gerektiğini sordu, öbürü ise kalın bir “booyuur” çekti. Ben araya girdim ve kadına nerede inmesi gerektiğini tarif ettim. Kadın indikten sonra trende kalan Alman bana şöyle dedi. Sizin Almanca konuştuğunuzu anlarım, ama inen kadının hangi dili konuştuğunu bile anlamadım.İşte dostlar, sözlü iletişimde bilimsel tabiriyle “minimal pairs” denen yapı budur. Buna gündelik bir ifadeyle asgari müşterekler diyebilirsiniz. Kişiler arasındaki sözlü iletişimde de bu tür asgari müştereklere başvurulur. Bir Egeli efenin Karadeniz uşağını anlayabilmesi ancak bu asgari müşterekler sayesinde mümkün olabilir. Bu hece uzunluğu, vurgu, tonlama gibi çeşitli yöntemler kullanılarak sağlanır.
Aynı müşterekler her dilin farklı lehçe ve şiveleri arasında mevcuttur. Hatta ağızlar bile bu tür müştereklere dayanır. İki doktor kendi özel terimleri ile birbirlerini rahatlıkla anlayabilirler, iki ortaokul öğrencisi kendi aralarında rahatça anlaş ılırken, anne ve babaları bu dili yadırgayabilir ve hatta ayıplayabilirler.
İşte şahıslar arasındaki sözlü iletişim arasında geçerli olan bu asgari müşterekler aynen yazılı ve sözlü iletişimin kesişme noktası olan alfabede de geçerlidir. Yani alfabenin kesinlikle telaffuzun tüm inceliklerini göstermesi beklenmemelidir. Saftirik Kamalistlerin anlamadığı şey işte budur. Sesli ifadenin tüm niteliklerini kâğıda yansıtmaya çalışma öncelikle imkânsızdır, ikinci olarak da çocuklarınızın okuma hızını son derece yavaşlatır, adeta giden arabaya takoz koymaya benzer. Bir sonraki yazımda bu sorunun giderilmesi ile ilgili bir iddiam olacak. Dr. AnitaLeonhardt, 1970 yılında Türkiye’ye yerleşmiş bir Avusturyalı. Dilbilim alanında doktora sahibi. Ülkemizde kitap okuma eğiliminin az oluşunu beynimize yüksek dozda elektrik verilmesine benzetmiş ve harf inkılabını adeta bir sosyal travma olarak tanımlamıştı. Tabii Atatürk ilkeleri ile coşup Atatürk’ün gösterdiği hedeflere koştuğumuz 70li yıllarda bu yorumu anlamamız mümkün değildi.
Ne de olsa bir askeri darbeyi bize cumhuriyetin kuruluşu diye pazarlayan zihniyet her şeyin en iyisini bilirdi. Yarın çok somut iki öneriyle bu inkılapların en tartışılmaz olanını, harf inkılabını somut iki öneriyle ölçümleyelim. Var mısınız?
Asgari müşterekler
Reviewed by Habersizim
on
13:43:00
Rating:

Hiç yorum yok: