“Ya mum ya para!” - Nihat Nasır

Seneler evveline ait bir Bursa hatırası

Bursa’ya hicretimin ilk senesiydi. Çok önceden tanıştığım birkaç dostun ve benden önce Bursa’ya yerleşmiş yakın akrabaların dışında, neredeyse, görüşebileceğim ve hasbihal edebileceğim kimse yoktu.

Eski adı ‘Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ olan ve o günlerde ‘Uluyol’ olarak bilinen muhitte tek odalı bir büro kiralamış, eski mesleğim olan muhasipliğe bir nevi mecburen avdet etmiş idim.

Bursa’da yeni olduğum için elimde fazla iş bulunmuyordu ve bu yüzden o günün gelişmeleri üzerine yazılar yazıyordum ha bire... Bu yazma işini ikindi vaktine kadar sürdürüyor, ikindiyi müteakiben de yürüyüşe çıkıyordum.

Güzergâhım, santral garajın önünden Fomara’ya kıvrılan yol, ardından bazan Kızılay’ın önünden bazan da Şehreküstü’den geçerek Ulu Cami civarına çıkıyor oralarda kısa bir süre eğleştikten sonra Setbaşı’ndan Yeşil’e doğru gidiyordum.

Yeşil’de o vakitler henüz yapılmış tünelin hemen yanı başında bulunan BİHMED lokaliydi son durağım.

Başta da ifade ettiğim gibi daha Bursa’ya yerleşmeden önce tanıdığım o birkaç kişiyle buluştuğumuz ortak mekandı bu mübarek eski Bursa evi...

Her geçen gün tanıştığım insan sayısı biraz daha artıyordu ama açıkçası, benim gibi geçmişinde çok hareketli bir sosyal hayat yaşamış olan birisi için umulan yoğunlukta değildi bu tanışıklıklar.

Akşam namazı sonrasında, bazan da yatsıyı müteakiben yokuş aşağı Gökdere’ye ve oradan da Ankara yoluna yürüyerek çıkar sonrasında da minibüsle ikamet ettiğim yer olan Kestel’e giderdim.

Neredeyse bütün günlerim böyle geçiyordu.

Yeknesak, tekdüze, monoton...

Nasıl derseniz artık...

Bu kısır döngünün iyi bir tarafı vardı ama...

Saatler süren bu aheste yürüyüşlerin tamamında bolca tefekkür etme imkanı buluyordum.

Bu bazan üzerinde çalıştığım bir konuya dair olurdu bazan da kültürel faaliyetler için biçilmiş kaftan hüviyetinde olan dernek lokalinde nasıl bir çalışma yapılabileceğine yönelik olurdu.

Açık söylemek gerekirse, dernek lokalini bu hususla ilgili olarak iyiden iyiye gözüme kestirmiştim.

İnsanın, doğup büyüdüğü bir yerden başka bir yere göçmesi kolay değildir. Hayatındaki her şey, tamamiyle değişir zira...

Yeni yerde, insanlar kadar mekanlar da yabancıdır kişi için. Bir insanla ünsiyet kurmak, yeni dostluklar geliştirmek ne kadar zor ise, mekanlarla hemhal olmak da en az o kadar zordur.

Bursa farklıydı ama...

Benim için Bursa’daki mekanlar, kitaplarda okuduğum ve çoğunlukla da gıpta ettiğim bir şahsiyete sahiptiler.

Bursa, Ulu Cami’siyle, kapalı çarşısıyla, üzerinden geçtiğim köprüleriyle, Yeşil Külliyesi’yle ve Emirsultan’ıyla benim için kısa zamanda ahbaplık kurabileceğim bir şehirdi.

Eski bir Bursa evi olan dernek lokalini de bu yüzden çok sevmiştim zaten.

Ama hakikat bu değildi ne yazık ki.

Bütün bu asar-ı atikayı boğan yeni yetme binalar, görmezden geldiğimiz asıl gerçeğin ta kendisiydi.

İşte bu yüzden Bursa’yı hep mahzun ve kederli hissediyordum.

O günlerdeki ruh halimle öylesine imtizaç ediyordu ki bu hal, oturup ağlansa yeriydi.

Bir yanda vatan-ı aslisini terk edip gurbet illere gelen ben, diğer yanda muhteşem bir medeniyete payitahtlık yapmış ve fakat İslâm medeniyetiyle kavgalı nobranlarca öz kimliğinden soyundurulup beton heyulalar ın insafına terk edilmiş Bursa...

Ben;
Yeni mukimliğim sebebiyle gurbette bulunan bir garib,

Bursa;
Tarihine, kültürüne ve sahip olduğu muhteşem müktesebatına yabancılaştırılmış bir mekan...

İkimiz de hüzünlü, ikimiz de yabancı...

Bu halet-i ruhiye ile yapıyordum günlük yürüyüşlerimi.

Şehreküstü’den aşağı kısmıyla ilgili değildim pek.

Baksanıza isminde bile meymenet yok!

Fomara demişler.

Bursa ve Fomara...

Ne kadar mütenakız!

Hüzünle yolları arşınladığım günlerden birisiydi.

Vakit ikindi sonrasıydı, akşam yakındı.

Bursa’da yaşadığım ilk kandil günüydü ve ben bu geceyi ya Ulu Cami’de ya da Yeşil Camii’nde geçirmek istiyordum.

Mutat yürüyüşüme başladım.

İlk kez, isminde meymenet bulmadığım Fomara’da denk geldim onlara...

Çocuklara yani.

Cıvıl cıvıldılar.

Hayat onlara güzel değil mi?

Müdanasız, hesapsız ve kelimenin tam manasıyla hasbi.

Büyüklerin kirlettikleri dünyayı henüz tanımıyorlar.

Hele katledilen Bursa ile ilgili hiçbir fikirleri yok.

Bu yüzden keyifliler, bu yüzden her şeyi eğlenceye dönüştürebiliyorlar.

İşte yine ellerinde iplerle, gelip geçenin önünü kesiyorlar.

“Ya mum, ya para!”

Böyle diyorlardı önünü kestikleri insanlara.

Benden başka hiç kimse garipsemiyordu bu durumu.

Çıkarıp para veren de vardı, yanlarından hoyratça geçenler de...

Parayı anlamıştım ama mum da neyin nesiydi?

Yeşil’e kadar onlarcasına denk geldim.

Çocuklar, ellerinde ip ve malum replik: 
Ya mum ya para!

İlk kez karşılaştığım bu durumu anlamlandırmaya çalışıyordum.

Çocukların, söz birliği etmişçesine köşe başlarını tutmuş olmaları benim açımdan bir hayli ilginç ve merak uyandırıcıydı.

Ulu Cami’yi es geçmiştim zira bu durumu sorup öğrenebileceğim bir tanıdık bulmam gerekiyordu, onları da ancak dernek lokalinde görebilirdim.

“Ah böyle bir evim olsa” diye öykündüğüm lokale girdim ve boş masalardan birine geçtim.

Çayımı içerken kadim dostum Mutlu Keskin girdi içeriye.

Hemen masama davet ettim ve yapıştırdım soruyu.

“Bugün Bursa’nın çocuklarında tuhaf bir hal var. Ellerinde ip, ikişerli gruplar halinde ipin birer ucundan tutarak köşe başlarında gelen geçen insanlara; ‘Ya mum ya para!’ diyorlar. Bunun bir hikmeti olsa gerek. Nedir bu? Neden bütün çocuklar söz birliği etmişçesine böyle yapıyorlar?”

Güldü kadim dostum.

“Bu” dedi, “Bursa’da çok eski bir gelenektir. Kandil günlerinde böyle yaparlar. Biz de çocukluğumuzda az ip çekmedik. Bizden öncekiler de, onlardan öncekiler de... Bu nedenle aklında olsun, kandil günlerinde yanında bozukluk yahut şeker cinsinden bir şeyler bulundur. Bu güzel geleneğin devam etmesine katkıda bulunmak lazım.”

“Peki, mum ne için?” diye soracak oldum.

“O da muhtemelen elektriğin olmadığı eski zamanlarda her tarafın ışıl ışıl olmasını sağlayan yani kandile mum ölçeğinde katkı veren bir şey olsa gerek.”

Neden ‘mum’ denildiğini de anlamıştım. Doğru ya, çok eski bir gelenek olduğuna göre ‘mum’ talebi o zamana göre yeterince anlaşılır bir şeydi.

Bursa’da şahit olduğum ve daha sonrasında yaptığım araştırmalara göre hiçbir yerde bulunmayan bu anane benim bu şehirde yaşadığım ilk tatlı hatıraydı.

Gözünü sevdiğimin geleneğinin, her şeyin maddeleştiği bir vasatta, geçmişten günümüze bir hamal gibi yüklenerek taşıdığı uhrevi bir esintiyi yaşatmak, muhakkak ki çok mühimdi.

O ilk günkü kandili, mezkur ananeden habersiz olmaklığım sebebiyle kaçırmıştım ne yazık ki.

Bunun için hayıflandım doğrusu. Zira hesapsızlık ikliminin bütün güzelliği ile yaşandığı çocukluk döneminde ruha ve zihne nakşedilen bir güzellik, o hasbiliği yaşayan çocuğun ileriki yaşlarında bir el fenerine dönüşecektir adeta.

Onu, büyüdükçe kirlenen dünyanın nobranlığından ve acımasızlığından bir nebze de olsa koruyacağında ise hiç şüphe yok. 

Bir sonraki kandili iple çektim dersem mübalağa etmiş olmam.

Ben, para yerine hep şekerlemeyi tercih ettim şimdiye kadar.

Nedense çocukların parayla tanışıklığının olabildiğince ertelenmesi, bana daha doğru bir yaklaşımmış gibi geliyor. Siz siz olun, Bursa’da kandil günlerinde, cebinizde bozukluk yahut şekerleme bulundurmayı ihmal etmeyin.

Bursalı olmayan dost ve ahbaplarınıza bu ananeden söz etmeyi de unutmayın.

Olur a, bir kandil gününde Bursa’da bulunurlarsa, benim gibi yaşayacakları ilk fırsatı kaçırmasınlar bari...
“Ya mum ya para!” - Nihat Nasır “Ya mum ya para!” - Nihat Nasır Reviewed by Habersizim on 09:22:00 Rating: 5

1 yorum:

  1. Bursada çocukluk geçirmiş biri olaraçok şanslı olduğumu düşünürüm hep tarih kokusu gelenekleri hep güzeldi hep özel. Bunu yaşabildiğim için kendimi şanslı hissederim hep.çok özledim bursayı eskileri

    YanıtlaSil