Türkiye’nin AB angajmanı ve NATO üyeliğine dair - HÜLASA

Türkiye-Avrupa Birliği zirvesi, ülkemizin Avrupa Birliği’ne üyelik meselesine nasıl baktığımızı hatırlatmak için güzel bir vesile.
Matbuattaki seyrüseferimizde devamlılık esastır; öyleyse 2013 senesinin şubat ayında Sancaktar’da “Türkiye’nin AB’ye üyelik meselesine tam olarak nasıl bakmalıyız?” serlevhası altında yazdıklarımızı Müstakil Gazete’nin de beyannamesi olarak sunabiliriz. Biraz kısaltarak…
***
Avrupacılık / Batıcılık hem aşağılık kompleksinden hem de güvenlik arayışından mütevellit bir meseledir. Osmanlı’nın son demlerinde başlayan ve Kemalist düzende ayyuka çıkan bu mesele, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki “Soğuk Savaş” (emperyalist denge) döneminde, yani aşağı yukarı yarım asır boyunca Türkiye devletinin dış siyasetini (ama aynı zamanda iç siyasetini) tayin eden ana unsur olmuştur.
İsrail’in çabucak tanınması, Kore savaşına iştirak, NATO üyeliği, Cezayir’in bağımsızlığına muhalefet, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile imzalanan Ankara Anlaşması vs, vs, vs, Rus tehdidi karşısında sırtını sağlam bir kayaya dayamak isteyen ama aynı zamanda o kayanın altında kalmamanın da yollarını arayan Türkiye devletinin çırpınışlarını ifade eder. Lisan-ı hal ile şöyle diyegelmiştir Türkiye devleti: Biz Rusya’dan korkuyoruz ve salim bir liman diye Batı’ya sığınıyoruz; ama Batılıların geçmişte İslam’ın bayraktarlığını yaptığımızdan ötürü bize duydukları tarihsel kinin silinmediğini de biliyor ve Batı’nın bir parçası olmaktan başka bir davamızın kalmadığını ispatlayarak onların şerrinden korunmaya çalışıyoruz.
Türkiye devletinin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortaklık müracaatında bulunduğu 1959 yılında, Avrupa Topluluğu’na tam üyelik için müracaat ettiği 1987 yılında, hatta Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başladığı 2005 yılında, bu topluluğun / birliğin şemsiyesi altına girme ihtiyacını hissettirmeyecek bir Dicle-Fırat havzası birliği yahut Ortadoğu birliği, Türkiye devletine itimat telkin edebilecek şu veya bu şekilde bir bölgesel entegrasyon, bölgesel çapta bir İttihad-ı İslam, bir güvenlik ve esenlik alanı ufukta görünmüyordu.
Görünseydi, herhalde o ufka doğru yürünürdü. Türkiye’nin tam üyeliğe adaylığını onaylamaya 22 yıl boyunca yanaşmayan Avrupa Birliği, 1999 yılında birdenbire “Tamam” dedi. Dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, bu şaşırtıcı gelişmedeki payı yüzünden maruz kaldığı ağır eleştirilere cevap yetiştirmeye çalışırken, ağzından müthiş bir bakla kaçırdı: “Türkiye’yi başka arayışlara itmemek için buna mecburduk.”
Nitekim Türkiye bir müddet daha sağa sola bakmadan Avrupa Birliği hülyası ile oyalandı. 2002 yılı sonlarında kurulan ilk AK Part hükümeti döneminde AB’ye tam üyelik için atılan –büyük ölçüde askeri vesayet sisteminden kurtulma hedefine dönük- muazzam adımların Brüksel’de beklenen karşılığı bulmaması ve öte yandan Ortadoğu’da Türkiye devletinin geleceğe ilişkin kaygılarını giderebilecek bir düzenin kurulabileceğine dair kuvvetli işaretlerin belirmesi üzerine, Joschka Fischer’in sözünü ettiği “yeni arayışlar” kaçınılmaz oldu.
AK Parti hükümetinin “Komşularla Sıfır Sorun, Azami İşbirliği, Tam Entegrasyon” siyaseti, Ortadoğu ve Afrika açılımları, “tarihin normalleştirilmesi”ne mâtuf tarihî adımları, Arap devrimlerine açık ve somut destekleri, kısa vadede kazandırdıklarından ve dahî kısa vadede kaybettirdiklerinden ziyade, açığa çıkardıkları muhteşem potansiyel ve karanlık tünelin ucunda yaktıkları ışık bakımından önemlidir.

İttihad-ı İslam yolu, Türkiye’nin izlemeye mecbur olduğu ana yoldur. Ne var ki bu yol şimdilik muhkem değildir, nereye ne zaman varılacağını kestirmek fevkalade güçtür ve dolayısıyla Türkiye devletinin Avrupa Birliği hikâyesini bir şekilde devam ettirmek ve onun yanı sıra Rusya ve Çin’in başını çektiği Şanghay İşbirliği Teşkilatı’yla yakın temasa geçmek gibi ‘emniyet tedbirleri’ anlayışla karşılanabilir. Hatta, NATO’dan ayrılmayı şimdilik düşünmemesi bile anlayışla karşılanabilir. Zira batıda mevzi sahibi olmayan bir Türkiye’nin doğuda, doğuda mevzi sahibi olmayan bir Türkiye’nin de batıda itilip kakılmaya müsait bir yetim gibi görülmesi pek mümkündür. Bu denge oyununun geçici olduğunu / olması gerektiğini daima hatırda tutmak, zaman zaman ufak tefek tavizler vermek mecburiyetinde kalınsa da İsrail’le derin stratejik ittifak gibi korkunç aşırılıklardan uzak durmak, şartların her an değişebileceğini ve dengelenmeye çalışılan rakip güçlerin Türkiye’ye karşı birleşebileceğini de hatırdan çıkarmamak, emniyet ve esenliğin ancak İttihad-ı İslam ile teminat altına alınabileceğini asla unutmamak, bu yolda mesafe kat etme azmini asla kaybetmemek şartıyla, Türkiye devleti yukarıda mezkûr angajmanlarını şimdilik sürdürebilir ve bu minval üzere başka angajmanlara da girebilir.
Mesele sadece emniyet meselesinden ibaret değildir. Ekonomiyi ayakta tutmak ve geliştirmek de gereklidir. Avrupa Birliği’ne dahil olma arzusunda ekonomik kalkınmanın ancak bu yolla mümkün olabileceği ve Türkiye toplumunun Avrupa Birliği’ne girdiği anda Almanlar yahut Fransızlar gibi refah toplumuna dönüşeceği yanılgısının önemli bir payı var elbette.
AK Parti hükümetinin Ortadoğu ve Afrika açılımlarında da ekonomik saikler elbette önemli rol oynuyor. Çin, Rusya ve Latin Amerika ülkeleri ile yakınlaşma gayretlerinde de öyle. Avrupa Birliği dışındaki bu angajmanların ekonomiye şimdiden sağlamaya başladığı büyük faydalar, bilhassa Ortdaoğu ve Afrika açılımlarıyla gelen ihracat patlaması, kalkınmak için Avrupa Birliği’ne girmenin şart olduğu saplantısından Türkiye’yi kurtardı.
Üstelik, birçok Avrupa Birliği ülkesini iflasın eşiğine getiren son ekonomik kriz furyasının Türkiye’de nisbeten az hissedilmesi ve Avrupalılar mevcudu mümkün mertebe korumanın yollarını ararken Türkiye’nin yükselişe geçmesi, insanlarımıza “İyi ki Avrupa Birliği’ne girmemişiz”, “Avro bölgesinde olsaydık şimdi halimiz pek yamandı” dedirtiyor.
Avrupa Birliği’ne tam üyeliğin insan hak ve hürriyetlerini ihya edeceği inancı da son yıllardaki “islamophobia” dalgası ile fena halde sarsıldı.

Avrupa Birliği şu anki haliyle ne kadar devam edebilir, ilerler mi yoksa geriler mi, genişler mi yoksa daralır mı, bilemeyiz. Şu anki haliyle Avrupa Birliği’ne tam üyeliğin Türkiye’ye ayak bağı olacağı, Brüksel merkezli siyasi ve ekonomik dayatmalar yüzünden Türkiye’nin manevra alanını daraltacağı ise muhakkak. Gün olur devran döner, Avrupa Birliği Türkiye’ye tam üyeliği altın tepsi içinde sunar ve Türkiye öyle güçlü olur ki o tam üyeliğin şartlarını –asıl davası- na halel getirmeyecek şekildekendisi belirler veya Avrupa Birliği’ne der ki: “Ne münasebet?
Ayrıcalıklı ortaklık neyinize yetmiyor?”
Bu, şiddetle muhtemeldir.
Daha şimdiden ‘AB bizi alır veya almaz, hiç önemli değil’ (bkz. Başbakan Erdoğan’ın Budapeşte’deki beyanatı) diyebilen ve bunu derken ‘İçi boş tehditler savuruyor’ dedirtmeyen karizmatik bir Türkiye var, elhamdülillah.
Türkiye’nin AB angajmanı ve NATO üyeliğine dair - HÜLASA Türkiye’nin AB angajmanı ve NATO üyeliğine dair - HÜLASA Reviewed by Habersizim on 10:31:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: