Efsanelerle gerçekler arasında salınıp gidiyor şair, efsanelerle gerçekler arasında salınıp gidiyor hayat.
Hayyam, “efsane söylediler ve uykuya daldılar” diyor bir dizesinde. Devam etmekten bahsediyor belki de. Uykuyla uyanıklık arasında bir zamanda/mekanda efsane olup devam etmek.
Yukarıdaki başlıkla bunların alakası nedir bilmiyorum. Öyle geldi ve yazdım sadece. Kadere inanan ve teslim olmanın alfabesini din edinmiş biri olarak bağlantısı kurulacak inanıyorum önümüzdeki dizelerde. Kelimelerle anlamlar el ele verecek ve alakaya duracak Süleymaniye’yle. Ya da,Hayyam’ın efsane söyleyen adamları uykuya dalacak Süleymaniye’de. Ya nasip, ya Hayy!
Sanatın, ne gündem ne de mesel olmasından uzakta seyreden, kelimenin tam anlamıyla sanatı da herşeyi de uzaktan seyreden hayatımızda Süleymaniye diye bir gerçek var bunu bir kenara not edelim. Ve o not kenarda dursun şimdilik, çünkü sanata girmek istiyorum biraz, belki de girişmek. Sanatı kuşa, hem de icad ettikleri Kaf Dağı’ındakiSimurg kuşuna çevirenlerle hesaplaşmam gerek önce. Zira yapmazsam bunu, açmaz Süleymaniye hazinelerini, açılmaz önümde sayfa sayfa ve akmaz içimden şerha şerha.
Bugün, Sağ’da ya da Sol’da sanattan konuşmaya başlayan adamlar da gördüğüm ortak ezberler var. Sanatın ne olduğuna dair ezberler. Sanatın ne olmadığına dair hiçbir şey söylemeyen bu ezberler aynı kaynaktan fışkırıyor adeta. Bu ezberlerin başında sanatla zanaat ayrımı geliyor. Buna göre, sanat büyük “S” ile başlayan ve yaratıcılık gerektiren bir eylem. Ekonomik kaygının güdülmediği ve pazarlamanın eylemi olmayan seçkin bir uğraş. Zanaat ise, yaratıcılıktan yoksun ezberin ürünü olan ekonomik bir eylem. Estetiğin konusu da değil. Bir başka ezberse, sanatın yapılabilmesi için tamamenduygusal(!)şartlara ihtiyaç duyulması. Yani, ekonomik anlamda zenginliğe ulaşmadan sanat yapılamazmış. Sanat bir nevi burjuva uğraşıymış. Doğuda ya da batıda medeniyete varmış bütün hareketlerin sanatsal faaliyetleri ekonomik güçle ortaya çıkmış. Falan filan.
Başka başka ezberler de var ama tek tek bunları saymaya gerek yok. Çünkü sorun kaç tane olduğu değil. Sorun, taban tabana zıt dünya görüşüne sahip insanların sanatla ilgili görüşlerinde bir mutabakatın söz konusu olması. Yaptığı sanat türünden, sanatı yapma biçimine hatta tetikleyici ilkelerde farklılığa rağmen, sanatla ilgili kabullerin benzer/aynı olması. Bu anlayışa göre, “Monalisa”biricik bir eserken ve Da Vinci biricik eserin biricik sanatçısıyken, Sultanahmet’in ya daRüstempaşa’nın muhteşem çinileri bir zanaat işi ve çini ustaları da birer zanaatkâr. Kesinlikle de biricik değiller. Yine bu anlayışa göre, heykeltıraş “Lysippos’un Atları” adıyla bilinen ve tarihi at meydanındaki İmparator locasının tepesinde bulunan atlar sanat eseriyken, Süleymaniye Camii’nin cümle kapısı girişinde bulunan, sedefle işlenmiş ve geometrik desenlerle bezenmiş ahşap kapı bir zanaat işi ve kapının ustaları da birer zanaatkâr. Onlar da biricik değiller. Ya da“Lindisfarne İncil’inde” yer alan minyatürler sanat eseriyken, geleneksel Türk Evlerinde bulunan kapı tokmakları birer zanaat işi. Ve yine biricik değiller.
Bu örnekler sayılamayacak kadar çoğaltılabilir. Sonuç hepsinde aynı: Sanatın elit bir uğraş olarak görülmesine karşın, zanaatın sanayinin bir parçası olarak görülmesi.
Halbuki, sanatla sanayi Arapça kelimelerdir ve ikisi de aynı kökenden gelir. Ve yine Eflatun, bugün sanat ve zanaat diye ayrılan uğraşları ‘Tekhne’ kavramıyla karşılayıpaşağılamıştır. Batı sanatı dediğimiz biçimde de, sanatla zanaat 18. Yüzyıla kadar ayrılmamış, Modern Sanat’a kadar da Eflatun’un görüşleri çerçevesinde sanat yapılmıştır.
Kenara bıraktığımız yerden notumuzu alıp önümüzdeki satırlara koşmanın vaktidir şimdi.
Bütün bu yazılanlardan yola çıkarsak, Süleymaniye’yi sanat eseri saymamız imkansızdır. Şu anki anlayışa göre Süleymaniye bir sanat eseri değil mimari bir eserdir. Mimari, artistik açılımlar içerse de mimaridir ve sanat olarak ifade edilemez.
Kuramlar ve kavramlar çerçevesinde sanata yön veren teorisyenlerin hesaba katmadıkları bir şey var ama. İnsanların hisleri ve genetiklerinden getirdikleri güzellik algıları. Ve bu güzellik algısının kelimelere vurulduğunda ortaya çıkan kavramı: SANAT!
Bunu açarsak diyebiliriz ki, sıradan bir insanı Süleymaniye Camii’ne götürdüğünüzde gördüğü güzellik karşısında hayret makamına yükselecek ve ağzından gayri ihtiyari “ne muhteşem sanat”gibi bir cümle dökülecektir. Hesapsız ve kitabın ortasından konuşan kişi olarak sıradan insan, sanatla zanaat arasında bir ayırım görmeyecek, vitraylardan kalem işlerine, taş işçiliğinden sedefe gördüğü her şey karşısında sanatsal bir neşvenin içine girerek bu güzellik karşısında mutlu olacaktır. Siz orada biz uzman olarak, sanatla zanaat arasındaki farkı anlatsanız ve biricik levhaların hattatını sanatçı mertebesine yükseltip çini ustalarını zanaatçı diye yaftalasanız, onun için fark etmeyecektir. Çünkü o, çini ustalarıyla nakkaşlar ya da hattatlar arasında bir fark görmeyecektir. Onun göreceği her ustanın, sanatında vermeyi başardığı sonsuzluk mesajı ve yaptığı işin kendisinde doğuracağı tevazudur. Bir ibadet bilinciyle çalışıp, Rıza-yıBâri’yi kazanmak için verdiği uğraştır.
Sıradan insanın en çok takdir edeceği şeyse, Tevhid akidesinin yeryüzünde tecessüm etmesine vesile olan ve mimari bir yapıdan bütün halinde sanat eseri vücuda getiren Mimar Sinan’dır. Onun gibi üst bir sanat eğitimi almamış ve sözde ince zevklere sahip olmayan bir kişide, doğurduğu güzellikle ilgili heyecana ilham kaynağı olan büyük ustadır.
Bu nokta bizim en çok kaçırdığımız noktadır ve bütün ezberleri bozacak fıtri ezberimizdir. Bu ezbere göre, her insan sanatçıdır ve her insan güzelliğin çocuğudur. Çünkü yaratışı kendisinden daha güzel olmayanın yarattığı en güzeldir insan ve güzellik onun aldığı ilk emirdir(iş, amel). İşte bu emri açığa çıkaran her türlü iş güzeldir ve estetiğin konusudur. Zaten sanat adıyla ortaya konulan performansın her şeyden önce insandaki güzellik duygusunu/dürtüsünü harekete geçirmesi ve insana dünyayı güzelleştirme fikrini aşılaması gerekir. Bunu başaramayan herhangi bir eser sanat eseri olmaktan bizardır. Mesela, MarceDuchamp’ın “Pisuvar” çalışması bu bağlamda bir sanat eseri değildir. Andy Warholl’un“Brilla Kutusu” da. Ama Efendimiz’inHabeş’li kız çocuğu Sene’ye gösterip, “ bak bu güzel, bu çok güzel” dediği kumaş parçasının üzerindeki çiçek deseni bir sanat eseridir. Dahası, etrafı arabesk deseniyle tezyin edilmiş yemek takımlarımız da birer sanat eseridir. Çünkü sanat en temelde hayattan ari değildir. Hatta hayatla sanat aynı şeydir.
Ve Süleymaniye, hayatın tam ortasında hayat veren bir sanat eseridir. Mimar ve mühendis olan Sinan b. Abdülmennan’ı dahi sanatkâr düzeyine taşıyan mucizevi silsileler bütünüdür.
Başta söylediğimizi sonda da söyleyelim:
SANAT DİYE BİR ŞEY YOKTUR, SÜLEYMANİYE DİYE BİR GERÇEK VARDIR!
Baki selamlar!
Sanat diye bir şey yoktur, Süleymaniye diye bir gerçek vardır!
Reviewed by Habersizim
on
08:53:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
08:53:00
Rating:


Hiç yorum yok: