Oradan bakınca nasıl görünüyor? Tuhaf di mi? Merak etmeyin bana da öyle görünüyor.(sanki merak eden varmış gibi)
Ne söylediği belli olmayan bu giriş de nerden çıktı?
Daha önce de yazdığım gibi doğaçlama yazan biriyim ben. Zira doğaçlama yaşıyorum. Şairin dediği gibi, “Lütfun da hoş kahrın da hoş” makamında olmasam da mütevekkil bir yanım var. Her Müslüman gibi, her Müslüman kadar. Bu yüzden geldiği gibi yazıyor ve suyun akıp yolunu bulmasını tevekkülle umuyorum.
Kelimelerin beni nereye götürdüğüyle pek ilgilenmiyorum özetle. İlgilendiğim şey gitmek. Bereket doğuracağını umduğum hareket. Ve yoldayken kelimelerime de hareketlerime de dikkat etmek. Çünkü bu ahlakla ilgili. Bu, yaşamakla ilgili.
“Niyet hayır” diyerek çıktığım ve akıbetini bilmediğim bu yolculuğun olmazsa olmazıdır ahlak. Ama bazı sanat meraklıları(hastaları) dertleri sadece sanat olduğu ve incir çekirdeğini doldurmak gibi çapları da olmadığı için, bu kabule kıl olurlar. Bu, mesaj kaygısıdır ve sanatı öldürendir onlara göre. Sanat onlar için, zihinsel ya da duygusal tatmin olma vasıtası ve içlerindeki yağları dışarı fışkırttıkları bir hareket biçimidir. Bu hal, mesaj vermeyi bırak masal anlatmayı bile hoş görmez. Çünkü masallar da beyin yıkayıp insanları yönlendiren bir vasıtadır ve kesinlikle masum değildirler. Ama sanat masumdur. Ne kadar çirkin ya da gayri ahlaki olursa olsun insanın kendini anlatması ve anlatırken ki üslubu masumdur, sanatsaldır onlara göre. (Ben bunu sanat için söyledim siz isterseniz edebiyat için alın)
Şahsi Fikrim’den bir replik aparıp, “konuyu fazla dağıtmayalım” diyerek başa, yani ne söylediği belli olmayan girişe dönelim.
Oradan bakınca tuhaf görünen şey başlıktı. Başlıkta sanatla ahlakın yan yana gelmesiydi. Aslında gayet doğal olan bu durum, sanat için soyunanların ve onlara muhatap olarak büyüyenlerin dünyasında hiç de normal değildir. Ve sanat, uzun zamandır ahlakla beraber anılmıyor bu ülkede. Kendi iç ahlakından da kimse bahsetmiyor.
Batılılar için normal olan bu durum, bizim için de geçerli artık.
Gök kubbenin altında göründüğümüzden beri ahlakla sanatı bir gören anlayışın evlatları olarak bugün bu noktaya nasıl geldik?
Bu yazıda cevabını aradığım soru bu. Şu ana kadar ki bütün cümleler de bu soruyu sormak içindi.
Batılılar için normal dedim çünkü Batı, sanatını Antik Yunan’a dayandırıyor. Antik Yunan da ideal vücut ölçüleri(90-60-90) üzerinden pagan inancının ritmik seramonisine. Yani bugün konuştuğumuz kağıttan bebeklerin(manken ve şarkıcı namzetleri) ataları, Antik Yunan’ın mermer ve taştan heykellerinde görücüye çıkmıştır.
-Bazı sanat tarihçilerine göre, Antik Yunan’ın heykellerinde zerre cinsellik amaçlanmasa da, bunu “Batılı tasvir saf zihinleri bulandırır” diyen Said-i Kürdi’ye anlatmak zor. Bana da anlatmak zor.Böylesi bir geçmişe sahip Batılı için, Hiristiyanlık tecrübesi fetret olarak araya girmiş ama Rönesans’la beraber çıplaklık ruhu tekrar canlanmıştır. Sonra gelmiştir Boticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu”, gitmiştir Tiziano’nun “Urbino Venüsü”. Hatta Michalengelo, çıplak erkek figürleri çalışmak istediği için, aldığı bir savaş resmi siparişini kullanıp, savaşan erkekler yerine yıkanma esnasında alarm verilen erkekleri resmetmiştir. Yani çıplaklık araç değil amaç olmuştur. Modern sanatla beraber hem konu hem de biçim de yaşanan radikal değişime rağmen çıplaklık tabu(put) olmaya devam etmiştir. Bu tabu, post modern denilen zamanımızda ise her zamankinden daha revaç bulup kemikleşmiş durumdadır.
Bu bilgiler ışığında bakarsak, sanat için soyunmak Batı’da reeldir. Hatta politik bir realitedir. Ve onların atalarına göndermede bulunup reverans yapmaları gayet de doğaldır, ama bunun bizim dünyamızla ne alakası var? Hayatın hiçbir alanında dinin getirdiği ahlaki standartları dikkate almayan Batı geleneğinin ahlakıyla bizim ne işimiz olabilir? Ve ne oldu da, dün eleştirdiğimiz ne kadar ahlaksızlık varsa içine düştük bugün? Ne kadar çevrilmiş dümen varsa karşı olduğumuz, bizden soruluyor bugün. Acaba ne oldu? (Sinsice gülüyorum bu soruya verdiğim sessiz cevabıma) Ne olduğuna girmeyeceğim burada çünkü kimseyi ikna edebileceğimi sanmıyorum. Ama nasıl yapıldığından bir örnekle bahsedebilirim.(Gerçi nasıl olduğu, neden olduğunun cevabını da içinde taşır.) Bu örneği, kolay anlaşılsın diye soyut süreçleri de barındıran sanatın herhangi bir alanından değil, herkesin gündeminde ve ucundan kıyısından sanata da bula-
şan medya/basın üzerinden vereceğim.
Son yıllarda dikkatimi en çok çeken şeylerden biri, İslami medya/basın dediğimiz güruh. (Müstakil Gazete olarak o güruhtan olmadığımızın altını izzetle çizerim) Bu güruhun haberleri yapma biçiminden meselelere bakma biçimine, hele de düşmanlarıyla kavga etme biçimine dikkatimi çeken çok fazla şey var. Çünkü ortada büyük bir sorun var. Büyük, ahlaki bir sorun. Müslümanların gazete ve medyasının, haber yapma üsluplarıyla gavurlar denilen güruhun haber yapma ve meseleleri manipüle etme biçimleri neredeyse aynı bugün. Aynı meselelere farklı açılar getirilse de üsluplar aynı. Ve kesinlikle istismar eden bir dil. Muhatabını tahrik ederek onun gaz ayarlarıyla oynayan bir dil. Hakikate ulaşmak gibi bir dert de yok. Amaçlar uğrunda sizinle aynı düşünmeyeni düşünmek gibi bir hassasiyet ise hiç yok. Bizden olmayan yok olsuna benzer bir anlayış hakim. Düşmanlık üreten bir anlayış hakim. Hatta bu durum yazarlarda da geçerli. Koca koca abi ve ablalar, eleştireceğim ya da gerçeği ortaya koyacağım derken ne insanlık bırakıyorlar ortada ne de ahlak. Çünkü amaç sadece vurmak. Hatta yok etmek. Argo tabirler ve amiyane kalıplar, sokak ağzından öteye gitmeyen üsluplar havada uçuşuyor. Öfkeyle kalkıp kin kusan, kelimelere hürmetle yaklaşıp onları insanlarla buluşturan değil, kelimenin tam anlamıyla kusan insanlar yazar olarak cirit atıyor. Sonra da gerilmiş ortam daha da geriliyor. İnsanlar arasındaki fikir ayrılıkları daha da derinleşiyor. Uçurumlar daha bir artıyor. Ellerimiz daha bir kavuşamaz oluyor. Fikir birliğini bırak muhabbetin zemini bile kalmıyor insanlar arasında. Neden? Yani ne ara unuttuk, düşmanın silahıyla silahlansak da düşman gibi savaşmayacağımızı? “Biz de zalimlerden olacaksak zalimlere karşı savaşmanın” anlamsızlığını? Savaşta ölmese de savaşmamak için ölen ecdadın kavgasını? Ve ne için?
İslam’ın bize ilk öğrettiği şey, İbrahim Tenekeci’nin deyişiyle “24 saat ahlak” değil midir? Her an her yerde ve her durumda ahlaktan ödün vermemek değil midir? Savaşta ya da sanatta ahlakı inşa etmek değil midir? Ahlakla vurmak ve ahlakla yapmak değil midir? Bu yüzden sanatımız ahlak değil midir bizim? Yine bu yüzden savaşımız ahlak değil midir bizim? İçinde cevapları da barındıran sorulardan sonra:
Ahlakı ber taraf eden savaşınız da, sanatınız da sizin olsun. Ben başka türlüsünün mümkün olduğu bir dünyayı kurmaya gidiyorum.
Beni bekleme Elizabeth! Çünkü mutluyum ve ağlamıyorum!
Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra “Sanatta ahlak” yazarak Google hazretlerinde bir araştırma yaptım. Gördüm ki sanatta ahlaktan bahseden kimse yok. Varsa yoksa sanatta ahlak olmaz diyor panpalar. Hatta biri(Mehmet Ali Alabora) daha da ileri gidip “sanat ahlaksızlıktır” diyor. Bunun üstüne, herkesin sanatı ahlakı kadar dedim kendi kendime ve bütün peygamberlerin ortak düsturuna ses verdim:
“Utanmadığınız sürece dilediğinizi yapın”
İsmail Erdoğan
Ne söylediği belli olmayan bu giriş de nerden çıktı?
Daha önce de yazdığım gibi doğaçlama yazan biriyim ben. Zira doğaçlama yaşıyorum. Şairin dediği gibi, “Lütfun da hoş kahrın da hoş” makamında olmasam da mütevekkil bir yanım var. Her Müslüman gibi, her Müslüman kadar. Bu yüzden geldiği gibi yazıyor ve suyun akıp yolunu bulmasını tevekkülle umuyorum.
Kelimelerin beni nereye götürdüğüyle pek ilgilenmiyorum özetle. İlgilendiğim şey gitmek. Bereket doğuracağını umduğum hareket. Ve yoldayken kelimelerime de hareketlerime de dikkat etmek. Çünkü bu ahlakla ilgili. Bu, yaşamakla ilgili.
“Niyet hayır” diyerek çıktığım ve akıbetini bilmediğim bu yolculuğun olmazsa olmazıdır ahlak. Ama bazı sanat meraklıları(hastaları) dertleri sadece sanat olduğu ve incir çekirdeğini doldurmak gibi çapları da olmadığı için, bu kabule kıl olurlar. Bu, mesaj kaygısıdır ve sanatı öldürendir onlara göre. Sanat onlar için, zihinsel ya da duygusal tatmin olma vasıtası ve içlerindeki yağları dışarı fışkırttıkları bir hareket biçimidir. Bu hal, mesaj vermeyi bırak masal anlatmayı bile hoş görmez. Çünkü masallar da beyin yıkayıp insanları yönlendiren bir vasıtadır ve kesinlikle masum değildirler. Ama sanat masumdur. Ne kadar çirkin ya da gayri ahlaki olursa olsun insanın kendini anlatması ve anlatırken ki üslubu masumdur, sanatsaldır onlara göre. (Ben bunu sanat için söyledim siz isterseniz edebiyat için alın)
Şahsi Fikrim’den bir replik aparıp, “konuyu fazla dağıtmayalım” diyerek başa, yani ne söylediği belli olmayan girişe dönelim.
Oradan bakınca tuhaf görünen şey başlıktı. Başlıkta sanatla ahlakın yan yana gelmesiydi. Aslında gayet doğal olan bu durum, sanat için soyunanların ve onlara muhatap olarak büyüyenlerin dünyasında hiç de normal değildir. Ve sanat, uzun zamandır ahlakla beraber anılmıyor bu ülkede. Kendi iç ahlakından da kimse bahsetmiyor.
Batılılar için normal olan bu durum, bizim için de geçerli artık.
Gök kubbenin altında göründüğümüzden beri ahlakla sanatı bir gören anlayışın evlatları olarak bugün bu noktaya nasıl geldik?
Bu yazıda cevabını aradığım soru bu. Şu ana kadar ki bütün cümleler de bu soruyu sormak içindi.
Batılılar için normal dedim çünkü Batı, sanatını Antik Yunan’a dayandırıyor. Antik Yunan da ideal vücut ölçüleri(90-60-90) üzerinden pagan inancının ritmik seramonisine. Yani bugün konuştuğumuz kağıttan bebeklerin(manken ve şarkıcı namzetleri) ataları, Antik Yunan’ın mermer ve taştan heykellerinde görücüye çıkmıştır.
-Bazı sanat tarihçilerine göre, Antik Yunan’ın heykellerinde zerre cinsellik amaçlanmasa da, bunu “Batılı tasvir saf zihinleri bulandırır” diyen Said-i Kürdi’ye anlatmak zor. Bana da anlatmak zor.Böylesi bir geçmişe sahip Batılı için, Hiristiyanlık tecrübesi fetret olarak araya girmiş ama Rönesans’la beraber çıplaklık ruhu tekrar canlanmıştır. Sonra gelmiştir Boticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu”, gitmiştir Tiziano’nun “Urbino Venüsü”. Hatta Michalengelo, çıplak erkek figürleri çalışmak istediği için, aldığı bir savaş resmi siparişini kullanıp, savaşan erkekler yerine yıkanma esnasında alarm verilen erkekleri resmetmiştir. Yani çıplaklık araç değil amaç olmuştur. Modern sanatla beraber hem konu hem de biçim de yaşanan radikal değişime rağmen çıplaklık tabu(put) olmaya devam etmiştir. Bu tabu, post modern denilen zamanımızda ise her zamankinden daha revaç bulup kemikleşmiş durumdadır.
Bu bilgiler ışığında bakarsak, sanat için soyunmak Batı’da reeldir. Hatta politik bir realitedir. Ve onların atalarına göndermede bulunup reverans yapmaları gayet de doğaldır, ama bunun bizim dünyamızla ne alakası var? Hayatın hiçbir alanında dinin getirdiği ahlaki standartları dikkate almayan Batı geleneğinin ahlakıyla bizim ne işimiz olabilir? Ve ne oldu da, dün eleştirdiğimiz ne kadar ahlaksızlık varsa içine düştük bugün? Ne kadar çevrilmiş dümen varsa karşı olduğumuz, bizden soruluyor bugün. Acaba ne oldu? (Sinsice gülüyorum bu soruya verdiğim sessiz cevabıma) Ne olduğuna girmeyeceğim burada çünkü kimseyi ikna edebileceğimi sanmıyorum. Ama nasıl yapıldığından bir örnekle bahsedebilirim.(Gerçi nasıl olduğu, neden olduğunun cevabını da içinde taşır.) Bu örneği, kolay anlaşılsın diye soyut süreçleri de barındıran sanatın herhangi bir alanından değil, herkesin gündeminde ve ucundan kıyısından sanata da bula-
şan medya/basın üzerinden vereceğim.
Son yıllarda dikkatimi en çok çeken şeylerden biri, İslami medya/basın dediğimiz güruh. (Müstakil Gazete olarak o güruhtan olmadığımızın altını izzetle çizerim) Bu güruhun haberleri yapma biçiminden meselelere bakma biçimine, hele de düşmanlarıyla kavga etme biçimine dikkatimi çeken çok fazla şey var. Çünkü ortada büyük bir sorun var. Büyük, ahlaki bir sorun. Müslümanların gazete ve medyasının, haber yapma üsluplarıyla gavurlar denilen güruhun haber yapma ve meseleleri manipüle etme biçimleri neredeyse aynı bugün. Aynı meselelere farklı açılar getirilse de üsluplar aynı. Ve kesinlikle istismar eden bir dil. Muhatabını tahrik ederek onun gaz ayarlarıyla oynayan bir dil. Hakikate ulaşmak gibi bir dert de yok. Amaçlar uğrunda sizinle aynı düşünmeyeni düşünmek gibi bir hassasiyet ise hiç yok. Bizden olmayan yok olsuna benzer bir anlayış hakim. Düşmanlık üreten bir anlayış hakim. Hatta bu durum yazarlarda da geçerli. Koca koca abi ve ablalar, eleştireceğim ya da gerçeği ortaya koyacağım derken ne insanlık bırakıyorlar ortada ne de ahlak. Çünkü amaç sadece vurmak. Hatta yok etmek. Argo tabirler ve amiyane kalıplar, sokak ağzından öteye gitmeyen üsluplar havada uçuşuyor. Öfkeyle kalkıp kin kusan, kelimelere hürmetle yaklaşıp onları insanlarla buluşturan değil, kelimenin tam anlamıyla kusan insanlar yazar olarak cirit atıyor. Sonra da gerilmiş ortam daha da geriliyor. İnsanlar arasındaki fikir ayrılıkları daha da derinleşiyor. Uçurumlar daha bir artıyor. Ellerimiz daha bir kavuşamaz oluyor. Fikir birliğini bırak muhabbetin zemini bile kalmıyor insanlar arasında. Neden? Yani ne ara unuttuk, düşmanın silahıyla silahlansak da düşman gibi savaşmayacağımızı? “Biz de zalimlerden olacaksak zalimlere karşı savaşmanın” anlamsızlığını? Savaşta ölmese de savaşmamak için ölen ecdadın kavgasını? Ve ne için?
İslam’ın bize ilk öğrettiği şey, İbrahim Tenekeci’nin deyişiyle “24 saat ahlak” değil midir? Her an her yerde ve her durumda ahlaktan ödün vermemek değil midir? Savaşta ya da sanatta ahlakı inşa etmek değil midir? Ahlakla vurmak ve ahlakla yapmak değil midir? Bu yüzden sanatımız ahlak değil midir bizim? Yine bu yüzden savaşımız ahlak değil midir bizim? İçinde cevapları da barındıran sorulardan sonra:
Ahlakı ber taraf eden savaşınız da, sanatınız da sizin olsun. Ben başka türlüsünün mümkün olduğu bir dünyayı kurmaya gidiyorum.
Beni bekleme Elizabeth! Çünkü mutluyum ve ağlamıyorum!
Not: Bu yazıyı yazdıktan sonra “Sanatta ahlak” yazarak Google hazretlerinde bir araştırma yaptım. Gördüm ki sanatta ahlaktan bahseden kimse yok. Varsa yoksa sanatta ahlak olmaz diyor panpalar. Hatta biri(Mehmet Ali Alabora) daha da ileri gidip “sanat ahlaksızlıktır” diyor. Bunun üstüne, herkesin sanatı ahlakı kadar dedim kendi kendime ve bütün peygamberlerin ortak düsturuna ses verdim:
“Utanmadığınız sürece dilediğinizi yapın”
İsmail Erdoğan
Sanatta ahlak / ahlakta sanat
Reviewed by Habersizim
on
10:00:00
Rating:

Hiç yorum yok: