Ulu Caminin avlusunda, vakit güze dayanmışken, yerlere dökülen sararmış yapraklara basmak istemiyor gibi adeta sekercesine ağır ağır geziniyordu yaşlı adam.
Akşam ezanının okunmasına daha on beş dakika vardı.
Yılların yorgunluğu, sanki o an bütün ağırlığıyla çöküvermişti yarıbükük omuzlarına.
Takati kesilmiş bacaklarına inat gezinmek istiyordu ama birden vazgeçerek abdest almak için betondan taburelerden birsinin üzerine oturdu.
Aslında umumiyetle caminin içindeki şadırvanda abdest alırdı fakat her nedense bu gün avluda kalmak istiyordu. Hatta mümkün olsa namazı da avluda kılmak istiyordu. Özenle gömleğinin bilek düğmelerini çözdü.
Kolalarını sıvadı ve sonrasında çoraplarını çıkardı...
Kur’an da geçen abdestle ilgili ayeti mırıldanarak gerçek bir ibadet huşusu ile tamamladı abdestini.
Yüzünü camiden tarafa döndü ve uzun süredir yapmaktan korktuğu bir şeyi yapmaya karar vermişçesine camiyi seyre koyuldu.
Artık tamamen beyazlaşmış sakallarından süzülen suyu eliyle sıvazlarken bir yandan da, çocukluğundan beri, duaya kalkmış sanki iki elmiş gibi tahayyül ettiği, insanlara göre mağrur, yaratana karşı mütevazi bir şekilde yukarıya doğru yükselen minarelere baktı...
Korktuğu başına gelmişti...
Güzden neş’et eden bir hüzün çörekleniverdi gönlüne.
Benzer bir hüznü, refikayı hayatını kaybettiği gün de yaşamıştı.
Bir hıçkırık düğümlendi boğazına...
Yutkunmaya çalıştı...
Sonra vazgeçti. Nasılsa bu an la yüzleşmeye karar vermişti. Yıllardır yaşamaya korktuğu anı yaşamalıydı artık...
Hem Güzün bir adı da “Hazan” değil miydi?.. “Yaşlandın be Cemal usta” diye mırıldandı. “Tıpkı dünya gibi, tıpkı Bursa gibi, tıpkı Ulu Cami gibi...” diye düşündü arkasından.
Güze girilmişti evet.
Tıpkı dünyanın geçirdiği buhranla hakiki manasıyla bir “güz” e girdiği gibi...
Tıpkı artık hayatının dönülmez çağı olan ihtiyarlık “güz” ü gibi...
Korkusu güzden miydi?
Tabii ki hayır.
O, Ulu camiyle yüzleşmekten korkuyordu. Her gün onlarca turistin gelip hoyratça gezdiği, yüzlerce musallinin sağına soluna bakınmadan, biran önce namazını kılıp yine seyre değer hiçbir şey yokmuşçasına kaçar gibi gittiği, içinde klasik tarzın terk edilip yerine “Gotik” denemelerin çiziktirildiği ama her şeye rağmen buram buram tarih kokan Ulu camiyle, yani tarihle, yani Osmanlıyla...
Derin bir iç geçirdi... “Çok nankörlük ettik bizler çook” dedi içinden. “Ceddimizin emanet bıraktığı eserlere bigane ve ecnebi kaldık. O harikulade sanat eserlerinden anlamaz olduk ve bediiyattan eser kalmadı” diye devam etti kendi kendine. Sonra acı acı güldü...
“Bediiyat ha!.. Kimde bediiyat hassasiyeti kaldı ki?
Yeniler şimdilerde estetik diyorlar...
Keşke anlasalardı da varsın estetik desinlerdi...”
Kendi kendisiyle muhaveresine öylesine dalmıştı ki, onun halet-i ruhiyesinden bihaber olan insanların, kendisine garip garip baktıklarının farkında bile değildi.
Güz akşamı serinliğine rağmen alnında boncuk boncuk terler oluşmuştu...
Allahu Ekber Allahu Ekber....
Silkindi...
Sağına soluna bakındı...
Evet! Ezan okunuyordu...
Gözlerini kapadı... Müeddep bir vaziyet alıp ellerini dizlerinin üzerine koydu...
“Aziz Allah...”
Akşam ezanının okunmasına daha on beş dakika vardı.
Yılların yorgunluğu, sanki o an bütün ağırlığıyla çöküvermişti yarıbükük omuzlarına.
Takati kesilmiş bacaklarına inat gezinmek istiyordu ama birden vazgeçerek abdest almak için betondan taburelerden birsinin üzerine oturdu.
Aslında umumiyetle caminin içindeki şadırvanda abdest alırdı fakat her nedense bu gün avluda kalmak istiyordu. Hatta mümkün olsa namazı da avluda kılmak istiyordu. Özenle gömleğinin bilek düğmelerini çözdü.
Kolalarını sıvadı ve sonrasında çoraplarını çıkardı...
Kur’an da geçen abdestle ilgili ayeti mırıldanarak gerçek bir ibadet huşusu ile tamamladı abdestini.
Yüzünü camiden tarafa döndü ve uzun süredir yapmaktan korktuğu bir şeyi yapmaya karar vermişçesine camiyi seyre koyuldu.
Artık tamamen beyazlaşmış sakallarından süzülen suyu eliyle sıvazlarken bir yandan da, çocukluğundan beri, duaya kalkmış sanki iki elmiş gibi tahayyül ettiği, insanlara göre mağrur, yaratana karşı mütevazi bir şekilde yukarıya doğru yükselen minarelere baktı...
Korktuğu başına gelmişti...
Güzden neş’et eden bir hüzün çörekleniverdi gönlüne.
Benzer bir hüznü, refikayı hayatını kaybettiği gün de yaşamıştı.
Bir hıçkırık düğümlendi boğazına...
Yutkunmaya çalıştı...
Sonra vazgeçti. Nasılsa bu an la yüzleşmeye karar vermişti. Yıllardır yaşamaya korktuğu anı yaşamalıydı artık...
Hem Güzün bir adı da “Hazan” değil miydi?.. “Yaşlandın be Cemal usta” diye mırıldandı. “Tıpkı dünya gibi, tıpkı Bursa gibi, tıpkı Ulu Cami gibi...” diye düşündü arkasından.
Güze girilmişti evet.
Tıpkı dünyanın geçirdiği buhranla hakiki manasıyla bir “güz” e girdiği gibi...
Tıpkı artık hayatının dönülmez çağı olan ihtiyarlık “güz” ü gibi...
Korkusu güzden miydi?
Tabii ki hayır.
O, Ulu camiyle yüzleşmekten korkuyordu. Her gün onlarca turistin gelip hoyratça gezdiği, yüzlerce musallinin sağına soluna bakınmadan, biran önce namazını kılıp yine seyre değer hiçbir şey yokmuşçasına kaçar gibi gittiği, içinde klasik tarzın terk edilip yerine “Gotik” denemelerin çiziktirildiği ama her şeye rağmen buram buram tarih kokan Ulu camiyle, yani tarihle, yani Osmanlıyla...
Derin bir iç geçirdi... “Çok nankörlük ettik bizler çook” dedi içinden. “Ceddimizin emanet bıraktığı eserlere bigane ve ecnebi kaldık. O harikulade sanat eserlerinden anlamaz olduk ve bediiyattan eser kalmadı” diye devam etti kendi kendine. Sonra acı acı güldü...
“Bediiyat ha!.. Kimde bediiyat hassasiyeti kaldı ki?
Yeniler şimdilerde estetik diyorlar...
Keşke anlasalardı da varsın estetik desinlerdi...”
Kendi kendisiyle muhaveresine öylesine dalmıştı ki, onun halet-i ruhiyesinden bihaber olan insanların, kendisine garip garip baktıklarının farkında bile değildi.
Güz akşamı serinliğine rağmen alnında boncuk boncuk terler oluşmuştu...
Allahu Ekber Allahu Ekber....
Silkindi...
Sağına soluna bakındı...
Evet! Ezan okunuyordu...
Gözlerini kapadı... Müeddep bir vaziyet alıp ellerini dizlerinin üzerine koydu...
“Aziz Allah...”
Güz zamanı
Reviewed by Habersizim
on
10:29:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
10:29:00
Rating:


Hiç yorum yok: