Ülkemdeki her üç kişiden ikisi gibi ben de hep dünyayı dolaşmak istemişimdir. Öyle ki bu istek an gelir karşı koyulamaz hale gelebilir zihnimde. Lakin dünyayı dolaşmak için ya ulusları kapsayacak bir ticaret yapmalı insan ya da baba parası yemeli. İkisinden biri mümkün mü bilmiyorum ama hayal kurup hülyalara dalmak bedava onu çok iyi biliyorum. Her ne kadar Orhan Veli “hava bedava su bedava” derken hayal bedava demeyi unutmuş olsa da.
Zihnimde bin bir türlü kelam cenk ederken aynı anda gözümün önünden binbir suret geçmekteydi ve ben de dünyayı gezerken bulmuştum kendimi. Seyyah olmuştum.
İlk seyahatime Mezopotamya’nın güney batısında kalan İran’dan başladım. Maharetli ellerden çıkan alı al moru mor renklerin raks ettiği, eşsiz halılarıyla meşhur Tebriz sokaklarında bir İran’lı ile konuşuyorum. Taciriz her ikimiz de. kıyasıya cenk ettiriyoruz mallarımızı, akçelerimizi yarıştırıyoruz sanki. Al aşağı vur yukarı derken anlaşıyoruz. bir dahaki sefere cennet ülkemde buluşmak için sözleşiyor ve ayrılıyoruz. Tahran sokaklarına vuruyorum kendimi. kelime yapısı itibariyle büyük ünlü uyumunun bendeki tek karşılığı olan Sadabat adlı sarayın önünde soluklanıp; lisedeki edebiyat öğretmenimi yad ediyorum.
Sonra İran büyük ama dünya daha büyük, görecek daha çok hudut var acele etmeliyim diye düşünürken dünyanın en eski medeniyetlerinin kurulduğu Irak’da buluyorum kendimi. bir ademoğlu çıkıveriyor karşıma. Efsane mi değil mi hala anlaşılamayan babil’in asma bahçelerinden tutun, “Mum kimin yanan kerkük’ün” sokaklarını anlatıyor da anlatıyor bana. Sonra ah diyorum lisan; keşke etseydin beni iki insan. Irak’lı ile aynı dili konuşamıyoruz belki lakin aynı kor yakıyor içimizi kerbela’da.
Ve aynı kor bir kez daha yakıyor içimi taa kabe’de. Lebbeyk diyor gönül, hatırlıyor yarılmıştı kızıl Deniz Musa’nın hatırına; iki yarıya.
Varıyorum bir sahraya. Selam ediyorum bir hurma ile iftar eden Cânım’a (S.A.V). Serapla karışık gerçeği görürsün burada diyor bir bedevi. Gülüp geçiyorum vahada sayıyorum kendimi.
Dalmışken taa derinlere; bir ses, bir gürültü bölüyor, uyandırıyor gözlerimi. “Çay” diyor tek heceli kelimelerin kolay okunduğu dilimi konuşarak bir Gazze’li. Tabi diyorum sesimin en sükut haliyle. Ve bakakalıyorum siretine dahi kudüs sinmiş gözlerine. bir özür borçluyum, bir vefa diyorum, kalbimin ilk kıblesini bırakıyorum kubbet-üs-Sahra’da. Ve ayrılıyorum her bir karışı Filistin’in olan topraklardan.
Dünyanın kaçıncı harikasıydı bilmiyorum ama benim ilk beşim arasına giren, nereden baksam üçgen gördüğüm ve bir kördüğüm olan inşaasıyla keops Piramidi tüm heybetiyle karşımda duruyordu. Mısırlı görmeye alıştığından olsa gerek piramide bakacağına piramidin yanında hepten ufalan bana sesleniyordu. “Yess, yess törkiş kofii.” Hay Allah nerden bulayım şimdi Mehmet Efendi’yi diye içlendiğimi hatırlıyorum. Yanıma oturduğuna bin pişman olmuş, törkiş kofi bulamamasının verdiği hayal kırıklığıyla kalkmaya yeltenen Mısır’lıyı kendi haline bırakıp Gize, kefren piramitleri derken kapodakya’yı canlandırıyorum gözümde. Tabiki benzemiyor! Ama bir peri bacaları da değil piramitler. Neticede sıralama yaparken önce ülkemi seviyorum sonra Mısır’ı.
Mısır sınırında durmuş Afrika kıtasını kesiyorum. Gözümün önünden sanki alınlarında haritaları çizili ademler geçiyor. Sudan, Libya, Nijerya, Moritanya.. Moritanya’da mola veriyorum. Benim ülkem olsa adını böyle mi koyardım bilmiyorum ama Türkçe düşünme, ülkenin sınırlarını çooktan geçtin diyorum kendi kendime. Moritanya’yı da Cezayir üzerinden geçip Fas’da duruyorum. İlginç yemek servislerini ve rengarenk giysilerini, karakteristik yüz hatlarına sahip insanlarını izlerken yorulduğumu anlıyorum. Taa buralara kadar gelmişken yadıma bir Tevfik Marakesh diye bir tanıdığım düşüyor ama neyse diyorum onu da Marakeşi de bir dahaki sefere görürürüz. bana her zaman efsanevi bir isimmiş gibi gelen kazablanka’dan Atlas okyanusunu seyre dalıyorum. Denizin üstü ile göğün yüzü arasındaki ufuk çizgisini kestiremiyorum. Az daha kısıyorum gözlerimi ki ne göreyim ordan gelen brezilyalı’mı, yok yok Arjantinli. Tamam ya Şili’li işte diyorum. Ne sanıyorsunuz ya tek bakışla okyanus ötesindeyim.
Şili kelimesi bir anlamda da dünyanın bitimi anlamına geliyormuş. benim için de dünya toprakları burada bitti sayılır. Zaten Amerika’ya uğrayasım da yok. Sevemedik ne Manhattan’ı ne de Pensilvanya’yı. Şili’de mavinin, turkuvazın gizeminde kayboluyorum. bu arada güneş de tüm ülkede aynı anda batıyor diyorlar.Yani iftar her yerde aynı saatte. İftara kalırsam da bol bol avakado yerim artık derken okyanus ötesinden bir sesle irkiliyorum “kart vizitlerim nerede Tuba?” diyor patronum.
Okyanus bizim neyimize beylikdüzü dururken. Bizim beylikdüzü’ndeyim azizim. Hani şu 34 bZ kodlu metrobüsün son durağında. Tüyap’ta, fuarda yani. uluslar arası yapılan otomobil yedek parça fuarında ev sahibi konumunda. Onca seyirden sonra nedense kartvizitlerim nerede sorusunu hiç yadırgamıyorum. Neticede 4 gündür neredeyse on sekiz bin alemden ademler gördüğüm fuardayım. Ve akıcı ingilizcemi konuşturuyorum potansiyel müşterilerimizle. Giv mi yor kart pilis (kartınızı verir misiniz lütfen), vuc yu layk tu dırink ti (çay içmek ister misiniz?) derken nereden bilebilirdim çay isteyen Gazze’li ile törkiş kofi soran Mısır’lı aynı masada oturacak ve tek dertleri Çin malı olmayan bir debriyaj merkezi sormak olacak. Patronum da Şili’li dahil herkesle konuşurken mutlaka arada Türkçe kelimeler kullanıp Türkçe’yi yayma cemiyetinin yılmaz bir neferi gibi davranacak. bu iş önemli neticede bir gün herkes Türkçe konuşacak.
kaçınızı alakadar eder bu fuar bilmiyorum ama iş adamlarına hatırı sayılır iş kazandırırken beni her defasında alemin seyrine götürür. Siz de gezmek isterseniz dünya alemini, görmek isterseniz eşrefi mahlukatı; buyrun size de iki kelamlık çay, kırk yıl hatırlı törkis kofi ısmarlarız. Özümüzde esnaf adamız: parçamızı satar, ikramımızı yaparız.
Zihnimde bin bir türlü kelam cenk ederken aynı anda gözümün önünden binbir suret geçmekteydi ve ben de dünyayı gezerken bulmuştum kendimi. Seyyah olmuştum.
İlk seyahatime Mezopotamya’nın güney batısında kalan İran’dan başladım. Maharetli ellerden çıkan alı al moru mor renklerin raks ettiği, eşsiz halılarıyla meşhur Tebriz sokaklarında bir İran’lı ile konuşuyorum. Taciriz her ikimiz de. kıyasıya cenk ettiriyoruz mallarımızı, akçelerimizi yarıştırıyoruz sanki. Al aşağı vur yukarı derken anlaşıyoruz. bir dahaki sefere cennet ülkemde buluşmak için sözleşiyor ve ayrılıyoruz. Tahran sokaklarına vuruyorum kendimi. kelime yapısı itibariyle büyük ünlü uyumunun bendeki tek karşılığı olan Sadabat adlı sarayın önünde soluklanıp; lisedeki edebiyat öğretmenimi yad ediyorum.
Sonra İran büyük ama dünya daha büyük, görecek daha çok hudut var acele etmeliyim diye düşünürken dünyanın en eski medeniyetlerinin kurulduğu Irak’da buluyorum kendimi. bir ademoğlu çıkıveriyor karşıma. Efsane mi değil mi hala anlaşılamayan babil’in asma bahçelerinden tutun, “Mum kimin yanan kerkük’ün” sokaklarını anlatıyor da anlatıyor bana. Sonra ah diyorum lisan; keşke etseydin beni iki insan. Irak’lı ile aynı dili konuşamıyoruz belki lakin aynı kor yakıyor içimizi kerbela’da.
Ve aynı kor bir kez daha yakıyor içimi taa kabe’de. Lebbeyk diyor gönül, hatırlıyor yarılmıştı kızıl Deniz Musa’nın hatırına; iki yarıya.
Varıyorum bir sahraya. Selam ediyorum bir hurma ile iftar eden Cânım’a (S.A.V). Serapla karışık gerçeği görürsün burada diyor bir bedevi. Gülüp geçiyorum vahada sayıyorum kendimi.
Dalmışken taa derinlere; bir ses, bir gürültü bölüyor, uyandırıyor gözlerimi. “Çay” diyor tek heceli kelimelerin kolay okunduğu dilimi konuşarak bir Gazze’li. Tabi diyorum sesimin en sükut haliyle. Ve bakakalıyorum siretine dahi kudüs sinmiş gözlerine. bir özür borçluyum, bir vefa diyorum, kalbimin ilk kıblesini bırakıyorum kubbet-üs-Sahra’da. Ve ayrılıyorum her bir karışı Filistin’in olan topraklardan.
Dünyanın kaçıncı harikasıydı bilmiyorum ama benim ilk beşim arasına giren, nereden baksam üçgen gördüğüm ve bir kördüğüm olan inşaasıyla keops Piramidi tüm heybetiyle karşımda duruyordu. Mısırlı görmeye alıştığından olsa gerek piramide bakacağına piramidin yanında hepten ufalan bana sesleniyordu. “Yess, yess törkiş kofii.” Hay Allah nerden bulayım şimdi Mehmet Efendi’yi diye içlendiğimi hatırlıyorum. Yanıma oturduğuna bin pişman olmuş, törkiş kofi bulamamasının verdiği hayal kırıklığıyla kalkmaya yeltenen Mısır’lıyı kendi haline bırakıp Gize, kefren piramitleri derken kapodakya’yı canlandırıyorum gözümde. Tabiki benzemiyor! Ama bir peri bacaları da değil piramitler. Neticede sıralama yaparken önce ülkemi seviyorum sonra Mısır’ı.
Mısır sınırında durmuş Afrika kıtasını kesiyorum. Gözümün önünden sanki alınlarında haritaları çizili ademler geçiyor. Sudan, Libya, Nijerya, Moritanya.. Moritanya’da mola veriyorum. Benim ülkem olsa adını böyle mi koyardım bilmiyorum ama Türkçe düşünme, ülkenin sınırlarını çooktan geçtin diyorum kendi kendime. Moritanya’yı da Cezayir üzerinden geçip Fas’da duruyorum. İlginç yemek servislerini ve rengarenk giysilerini, karakteristik yüz hatlarına sahip insanlarını izlerken yorulduğumu anlıyorum. Taa buralara kadar gelmişken yadıma bir Tevfik Marakesh diye bir tanıdığım düşüyor ama neyse diyorum onu da Marakeşi de bir dahaki sefere görürürüz. bana her zaman efsanevi bir isimmiş gibi gelen kazablanka’dan Atlas okyanusunu seyre dalıyorum. Denizin üstü ile göğün yüzü arasındaki ufuk çizgisini kestiremiyorum. Az daha kısıyorum gözlerimi ki ne göreyim ordan gelen brezilyalı’mı, yok yok Arjantinli. Tamam ya Şili’li işte diyorum. Ne sanıyorsunuz ya tek bakışla okyanus ötesindeyim.
Şili kelimesi bir anlamda da dünyanın bitimi anlamına geliyormuş. benim için de dünya toprakları burada bitti sayılır. Zaten Amerika’ya uğrayasım da yok. Sevemedik ne Manhattan’ı ne de Pensilvanya’yı. Şili’de mavinin, turkuvazın gizeminde kayboluyorum. bu arada güneş de tüm ülkede aynı anda batıyor diyorlar.Yani iftar her yerde aynı saatte. İftara kalırsam da bol bol avakado yerim artık derken okyanus ötesinden bir sesle irkiliyorum “kart vizitlerim nerede Tuba?” diyor patronum.
Okyanus bizim neyimize beylikdüzü dururken. Bizim beylikdüzü’ndeyim azizim. Hani şu 34 bZ kodlu metrobüsün son durağında. Tüyap’ta, fuarda yani. uluslar arası yapılan otomobil yedek parça fuarında ev sahibi konumunda. Onca seyirden sonra nedense kartvizitlerim nerede sorusunu hiç yadırgamıyorum. Neticede 4 gündür neredeyse on sekiz bin alemden ademler gördüğüm fuardayım. Ve akıcı ingilizcemi konuşturuyorum potansiyel müşterilerimizle. Giv mi yor kart pilis (kartınızı verir misiniz lütfen), vuc yu layk tu dırink ti (çay içmek ister misiniz?) derken nereden bilebilirdim çay isteyen Gazze’li ile törkiş kofi soran Mısır’lı aynı masada oturacak ve tek dertleri Çin malı olmayan bir debriyaj merkezi sormak olacak. Patronum da Şili’li dahil herkesle konuşurken mutlaka arada Türkçe kelimeler kullanıp Türkçe’yi yayma cemiyetinin yılmaz bir neferi gibi davranacak. bu iş önemli neticede bir gün herkes Türkçe konuşacak.
kaçınızı alakadar eder bu fuar bilmiyorum ama iş adamlarına hatırı sayılır iş kazandırırken beni her defasında alemin seyrine götürür. Siz de gezmek isterseniz dünya alemini, görmek isterseniz eşrefi mahlukatı; buyrun size de iki kelamlık çay, kırk yıl hatırlı törkis kofi ısmarlarız. Özümüzde esnaf adamız: parçamızı satar, ikramımızı yaparız.
Devri alem
Reviewed by Habersizim
on
09:19:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
09:19:00
Rating:


Hiç yorum yok: