Bozkırın kabuğu: Ahmet Uluçay

Küller ve Kemikler’de kitap boyunca bir türlü çekilemeyen Bozkırda Deniz Kabuğu filminin senaryosundaki asıl kahraman çoban Yakup ile konuşuyor Uluçay. "Biz düş yoksulu olduk Yakup. Benim sevgili çocuğum" diye dert yanıyor Yakup'una.

Ahmet Uluçay... 30 Kasım 2009'da vefat ettiğinde bile duymamıştım bu ismi. Genelde güzel insanların varlığından vefatları münasebetiyle haberdar olmak gibi bir talihsizliğim/talihim var. Şüphesiz aramızdanerken ayrılan en güzel insanlardan biri de Ahmet Uluçay'dı. Seneler evvel Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmiyle tanıdım ilk olarak kendisini. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak; karpuzcu çırağı Recep'in, yakın arkadaşı berber çırağı Mehmet ile beraber köyde, kasabadaki sinemadan topladıkları kopuk film şeritleriyle ve kendilerinin tahtadan yaptıkları derme çatma bir film projeksiyon makinesiyle saniyede 24 kareyi yakalayıp bitmek tükenmez bir inatla film çevirmeye çalışmalarının konu edinen şahane bir film. Fimin konusuyla isminin uyumunu gözden ırak tutamayacağımız bu çalışma biraz da hatta tamamıyla Ahmet Uluçay'ın hayatını anlatıyor. Ödül bizim için bir kriter değildir hiçbir zaman ama yine söylemiş olalım; bu filmin yurt içinde ve yurt dışında sayısız ödül aldığını. Bir de bu filmin başrol oyuncusundan yani İsmail Hakkı Taslak’tan bahsedeyim kısaca. O zamanlar 14-15 yaşında olmasına ve daha önce hiç oyunculuk deneyimi olmamasına rağmen Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminde kırk senelik oyunculara taş çıkartacak bir performans sergileyen İsmail Hakkı bey şu günlerde yaşı 30’a yaklaşmış bir şekilde köyünde dolmuş şöförlüğü yaparak sürdürüyor hayatını. Tuhaf değil mi? Bazan hayat.

Elimde bugünlerde Küller ve Kemikler (Yaydırıbya Öyküleri) diye bir öykü kitabı var, Kasım 2015'te Küre Yayınları'ndan Hayal Perdesi Kitaplığı adı altında çıktı. Henüz okumaya fırsat bulabildim. Yazarı Ahmet Uluçay. "Bu öykü Yakup'un öyküsü. Bana en yakın öykü." diyerek başlıyor yazar anlatmaya. Çekemediği bir filmin senaryosunun öyküsü bu. Hayatının, film gibi hayatının, öyküsü. Hâlâ denizi görememiş ve bunu kendine eksiklik addetmiş çocukların acısının öyküsü bu.

Ahmet Uluçay 1954 senesinde Kütahya'nın Tavşanlı ilçesinin Tepecik köyünde doğmuş. Kendini “köylü yönetmen” değil “köyde yetişen bir yönetmen” olarak tanımlıyor. Sinemayı ise köylerine gelen gezici bir film gösterimi ekibiyle tanımış. 12 yaşındayken arkadaşı İsmail Mutlu ile sinema makinesi yapmaya karar vermiş ve üç yıl süren bir hazırlık sonrasında köyde küçük gösterimler bile yapmışlar. İlk filmi olan Optik Düşler'i köydeki arkadaşları İsmail Mutlu ve Şerif Akarsu ile birlikte kurdukları "Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu" ile çekti. Hem de Almanya'da yaşayan bir gurbetçiden aldıkları video kamerayla.

Küller ve Kemikler’de kitap boyunca bir türlü çekilemeyen Bozkırda Deniz Kabuğu filminin senaryosundaki asıl kahraman çoban Yakup ile konuşuyor Uluçay. "Biz düş yoksulu olduk Yakup. Benim sevgili çocuğum" diye dert yanıyor Yakup'una. Yakup bir kaçış, Yakup bir Hira aslında. "Yazdığım sürece Yakup'a konuk olmak... Ben her zaman Yakup'un öyküsündeyim. Yakup her zaman benim öykümde." cümleleri özetliyor hâlini aslında.

"İşte böyle yüreğim... İşte böyle Yakup, hiç binemeyeceğimiz trenlerin yollarını gözlerdik biz." diyerek anlatıyor köylerinden geçen trenden bahsederken. Tren Ahmet Uluçay için çok önemli, bir sürü trenli hikayesi var. Oldukça erken bir yaşta binmiş trene. 4-5 yaşlarındayken gözlerinin rahatsızlığı sebebiyle babasıyla Ankara'ya gitmiş trenle. Doktor gözlük ve göz damlası vermiş. Yıllarca gözlüğünü "Kırar, çocuktur..." diyerek vermemişler eline. Zaten köyde çocuklar dalga geçmiş bir defasında taktığında "dört göz" diye. "O günlerde gözlük de aynı kravat gibi okumuş sınıfına özgü bir şeydi. Sağlığa ilişkin bir zorunluluğu olduğunu düşünen yoktu. Gözlük kullanan kimse de yoktu köyde. Yalnızca çok yaşlı ninelerle dedeler çorap örerken, Kur'an okurken gözlük takarlardı. Onlar da çok basit yuvarlak camlı özensiz şeylerdi. Benim gözlüğüm oldukça yakışıklı bir şeydi. Ölsem bu gözlüğü takamazdım. Düşünsene Yakup, sen şimdi kravat takıyorsun ve köye kravatla dönüyorsun... Kravatlı bir çoban... Tahsildar gibi..." diyerek anlatıyor vaziyeti Ahmet abimiz. Burada çok da alakası yok ama Güven Adıgüzel'in Cemil Meriç için sorduğu bir soru geliyor ister istemez hatırıma: "Ahmet abi, sorulacak soru bu değil belki de, çok üzgünüm ama; söz değil, sabır değil, kalp değil, hırs değil, bir retina niye çatlar?" Evet, Ahmet Uluçay 38 yaşında kör olmamıştı belki ama bu soru ona da ziyadesiyle giderdi doğrusu.

Matematiği çok kötüymüş Ahmet Uluçay'ın. Babası sık sık dövermiş bu sebepten ötürü diğer dersleri "pekiyi" olmasına rağmen. Varsa yoksa "aritmetik" der başka da bir şey demezmiş. Annesinin "Varsın gavurun matematiğini de bilmesin!" demesine karşı babası "Teyyareler nasıl uçuyor? Aritmetikle." der geçirirmiş kafasına bir tane. "Amerika fezaya nasıl çıkıyor? Aritmetikle." der bir tane daha geçirirmiş kafasına küçük Ahmet'in. Ertesi gün üç numara traşlı kafasındaki leblebi iriliğinde şişleriyle süklüm püklüm gidermiş okula. Matematikle ilişkisini ise şu sözlerle açıklıyor Uluçay: "Yani matematikten anlamamak, biraz da Atatürk olamamak, ona layık olamamaktı. Ne kadar ayıp! Ne utanılacak bir durum! Atatürk karatahtanın üzerinde asılı duran portresinde kaşlarını çatar, akşama kadar bakışlarını benden ayırmazdı. Ben de utançtan başımı öne eğer, onunla göz göze gelmemeye çalışırdım. Ara sıra elimde olmadan Atatürk'e gözüm ilişecek olsa diğer çocuklara gülümseyen sevimli yüzü hemen değişir, kaşlarını çatardı. 'Hem yedi kere sekizin elli altı olduğunu bilmiyorsun, hem de utanmadan yüzüme bakıyorsun! Ben senin atan değilim, defol!' diye azarlardı beni. Gözlerim yaşarır, yüzüm utançtan kıpkırmızı olur, hıçkırıklarıma zorla sahip olmaya çalışarak, başımı öne eğerdim..." İşte bu! Matematikten anlamayanlar olarak çektiğimiz çile bu. Matematik bilmeyen başarısız sayılır bu memlekette hâlâ. Düş çocuğu değil matematik çocuğu olmamızı istediler bizden sürekli. Olmadık, olamadık işte. Yedi kere sekizin elli altı olacağını bilemedik, kabuletmedik bir türlü.

SinemayaâşıkUluçay ama yalnızlığımıza kızgın, şöyle diyor yine kitabın bir yerinde: "Biz az gelişmiş ülkenin gelişememiş çocuklarıyız. Sinema bizim harcımız değilmiş gibi geliyor bana. Sinema, bu az gelişmiş ülkenin çok gelişmiş çocuklarının harcı. Hem bizim öykümüz kimi ne kadar ilgilendirir, düşünsene?" Yine de devam edemiyor üretmeksizin yaşamaya. Ödüllerle bezeli kısa filmlerini“Sen, ben, bizim oğlan bir araya gelip el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz işte.” diye anlatıyor mütevazi bir şekilde.

Senelerce İstanbul’da kapı kapı dolaşmış senaryolarını okutmak için. Kimselere okutamadan köyüne dönmüş her defasında. “Derdi olmayan sinema yapamaz.” diyerek derdiyle bir başına kalmış şu koca, yaşlı, şişko dünyada. Derdine sevdalanmadan yola düşülmezdi, bunu en iyi mahallemizin sinemacısı Ahmet abimiz biliyordu. Hiç yılmadan, yorulmadan yola devam etti ve berisinde bizler için 11 kısa, 1 uzun metrajlı film ve sayısız çekilememiş öykü bıraktı.

Ahmet Uluçay Anadolumuzun yanık sesli türküsü, bu coğrafyanın yetiştirdiği bir garip. Şu an burada olsa beraber ne işler yapardık dediğim bir güzel adam. Seneler oldu kendi filminin sonunun gelişi. Bir vesile anmış olalım istedim. Allah ondan razı olsun, Allah rahmet eylesin, mekanı cennet, makamı âli olsun. Bizlere de tanışmak, arkadaşı olmak nasip olsun. Ne diyordu Fatih Mutlu: “İzleye izleye kavuştuk birbirimize...” İşte bu kadar.
Bozkırın kabuğu: Ahmet Uluçay Bozkırın kabuğu: Ahmet Uluçay Reviewed by Habersizim on 10:03:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: