Lisede okurken pek sık görüşemediğimiz arkadaşlarla karşılaştığımızda birbirimize sorardık “bu ay sizin okul kimin hakimiyetinde” diye. Cep telefonu ve sosyal medya paylaşımları olmadığı için ancak birbirimizi gördüğümüzde haberleşebiliyorduk. Okurlar ın yaş durumunu tam kestiremediğim için bunu izah edeyim. Lise birinci sınıftan itibaren eğitim kurumlarının neredeyse tamamında (yaşadığım ve haberdar olduğum yerleri kastediyorum elbet) öncelikle Ülkücülerle-solcular, kısmen de diğer gruplar arasında hâkimiyet kavgaları olurdu. Eğer solculara yönelik karşı tehdit yoksa, kendi aralarında fraksiyon durumundan kaynaklı hakimiyet mücadelesi başlatmanın bir yolunu bulurlardı. Onların iç durumunu pek bilmezdik. Hâkimiyet kavgası derken sizin aklınıza ne gelir bilmem ama neredeyse okuldaki taraftarların/mensupların tamam ının birbirine kıyasıya giriştikleri; fazla uzun sürmeyen ancak kafa kol kırılan dövüşleri anlatıyorum. Bazen dehşet dengesi kurulur ve kimse bulunduğu mevziden dışarıya bir adım bile atmaz; bazen de bir tarafın liderliği okulu terk ederdi. Derdim bu değil, o günlerin durum analizine girmeyeceğim.
“Sizin okul kimin hakimiyetinde” sorusuna benim cevabım şöyle olurdu: “Benim olduğum yer bizim elimizde demektir gardaş. Başka türlü olsa okula gidemezdik değil mi?” Bunu, önüne geleni dövecek kuvvete sahip biri olduğum için değil; benim gibi çaresizce okullar ına devam eden ve sesi çıkmayan arkadaşlara moral olsun diye söylüyordum. Boyun eğmiyorduk ama kabadayı gibi de yürüyemiyorduk hani. Birkaç ay sonra sıranın bize gelmesini bekliyorduk ve geliyordu.
Türkiye’nin Filistin ve Suriye meselesindeki iddialarını; İsrail, İran ve Rusya ile yaşadıklarımızı; ülkemizin güneydoğu veya doğusundaki hendek/patlayıcı münasebetine sıkışan terörle mücadeleyi; Irak ve Suriye'deki Türkmenlerin durumunu; İran’daki Uluslararası Vahdet konferansını; Suudi Arabistan'da gerçekleşen idamları, İstanbul'da patlayan bombayı ve gün be gün yaşananları yan yana koyduğumda aklıma yukarıdaki günlerimi hatırlamaktan başka bir şey gelmedi.
Bu meselelerdeki bütün soruları ve cevapları biliyorsunuz zaten. Tekrarı zekanıza hakarettir.
Cambazın ipte yürürken dengesini sağlamak için kullandığı değneğe denge terazisi de denildiği vakidir. Ayağımız yere basarken buna ihtiyaç hissetmeyiz. Dengenin problem olarak gündemimize girmesi, dengesizlik halinde yere düştüğümüzde başımıza gelecek olanlar ın vahametiyle alakalıdır.
Denge terazilerine, gündelik hayatın alışılagelmişliğinde de ihtiyaç vardır. Ben buna mazeretler diyorum. Mazeretin lügat manası; bir şeyden kurtulmak veya kaçınmak için ileri sürülen gerekçe, bahane olmakla birlikte; bunlar bazen gerçektir, bazen de hilaf-ı hakikat olarak biz uydururuz. Başkasına söylememizi gerektirecek bir şey de olmayabilir üstelik. Sadece kendimiz için ürettiğimiz mazeretler de vardır. Mazeretler dengede durmamızı sağlar. Mazeretleri kurcalamamak gerekir. Birinin, mazereti sebebiyle yerine getiremediği bir mükellefiyeti varsa; hakikatte olmasa bile sizin nazarınızda mazur görülmelidir. Eğer biri gerçekte olmadığı halde size mazeret uyduruyorsa, içinde bulunduğu ve pek de memnun olmadığı durumdan kurtulmak istiyordur. Ona bu imkanı verin. Tekrarlanıp duran mazeretler ise, alışkanlık haline gelmiş bir yalancılık durumuna işaret ediyor olabilir. Bunda da kişi bir iç muhasebesi neticesinde kendince bir karara varmalı.
Pek çoğumuzun haberdar olmadığını düşündüğüm bir de hamal taşları var. Bu yazı ile bir doğrudan bir irtibatı yok gibi görünmekle birlikte 'nereden nereye geldik' sorusunun cevaplarından biridir o. Mahalle çeşmelerinin ve cami şadırvanlarının yanına yapılmış olup, hamalın kimseden yardım istemeden yükünü bırakıp yüklenebileceği yükseklikte taşlar. Ecdadımız yapmıştı. Hangi vilayette kaç tane kaldı bilemem. Böylesine incelikle dokunmuş bir hayattan, bu kadar geniş bir haytalığa nasıl düştük bilmiyorum. İzahı var mı; onu da toplum bilimcilere bırakmak gerekir.
Hayatın yaşanabilir olması, içerisinde hakikatin hilafına hususlar bulunsa da mazeretin kendine yer bulduğu, muhatap tarafından da kabul gördüğü bir duruma işaret eder. Sıkıntı, mazeret beyanını gerekli görmeksizin boş vermenin veya mazerete itibar etmemenin veya vara yoğa mazeret uydurman ın yaygınlaşmasındadır. Hem kendi hem de muhatabın hayatına, beklentilerine, derinliklerine kıymet vermeme hali; kişinin kendi kıyametinin kopmasından bir önceki safhadır.
Beni bağışlayınız, tuzu kuru biriyim. Ailenin en küçük çocuğu olarak büyüdüm. Neredeyse hiç bir kararda fikrime müracaat edilmedi. Kendimden başkasının mes'uliyeti bir yük olarak omuzlarıma konulmadı. Çalışma hayatımda idarecilik yapmadım. O sebeple söyleyeceklerim 'bekara karı boşamak' ayarındadır. Yani ciddiye almayınız.
Lafı geldi diye söylüyorum, bu çalışma hayatı lafına bayılıyorum. Bir hamalın, kapıcının, işportacının, temizlik personelinin, tezgahtarın, bakkal amcanın şöyle söylediğimi düşünsenize; “Çalışma hayatım boyunca hep erken kalktım; hemen hiç gece hayatım olmadı; ailem ve çocuklarım benim için her şeyden önce gelir. İşlerimin ağırlığı sebebiyle çalışma hayatım boyunca tatil yapmaya bile fırsat bulamadım.” Bunu söyleyen bir sanatçı veya iş adamı olsa ne büyük erdem, helal olsun valla. Çalışma hayat ının sahibi bizden biri olunca; buyurun, komedi dükkanına.
Yaşadığımız zamanın gerçeklerine dair kendince bir isim bulmakta zorlanan kimseye rastlamadım daha. Bazıları kabul veya makbul, bazıları reddetmek üzerine verilen isimler bunlar. Benim favori adlandırmam; zamanımızdaki baskın şeyin 'gösteri toplumu' olduğu yönündedir. 'Gösteri Toplumu', Fransız durumcu/ sinemacı Marksist Duy Gebord'un tanımlaması. (Kitap 1967 yılında Fransa'da yayınlanm ış olup, Ayşen Ekmekçi - Okşan Taşkent çevirisiyle Ayrıntı yayınlarından yıllar önce çıkmıştı.) Şimdi ben yukarıda yazdıklarımı gösteri toplumu zamanında yaşıyor olmakla ilişkilendirip ne kadar büyük kıymete haiz bir yazar olduğumu anlatma peşindeyim. İkbal peşindeyim efendiler.
“Modern üretim koşullarının hakim olduğu toplumların bütün hayatı devasa bir gösteri birikimi olarak görünür. Hayat ımızda dolaysızca yaşanmış olan her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmıştır.
Hayatın her bir görünümünden kopmuş olan imajlar, yaşanılan hayatın birliğini artık yeniden kurmanın mümkün olmadığı ortak bir akışta bir araya gelip kaynaşırlar. Kısmi olarak göz önünde bulundurulan gerçeklik, ayrı bir sahte dünya olarak, sadece seyrin nesnesi olarak, kendi genel birliğinde sergilenir. Dünyevi imajlardaki uzmanlaşma, aldatıcı şeyin hakikatle yüz yüze gelmekten kaçındığı özerkleşmiş imaj aleminde kendini tamamlanmış bulur. Genel anlamda gösteri, yaşamın somut ters yüz edilişi olarak, canlı olmayanın özerk devinimidir.
Gösteri kendini, hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak ve hem de bir birleşme aracı olarak sunar. Gösteri, toplumun bir parçası olarak, özellikle bütün bakış ve bilinçleri bir araya getiren sektördür. Bu sektör ayrı/değişik olduğundan, aldatılmış bakışın ve yanlış bilincin yeridir. Gerçekleştirdiği birleşme, genelleştirilmiş ayrılığın resmî dilinden başka bir şey değildir.
Gösteri bir imajlar toplamı değil, kişiler arasında var olan imajların ara duraklarından geçerek oluşan toplumsal bir ilişkinin bizzat kendisidir.”
Şimdi takip ettiğimiz gündemi önümüze alıp, aynı zaman diliminde ancak farklı yerlerde yaşanılan hayatların (senin, benim ve tıpkı bizim gibi insanların) televizyon ekranı ve haber siteleri üzerinden yeniden bize geri servis edilişini düşünelim.
Suriye'de, Irak'ta birbirleriyle savaşan tarafların Tahran'da Uluslararası Vahdet Konferansında bir araya gelmelerini ve bunu televizyondan seyreden bir Telafer veya Bayırbucak Türkmen'ini canlandıralım gözümüzde. Karşı tarafta yer alan biriyseniz de problem yok. Empati becerimizin hududu geniş. Zorlansak da, bir şebbiha veya İranî şii milis olarak da canlandırma yapabiliyoruz.
İslam, ümmet, vahdet, tekfirci gruplar, teröre karşı ortak tavır, müminlerin kardeşliği ve Suriye meselesi. Sonra 'gösteri toplumu' kavramı gelsin aklınıza. Dışarıda kar yağıyor. Bir mazeret bulun ve Suriye'den gelip sokaklarda dolaşıp yardım isteyen çocukların veya annelerinin ellerine bırakın.
Sizce bu yazıyı daha fazla uzatmanın bir gereği var mı?
“Sizin okul kimin hakimiyetinde” sorusuna benim cevabım şöyle olurdu: “Benim olduğum yer bizim elimizde demektir gardaş. Başka türlü olsa okula gidemezdik değil mi?” Bunu, önüne geleni dövecek kuvvete sahip biri olduğum için değil; benim gibi çaresizce okullar ına devam eden ve sesi çıkmayan arkadaşlara moral olsun diye söylüyordum. Boyun eğmiyorduk ama kabadayı gibi de yürüyemiyorduk hani. Birkaç ay sonra sıranın bize gelmesini bekliyorduk ve geliyordu.
Türkiye’nin Filistin ve Suriye meselesindeki iddialarını; İsrail, İran ve Rusya ile yaşadıklarımızı; ülkemizin güneydoğu veya doğusundaki hendek/patlayıcı münasebetine sıkışan terörle mücadeleyi; Irak ve Suriye'deki Türkmenlerin durumunu; İran’daki Uluslararası Vahdet konferansını; Suudi Arabistan'da gerçekleşen idamları, İstanbul'da patlayan bombayı ve gün be gün yaşananları yan yana koyduğumda aklıma yukarıdaki günlerimi hatırlamaktan başka bir şey gelmedi.
Bu meselelerdeki bütün soruları ve cevapları biliyorsunuz zaten. Tekrarı zekanıza hakarettir.
Cambazın ipte yürürken dengesini sağlamak için kullandığı değneğe denge terazisi de denildiği vakidir. Ayağımız yere basarken buna ihtiyaç hissetmeyiz. Dengenin problem olarak gündemimize girmesi, dengesizlik halinde yere düştüğümüzde başımıza gelecek olanlar ın vahametiyle alakalıdır.
Denge terazilerine, gündelik hayatın alışılagelmişliğinde de ihtiyaç vardır. Ben buna mazeretler diyorum. Mazeretin lügat manası; bir şeyden kurtulmak veya kaçınmak için ileri sürülen gerekçe, bahane olmakla birlikte; bunlar bazen gerçektir, bazen de hilaf-ı hakikat olarak biz uydururuz. Başkasına söylememizi gerektirecek bir şey de olmayabilir üstelik. Sadece kendimiz için ürettiğimiz mazeretler de vardır. Mazeretler dengede durmamızı sağlar. Mazeretleri kurcalamamak gerekir. Birinin, mazereti sebebiyle yerine getiremediği bir mükellefiyeti varsa; hakikatte olmasa bile sizin nazarınızda mazur görülmelidir. Eğer biri gerçekte olmadığı halde size mazeret uyduruyorsa, içinde bulunduğu ve pek de memnun olmadığı durumdan kurtulmak istiyordur. Ona bu imkanı verin. Tekrarlanıp duran mazeretler ise, alışkanlık haline gelmiş bir yalancılık durumuna işaret ediyor olabilir. Bunda da kişi bir iç muhasebesi neticesinde kendince bir karara varmalı.
Pek çoğumuzun haberdar olmadığını düşündüğüm bir de hamal taşları var. Bu yazı ile bir doğrudan bir irtibatı yok gibi görünmekle birlikte 'nereden nereye geldik' sorusunun cevaplarından biridir o. Mahalle çeşmelerinin ve cami şadırvanlarının yanına yapılmış olup, hamalın kimseden yardım istemeden yükünü bırakıp yüklenebileceği yükseklikte taşlar. Ecdadımız yapmıştı. Hangi vilayette kaç tane kaldı bilemem. Böylesine incelikle dokunmuş bir hayattan, bu kadar geniş bir haytalığa nasıl düştük bilmiyorum. İzahı var mı; onu da toplum bilimcilere bırakmak gerekir.
Hayatın yaşanabilir olması, içerisinde hakikatin hilafına hususlar bulunsa da mazeretin kendine yer bulduğu, muhatap tarafından da kabul gördüğü bir duruma işaret eder. Sıkıntı, mazeret beyanını gerekli görmeksizin boş vermenin veya mazerete itibar etmemenin veya vara yoğa mazeret uydurman ın yaygınlaşmasındadır. Hem kendi hem de muhatabın hayatına, beklentilerine, derinliklerine kıymet vermeme hali; kişinin kendi kıyametinin kopmasından bir önceki safhadır.
Beni bağışlayınız, tuzu kuru biriyim. Ailenin en küçük çocuğu olarak büyüdüm. Neredeyse hiç bir kararda fikrime müracaat edilmedi. Kendimden başkasının mes'uliyeti bir yük olarak omuzlarıma konulmadı. Çalışma hayatımda idarecilik yapmadım. O sebeple söyleyeceklerim 'bekara karı boşamak' ayarındadır. Yani ciddiye almayınız.
Lafı geldi diye söylüyorum, bu çalışma hayatı lafına bayılıyorum. Bir hamalın, kapıcının, işportacının, temizlik personelinin, tezgahtarın, bakkal amcanın şöyle söylediğimi düşünsenize; “Çalışma hayatım boyunca hep erken kalktım; hemen hiç gece hayatım olmadı; ailem ve çocuklarım benim için her şeyden önce gelir. İşlerimin ağırlığı sebebiyle çalışma hayatım boyunca tatil yapmaya bile fırsat bulamadım.” Bunu söyleyen bir sanatçı veya iş adamı olsa ne büyük erdem, helal olsun valla. Çalışma hayat ının sahibi bizden biri olunca; buyurun, komedi dükkanına.
Yaşadığımız zamanın gerçeklerine dair kendince bir isim bulmakta zorlanan kimseye rastlamadım daha. Bazıları kabul veya makbul, bazıları reddetmek üzerine verilen isimler bunlar. Benim favori adlandırmam; zamanımızdaki baskın şeyin 'gösteri toplumu' olduğu yönündedir. 'Gösteri Toplumu', Fransız durumcu/ sinemacı Marksist Duy Gebord'un tanımlaması. (Kitap 1967 yılında Fransa'da yayınlanm ış olup, Ayşen Ekmekçi - Okşan Taşkent çevirisiyle Ayrıntı yayınlarından yıllar önce çıkmıştı.) Şimdi ben yukarıda yazdıklarımı gösteri toplumu zamanında yaşıyor olmakla ilişkilendirip ne kadar büyük kıymete haiz bir yazar olduğumu anlatma peşindeyim. İkbal peşindeyim efendiler.
“Modern üretim koşullarının hakim olduğu toplumların bütün hayatı devasa bir gösteri birikimi olarak görünür. Hayat ımızda dolaysızca yaşanmış olan her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmıştır.
Hayatın her bir görünümünden kopmuş olan imajlar, yaşanılan hayatın birliğini artık yeniden kurmanın mümkün olmadığı ortak bir akışta bir araya gelip kaynaşırlar. Kısmi olarak göz önünde bulundurulan gerçeklik, ayrı bir sahte dünya olarak, sadece seyrin nesnesi olarak, kendi genel birliğinde sergilenir. Dünyevi imajlardaki uzmanlaşma, aldatıcı şeyin hakikatle yüz yüze gelmekten kaçındığı özerkleşmiş imaj aleminde kendini tamamlanmış bulur. Genel anlamda gösteri, yaşamın somut ters yüz edilişi olarak, canlı olmayanın özerk devinimidir.
Gösteri kendini, hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak ve hem de bir birleşme aracı olarak sunar. Gösteri, toplumun bir parçası olarak, özellikle bütün bakış ve bilinçleri bir araya getiren sektördür. Bu sektör ayrı/değişik olduğundan, aldatılmış bakışın ve yanlış bilincin yeridir. Gerçekleştirdiği birleşme, genelleştirilmiş ayrılığın resmî dilinden başka bir şey değildir.
Gösteri bir imajlar toplamı değil, kişiler arasında var olan imajların ara duraklarından geçerek oluşan toplumsal bir ilişkinin bizzat kendisidir.”
Şimdi takip ettiğimiz gündemi önümüze alıp, aynı zaman diliminde ancak farklı yerlerde yaşanılan hayatların (senin, benim ve tıpkı bizim gibi insanların) televizyon ekranı ve haber siteleri üzerinden yeniden bize geri servis edilişini düşünelim.
Suriye'de, Irak'ta birbirleriyle savaşan tarafların Tahran'da Uluslararası Vahdet Konferansında bir araya gelmelerini ve bunu televizyondan seyreden bir Telafer veya Bayırbucak Türkmen'ini canlandıralım gözümüzde. Karşı tarafta yer alan biriyseniz de problem yok. Empati becerimizin hududu geniş. Zorlansak da, bir şebbiha veya İranî şii milis olarak da canlandırma yapabiliyoruz.
İslam, ümmet, vahdet, tekfirci gruplar, teröre karşı ortak tavır, müminlerin kardeşliği ve Suriye meselesi. Sonra 'gösteri toplumu' kavramı gelsin aklınıza. Dışarıda kar yağıyor. Bir mazeret bulun ve Suriye'den gelip sokaklarda dolaşıp yardım isteyen çocukların veya annelerinin ellerine bırakın.
Sizce bu yazıyı daha fazla uzatmanın bir gereği var mı?
Gösteri Toplumu - İbrahim Suyanı
Reviewed by Habersizim
on
13:38:00
Rating:

Hiç yorum yok: