Paralelcilerin türlü çeşitli yöntemlerle insanların hayatlarını karartmalarını, her türlü hileye başvurarak avantaj sağlamalarını, yardım ve bağış adı altında insanların duygularını paraya çevirmelerini, biçimsiz kadrolaşmalarını, en ufak bir zorluk karşısında sabun gibi kıvırmalarını, yedikleri kaba pislercesine vatanını milletini memleketini gâvurlara şikayet etmelerini hiç unutmadık. Unutmayacağız. Bu zihniyetle mücadele etmek, kendimizi bu zihniyetin ağır hasara yol açan etkilerinden korumak önemli vazifelerimizden biri olmalı.
Tamam.
Ancak hiçbir mücadele bizi asıl çizgimizden koparmamalı. Bizi düşmanımıza benzetmemeli. Bana, Fetullahçılığın en baskın karakteri nedir diye sorsanız, ‘köksüzlük’ derim. Silsilesizlik. Kopukluk. Onları asıl tehlikeli yapan bu. Hangi kolundan tutabilirsiniz ki, hangi elini kesebilirsiniz, hangi retorikle karşı çıkabilirsiniz onlara? Eleştiri yapamazsınız, kelimeleriniz daha oraya varmadan buharlaşıp yok olur, adam akıllı kavga edemezsiniz, attığınız yumruk bir balona çarpar, o balon parçalanır. Mesele kriminal bir mesele olarak kalır yani, hiçbir fikri düzlem Fetullahçılıkla mücadele edemez. Bildiğiniz, düz polisiye önlemlerle savaşmak gerekir. İzah kaldırmaz bir çamurluktur bu mentalite. Bu zihniyet ‘giderken’ ‘köksüzlük’ hastalığının tohumlarını aramıza serpiştirerek gidiyor. Gezi sürecinde bir haftada politize olan nesil, Fetullahçılıktan kaptığı bu hastalıkla mücadele etmenin metodunu ‘Tayyip Erdoğan’a saldırmak’ ya da sadece ona sarılmak olarak kodladı zihnine. Fakat böyle bir şey yok. Fetullahçılar bu ülkenin en az elli yıllık İslamcılık birikimini tutuşturup gittiler. Buna müsaade edemeyiz. Tayyip Erdoğan’ın 25 yaş altındaki gençlerin ‘tek kahramanı’ olması bu hastalığın bize bulaştığının göstergesi. 20 yaşındaki çocuklar mesela ‘Erbakan’ı tanımıyorlar. Erbakan’ı tanımadan yapılan bir ‘Tayyip Erdoğancılık’ uzun vadede çökmeye mahkumdur. Koskoca bir külliyat olan Necip Fazıl’ın Tayyip Erdoğan’ın okuduğu şiirler kadar olduğunu sanan nesli rehabilite etmek zorundayız.
Mehmet Akif’i, Cahit Zarifoğlu’nu, İsmet özel’i, Sezai Karakoç’u bilmeyen bir neslin ‘kendisine Tayyip Erdoğan tarafından ödül verildiği için’ Nuri Pakdil’i tanıyor olması garip değil midir sizce?
Ne büyük bir ironi. Üstelik daha Hasan El Benna’ya, Seyyid Kutub’a, Mevdudi’ye, Ömer El Muhtar’a gelemiyoruz bile. Eğer bir duvar varsa, bu duvarın irili ufaklı taşlarını büyük emeklerle yerleştirmiş ‘kahramanlar’ı tanımadan yapılan mücadele, üç gün sonra çökmeye mahkumdur. Kan, gözyaşı ve çilelerle örülmüş bu manevi duvarı balyoz indirseniz yıkamazsınız belki ama çürümeye terk ederseniz, o duvar üstümüze yıkılır.
Bugün gazetemizde ‘kahramanlar’ başlığıyla bir dizi yazıya başlıyoruz. Silsile devam etmeli, nereden geldiğimiz ezberlenmeli. Belki ufacık bir katkımız olur buna.
Tamam.
Ancak hiçbir mücadele bizi asıl çizgimizden koparmamalı. Bizi düşmanımıza benzetmemeli. Bana, Fetullahçılığın en baskın karakteri nedir diye sorsanız, ‘köksüzlük’ derim. Silsilesizlik. Kopukluk. Onları asıl tehlikeli yapan bu. Hangi kolundan tutabilirsiniz ki, hangi elini kesebilirsiniz, hangi retorikle karşı çıkabilirsiniz onlara? Eleştiri yapamazsınız, kelimeleriniz daha oraya varmadan buharlaşıp yok olur, adam akıllı kavga edemezsiniz, attığınız yumruk bir balona çarpar, o balon parçalanır. Mesele kriminal bir mesele olarak kalır yani, hiçbir fikri düzlem Fetullahçılıkla mücadele edemez. Bildiğiniz, düz polisiye önlemlerle savaşmak gerekir. İzah kaldırmaz bir çamurluktur bu mentalite. Bu zihniyet ‘giderken’ ‘köksüzlük’ hastalığının tohumlarını aramıza serpiştirerek gidiyor. Gezi sürecinde bir haftada politize olan nesil, Fetullahçılıktan kaptığı bu hastalıkla mücadele etmenin metodunu ‘Tayyip Erdoğan’a saldırmak’ ya da sadece ona sarılmak olarak kodladı zihnine. Fakat böyle bir şey yok. Fetullahçılar bu ülkenin en az elli yıllık İslamcılık birikimini tutuşturup gittiler. Buna müsaade edemeyiz. Tayyip Erdoğan’ın 25 yaş altındaki gençlerin ‘tek kahramanı’ olması bu hastalığın bize bulaştığının göstergesi. 20 yaşındaki çocuklar mesela ‘Erbakan’ı tanımıyorlar. Erbakan’ı tanımadan yapılan bir ‘Tayyip Erdoğancılık’ uzun vadede çökmeye mahkumdur. Koskoca bir külliyat olan Necip Fazıl’ın Tayyip Erdoğan’ın okuduğu şiirler kadar olduğunu sanan nesli rehabilite etmek zorundayız.
Mehmet Akif’i, Cahit Zarifoğlu’nu, İsmet özel’i, Sezai Karakoç’u bilmeyen bir neslin ‘kendisine Tayyip Erdoğan tarafından ödül verildiği için’ Nuri Pakdil’i tanıyor olması garip değil midir sizce?
Ne büyük bir ironi. Üstelik daha Hasan El Benna’ya, Seyyid Kutub’a, Mevdudi’ye, Ömer El Muhtar’a gelemiyoruz bile. Eğer bir duvar varsa, bu duvarın irili ufaklı taşlarını büyük emeklerle yerleştirmiş ‘kahramanlar’ı tanımadan yapılan mücadele, üç gün sonra çökmeye mahkumdur. Kan, gözyaşı ve çilelerle örülmüş bu manevi duvarı balyoz indirseniz yıkamazsınız belki ama çürümeye terk ederseniz, o duvar üstümüze yıkılır.
Bugün gazetemizde ‘kahramanlar’ başlığıyla bir dizi yazıya başlıyoruz. Silsile devam etmeli, nereden geldiğimiz ezberlenmeli. Belki ufacık bir katkımız olur buna.
Nereden geldik, nereye gidiyoruz
Reviewed by Habersizim
on
15:48:00
Rating:

Hiç yorum yok: