Bugün için ülke ekonomisine ciddi bir maliyet oluşturan mülteciler, kapsamlı bir entegrasyon ve göç yönetimi politikası geliştirilmesi halinde Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu iş gücüne önemli katkı sağlayacak potansiyeli de beraberinde taşıyor
Türkiye-Avrupa Birliği (AB) mutabakatı temelinde gerçekleşen mülteci geri kabulü ve değişimi çerçevesinde Türkiye, ülkelerine iade edilmek üzere bir grup mülteciyi kabul etti. 4 Nisan’da başlayan uygulamaya göre Türkiye, kendi topraklarından Yunan adalarına geçtiği kanıtlanan göçmenleri geri kabul ediyor. Bu kimselerden Suriyeli olmayanların Türkiye tarafından ülkelerine iade edilmesi için işlem yapılıyor. Suriyeli olanlar ise Türkiye’deki kamplara yerleştiriliyor ve her birine karşılık kayıtlı Suriyeli mültecilerden biri AB ülkelerine gönderiliyor.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük göç hareketlerini tetikleyen Suriye krizi, güvenlik ve uyum odaklı tartışmalar çerçevesinde Avrupa ve genel olarak Batı’da derin bir kimlik ve değer bunalımına yol açarken, Türkiye, canlarını kurtarmak için ülkelerinden ayrılmak zorunda kalanlara kapılarını açarak insani kaygıları politik ve ekonomik çıkarların önünde tutan bir yaklaşım sergiledi. Göç alan diğer ülkelerle karşılaştırıldığında bu insanlık sınavından yüz akıyla çıkan Türkiye, etkin ve kapsamlı bir göç politikası geliştirmesi halinde ülkenin ekonomik gelişimine ve kalkınmasına zenginlik katacak insan kaynağı birikimini de beraberinde taşıyan mülteci olgusunu bir fırsata dönüştürebilir.
BATI KENDİ DEĞERLERİYLE ÇELİŞTİ
Batı dünyası kendi savunduğu insan hakları değerleriyle çelişerek savaştan kaçan Suriyeli mültecilere kapılarını kapatıyor ve yüzler veya binlerle ifade edilen rakamlarda mülteciyi türlü zorluklar çıkardıktan sonra kabul ediyor. Hatta bazı ülkeler bir kriz olarak gördükleri bu insanı dramı kendi topraklarından uzak tutmak için, Macaristan ve Sırbistan’ın yasa dışı göç dalgasını önleme gerekçesiyle sınırlarına jiletli tel örgüleri çekmeleri örneğinde görüldüğü gibi, Avrupa’nın savunageldiği değerlerle telif edilemeyecek önlemler alıyor.
Türkiye ise savaşın başladığı 2011 yılından itibaren mülteciler için “açık kapı politikası” uygulayarak dünya çapında takdir gören büyük fedakarlıklarda bulundu. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın geçen ay yaptığı açıklamaya göre halihazırda 2.7 milyondan fazla Suriyeli Türkiye’de iskan ediliyor.
Resmi rakamlara göre 2011 yılından bu yana mülteciler için harcanan para 8 milyar doları geçmiş durumda. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği 2015 yılında mülteciler için 4,5 milyar dolara ihtiyaç duyulduğunu açıklamış fakat ancak 2,5 milyar dolar elde edebilmişti. Uluslararası kuruluşların Türkiye’ye sağladığı yardım ise 418 milyon dolar.
Bununla birlikte Türkiye’nin omuzlarına yüklenen bu insani sorumluluk, gelecek adına çeşitli imkanları da barındırıyor. Uzun vadeli ve hassas bir planlama ile Suriyeli mülteciler Türkiye’deki toplumsal ve ekonomik hayata pozitif etki yapma potansiyeline sahip. Fakat bu potansiyeli değerlendirebilmek için Türkiye’nin etkin bir göç yönetimi politikasına ihtiyacı var.
DENGELEYİCİ İŞ GÜCÜ İMKANI
TÜİK verilerine göre Türkiye, “nüfusunun yüzde 67’si çalışma çağındakilerden, yüzde 16’sı ise gençlerden” oluşan, dünyanın en büyük 17. ekonomisi. Nüfusun yüzde 90’ının kentlerde yaşaması, hizmet sektörünün ekonomideki payını günden güne arttırıyor buna mukabil tarım ve imalat sektöründe aynı oranda artış gözlemlenemiyor. Kalkınma Bakanlığı’nın 2014 yılına ilişkin açıkladığı rakamlara göre gayrisafi yurtiçi hasılanın sektörel dağılımı yüzde 70 hizmet, yüzde 21 sanayi, yüzde 7 tarım şeklinde. Hizmet sektörünün bu derece ağırlıkta olması ithalatın ihracata göre payını arttırıyor ve cari açığın yükselmesine sebebiyet veriyor.
Bu noktada Suriyeli mülteciler etkili bir entegrasyon politikasıyla Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu sanayi ve tarım sektörlerinde çalışabilecek dengeleyici bir iş gücü imkanı sunabilir. Suriye’deki çatışmaların ilk günlerinde Türkiye’ye sığınan Suriyeliler, artık sığınma sürelerinin beş yılı tamamlamasını bekliyor ve Türk vatandaşlığına başvurmaya hazırlanıyor. Nitekim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da Suriyeli mültecilerin çalışma izni alıp istihdam edilebilmesi ve vatandaşlığa kabul edilmesi için düzenlemeler yaptı ve kayıt dışı istihdamın da önüne geçecek bir dizi tedbirler aldı.
Bu doğrultuda Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde Türkiye ve Suriye vatandaşlarının birlikte çalışabilecekleri tarım kooperatifleri, bedestenler ve sanayi merkezleri tesis edilmesi ve bu projelerin önce pilot bölgelerde ardından da Türkiye genelinde uygulamaya geçirilmesi, ülke ekonomisine olumlu katkı yapmasının yanı sıra mültecilerın yerleşik hayata geçiş sürecini de kolaylaştırabilir.
Öte yandan çalışma hayatının istikrarlı bir şekilde düzenlenememesi mültecileri olumsuz yönde etkileyebilir ve onları kaçak ve güvencesiz koşullarda çalışmaya, yasa dışı işlere yönelmeye sevk edebilir, nihayetinde yeniden ölüm riskini göze alarak Batı ülkelerinin yolunu tutmalarının önünü açabilir. Bu ihtimal hem Türkiye’deki çalışma hayatı hem de toplumsal yaşam bakımından riskler barındırıyor. Nitekim sınır şehirlerindeki yoğun mülteci nüfusundan kaynaklanan talebin birçok ürün ve hizmette fiyatların artmasına yol açması, mültecilerin ucuz iş gücü olarak görülmesi ve dolayısıyla çalışma huzurunun bozulması ihtimali, meselenin ekonomik ve toplumsal hayat açısından taşıdığı risklerin göstergeleri.
EĞİTİM vE ENTEGRASYON
Suriye’de siyasi istikrarın sağlanması, barınma, altyapı ve sosyal yaşam koşullarının rayına oturması kısa vadede mümkün görünmediğinden, Türkiye’nin mültecilere bir misafir gibi değil, gelecekte bu ülkenin vatandaşı olacak bireyler olarak yaklaşması önem taşıyor. Suriyeli mültecilerin istihdam suretiyle entegrasyonu, Türkiye üzerinden AB ülkelerine yönelik insan kaçakçılığı faaliyetlerini önlemenin yanı sıra Türkiye’de elinin emeğiyle geçinen, dirlik ve düzen sahibi vatandaşlar haline gelmelerini sağlayacak.
Türkiye’deki mültecilerin 700 bini çocuklardan oluşuyor. Dolayısıyla yetişkinlerin çalışma hayatına katılabilmesi kadar çocukların da savaşın travmatik etkilerini atlatıp toplumsal hayata yeniden uyum sağlamaları, sağlıklı bir entegrasyon süreci açısından hayati önemde. Nitekim çocuklarına sürekli eğitim ve bir gelecek perspektifi sağlandığı takdirde mülteci ailelerin Türkiye’den Avrupa’ya gitmek istemeyecekleri tespitinden hareketle, AB ülkeleriyle yapılan görüşmelerde Türkiye’deki Suriyeliler için aktarılacak fonların harcama kalemlerinde “eğitim” öncelikli yer tutuyor. Mültecilerin Türkiye’ye kazandırılması, uzun süre toplumdan yalıtılmış kamplarda tutulmak yerine, gündelik hayata aktif katılımın sağlandığı entegrasyon politikalarıyla mümkün. Nitekim gerek AFAD, Milli Eğitim Bakanlığı ve belediyeler gibi resmi kurumlar, gerekse üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları, Birleşmiş Milletler, AB gibi uluslararası kuruluşlarla yaptıkları ortak projeler ile mültecilerin Türkçe öğrenmeleri ve mesleki eğitim kazanmaları için girişimlerde bulunuyor ve mültecilera bu konuda
destek oluyor.
Resmi verilere göre AFAD’ın 10 ilde kurduğu 25 barınma merkezinde 250 binden fazla Suriyeli iskan ediliyor ve 15 bin ıraklı da bu merkezlerde barınıyor. Yine AFAD koordinatörlüğünde, ülkeye sığınan Suriyelilerin eğitim, sağlık gibi sosyal haklardan istifade etmesi, suça karışanların takibi için 2013 yılında biyometrik kimlik çalışması başlatıldı. Bu çalışmayla parmak izi, kimlik ve ikamet bilgileri alınan 2 milyon 138 bin 977Suriyelinin biyometrik kimlikle kaydı yapıldı. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yapılan son açıklamaya göre ise 81 ilde başlayan programla 300 bin Suriyeli çocuğa Türkçe eğitimi verildi ve yılsonuna kadar 150 bin mülteci çocuğun da eğitim hayatına katılması öngörülüyor.
Bugün eğitim konusunda karar vericiler ve uygulayıcılar nezdinde ciddi sorumluluk ve yükleri beraberinde getiren tüm bu yol haritası çalışmaları önümüzdeki 10 yılda meyvelerini verebilir.
OECD ve TÜİK verilerine göre genç nüfusu her geçen gün azalan ve orta yaş kuşağına yaklaşan Türkiye,”dipten gelen” Suriyeli mülteciler ile yeniden genç, dinamik ve eğitimli bir nüfusa sahip olabilir. Bu da ülkenin beşeri sermayesini ve toplumsal refahını olumlu yönde etkileyebilir. Bu potansiyeli gerçekleştirecek projelerin hayata geçirilememesi ise mültecilerin sosyal hayattan dışlanması ve muhtemel toplumsal yarılmalarla sonuçlanabilir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük göç hareketlerini tetikleyen Suriye krizi, güvenlik ve uyum odaklı tartışmalar çerçevesinde Avrupa ve genel olarak Batı’da derin bir kimlik ve değer bunalımına yol açarken, Türkiye, canlarını kurtarmak için ülkelerinden ayrılmak zorunda kalanlara kapılarını açarak insani kaygıları politik ve ekonomik çıkarların önünde tutan bir yaklaşım sergiledi. Göç alan diğer ülkelerle karşılaştırıldığında bu insanlık sınavından yüz akıyla çıkan Türkiye, etkin ve kapsamlı bir göç politikası geliştirmesi halinde ülkenin ekonomik gelişimine ve kalkınmasına zenginlik katacak insan kaynağı birikimini de beraberinde taşıyan mülteci olgusunu bir fırsata dönüştürebilir.
BATI KENDİ DEĞERLERİYLE ÇELİŞTİ
Batı dünyası kendi savunduğu insan hakları değerleriyle çelişerek savaştan kaçan Suriyeli mültecilere kapılarını kapatıyor ve yüzler veya binlerle ifade edilen rakamlarda mülteciyi türlü zorluklar çıkardıktan sonra kabul ediyor. Hatta bazı ülkeler bir kriz olarak gördükleri bu insanı dramı kendi topraklarından uzak tutmak için, Macaristan ve Sırbistan’ın yasa dışı göç dalgasını önleme gerekçesiyle sınırlarına jiletli tel örgüleri çekmeleri örneğinde görüldüğü gibi, Avrupa’nın savunageldiği değerlerle telif edilemeyecek önlemler alıyor.
Türkiye ise savaşın başladığı 2011 yılından itibaren mülteciler için “açık kapı politikası” uygulayarak dünya çapında takdir gören büyük fedakarlıklarda bulundu. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın geçen ay yaptığı açıklamaya göre halihazırda 2.7 milyondan fazla Suriyeli Türkiye’de iskan ediliyor.
Resmi rakamlara göre 2011 yılından bu yana mülteciler için harcanan para 8 milyar doları geçmiş durumda. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği 2015 yılında mülteciler için 4,5 milyar dolara ihtiyaç duyulduğunu açıklamış fakat ancak 2,5 milyar dolar elde edebilmişti. Uluslararası kuruluşların Türkiye’ye sağladığı yardım ise 418 milyon dolar.
Bununla birlikte Türkiye’nin omuzlarına yüklenen bu insani sorumluluk, gelecek adına çeşitli imkanları da barındırıyor. Uzun vadeli ve hassas bir planlama ile Suriyeli mülteciler Türkiye’deki toplumsal ve ekonomik hayata pozitif etki yapma potansiyeline sahip. Fakat bu potansiyeli değerlendirebilmek için Türkiye’nin etkin bir göç yönetimi politikasına ihtiyacı var.
DENGELEYİCİ İŞ GÜCÜ İMKANI
TÜİK verilerine göre Türkiye, “nüfusunun yüzde 67’si çalışma çağındakilerden, yüzde 16’sı ise gençlerden” oluşan, dünyanın en büyük 17. ekonomisi. Nüfusun yüzde 90’ının kentlerde yaşaması, hizmet sektörünün ekonomideki payını günden güne arttırıyor buna mukabil tarım ve imalat sektöründe aynı oranda artış gözlemlenemiyor. Kalkınma Bakanlığı’nın 2014 yılına ilişkin açıkladığı rakamlara göre gayrisafi yurtiçi hasılanın sektörel dağılımı yüzde 70 hizmet, yüzde 21 sanayi, yüzde 7 tarım şeklinde. Hizmet sektörünün bu derece ağırlıkta olması ithalatın ihracata göre payını arttırıyor ve cari açığın yükselmesine sebebiyet veriyor.
Bu noktada Suriyeli mülteciler etkili bir entegrasyon politikasıyla Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu sanayi ve tarım sektörlerinde çalışabilecek dengeleyici bir iş gücü imkanı sunabilir. Suriye’deki çatışmaların ilk günlerinde Türkiye’ye sığınan Suriyeliler, artık sığınma sürelerinin beş yılı tamamlamasını bekliyor ve Türk vatandaşlığına başvurmaya hazırlanıyor. Nitekim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da Suriyeli mültecilerin çalışma izni alıp istihdam edilebilmesi ve vatandaşlığa kabul edilmesi için düzenlemeler yaptı ve kayıt dışı istihdamın da önüne geçecek bir dizi tedbirler aldı.
Bu doğrultuda Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde Türkiye ve Suriye vatandaşlarının birlikte çalışabilecekleri tarım kooperatifleri, bedestenler ve sanayi merkezleri tesis edilmesi ve bu projelerin önce pilot bölgelerde ardından da Türkiye genelinde uygulamaya geçirilmesi, ülke ekonomisine olumlu katkı yapmasının yanı sıra mültecilerın yerleşik hayata geçiş sürecini de kolaylaştırabilir.
Öte yandan çalışma hayatının istikrarlı bir şekilde düzenlenememesi mültecileri olumsuz yönde etkileyebilir ve onları kaçak ve güvencesiz koşullarda çalışmaya, yasa dışı işlere yönelmeye sevk edebilir, nihayetinde yeniden ölüm riskini göze alarak Batı ülkelerinin yolunu tutmalarının önünü açabilir. Bu ihtimal hem Türkiye’deki çalışma hayatı hem de toplumsal yaşam bakımından riskler barındırıyor. Nitekim sınır şehirlerindeki yoğun mülteci nüfusundan kaynaklanan talebin birçok ürün ve hizmette fiyatların artmasına yol açması, mültecilerin ucuz iş gücü olarak görülmesi ve dolayısıyla çalışma huzurunun bozulması ihtimali, meselenin ekonomik ve toplumsal hayat açısından taşıdığı risklerin göstergeleri.
EĞİTİM vE ENTEGRASYON
Suriye’de siyasi istikrarın sağlanması, barınma, altyapı ve sosyal yaşam koşullarının rayına oturması kısa vadede mümkün görünmediğinden, Türkiye’nin mültecilere bir misafir gibi değil, gelecekte bu ülkenin vatandaşı olacak bireyler olarak yaklaşması önem taşıyor. Suriyeli mültecilerin istihdam suretiyle entegrasyonu, Türkiye üzerinden AB ülkelerine yönelik insan kaçakçılığı faaliyetlerini önlemenin yanı sıra Türkiye’de elinin emeğiyle geçinen, dirlik ve düzen sahibi vatandaşlar haline gelmelerini sağlayacak.
Türkiye’deki mültecilerin 700 bini çocuklardan oluşuyor. Dolayısıyla yetişkinlerin çalışma hayatına katılabilmesi kadar çocukların da savaşın travmatik etkilerini atlatıp toplumsal hayata yeniden uyum sağlamaları, sağlıklı bir entegrasyon süreci açısından hayati önemde. Nitekim çocuklarına sürekli eğitim ve bir gelecek perspektifi sağlandığı takdirde mülteci ailelerin Türkiye’den Avrupa’ya gitmek istemeyecekleri tespitinden hareketle, AB ülkeleriyle yapılan görüşmelerde Türkiye’deki Suriyeliler için aktarılacak fonların harcama kalemlerinde “eğitim” öncelikli yer tutuyor. Mültecilerin Türkiye’ye kazandırılması, uzun süre toplumdan yalıtılmış kamplarda tutulmak yerine, gündelik hayata aktif katılımın sağlandığı entegrasyon politikalarıyla mümkün. Nitekim gerek AFAD, Milli Eğitim Bakanlığı ve belediyeler gibi resmi kurumlar, gerekse üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları, Birleşmiş Milletler, AB gibi uluslararası kuruluşlarla yaptıkları ortak projeler ile mültecilerin Türkçe öğrenmeleri ve mesleki eğitim kazanmaları için girişimlerde bulunuyor ve mültecilera bu konuda
destek oluyor.
Resmi verilere göre AFAD’ın 10 ilde kurduğu 25 barınma merkezinde 250 binden fazla Suriyeli iskan ediliyor ve 15 bin ıraklı da bu merkezlerde barınıyor. Yine AFAD koordinatörlüğünde, ülkeye sığınan Suriyelilerin eğitim, sağlık gibi sosyal haklardan istifade etmesi, suça karışanların takibi için 2013 yılında biyometrik kimlik çalışması başlatıldı. Bu çalışmayla parmak izi, kimlik ve ikamet bilgileri alınan 2 milyon 138 bin 977Suriyelinin biyometrik kimlikle kaydı yapıldı. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yapılan son açıklamaya göre ise 81 ilde başlayan programla 300 bin Suriyeli çocuğa Türkçe eğitimi verildi ve yılsonuna kadar 150 bin mülteci çocuğun da eğitim hayatına katılması öngörülüyor.
Bugün eğitim konusunda karar vericiler ve uygulayıcılar nezdinde ciddi sorumluluk ve yükleri beraberinde getiren tüm bu yol haritası çalışmaları önümüzdeki 10 yılda meyvelerini verebilir.
OECD ve TÜİK verilerine göre genç nüfusu her geçen gün azalan ve orta yaş kuşağına yaklaşan Türkiye,”dipten gelen” Suriyeli mülteciler ile yeniden genç, dinamik ve eğitimli bir nüfusa sahip olabilir. Bu da ülkenin beşeri sermayesini ve toplumsal refahını olumlu yönde etkileyebilir. Bu potansiyeli gerçekleştirecek projelerin hayata geçirilememesi ise mültecilerin sosyal hayattan dışlanması ve muhtemel toplumsal yarılmalarla sonuçlanabilir.
Mülteciler, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu iş gücüne önemli katkı sağlayacak
Reviewed by Habersizim
on
11:43:00
Rating:

Hiç yorum yok: