Bediüzzaman’ın vefatının 56. sene-i devriyesi münasebetiyle...
Üzerinde; Hicri 1290, Miladi 1873 yazıyor.
Yani neredeyse 250 yıldır yavaş yavaş çökertilen Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilmesinden elli yıl önce…
Yer: Bitlis
Medreseleriyle meşhur bir ilim ve irfan şehri.
Bitlis’e bağlı Hizan kazasının İsparit isimli bir nahiyesi ve o nahiyeye bağlı bir köy.
Adı, Nurs.
Üzerinde tarih bildiren levhada ayrıca şu ibare var:
‘Şakiliğe karşı mücadele verecek olan ‘Said’ kişi, dünyayı teşrif etti.’
80 küsur yıllık ömrünün büyük çoğunluğu, kendi ifadesiyle; harp meydanlarında, esir kamplarında, memleket zindanlarında ve adi bir suçluya bile reva görülemeyecek sürgünlerde geçti...
***
Kahramanları hayatımızdan çıkaralı epey oldu. Modern zamanların göz boyayan, hatta büyüleyen sahte putları, inanan insanları etkisi altına alıp esir edeliden beri, bizim idrak iklimimize hitap eden zevat da sessiz sedasız manevi dünyamızdan çekiliverdi.
Bizler modern teknolojinin bu büyülü dünyasına intibak ettikçe, o zevat-ı kiram da aynı oranda uzaklaştılar ve ellerimizden, avuçlarımızdan kayıp gittiler.
Bediüzzaman Said Nursi bu kahramanlardan birisiydi işte!
Üstelik modern zamanlarda, modern dünyanın, modern insanları arasından zuhur etmişti. Ama kader-i ilahinin garip bir tecellisi, başta kendini Bediüzzamana nispet eden bir takım kimseler olmak üzere hakkıyla tanıyamadı ve kim bilir belki de tanınmasına müsaade edilmedi.
Bediüzzamanı, ‘zülcenaheyn’, yani iki yönlü bir kahraman olarak tavsif etmek mümkün…
Birinci yönü somut âleme bakar: Şecaat, dirayet, kararlılık, dik duruş, düşmanı karşısında pervasızlık, ölüme ve idama gözünü kırpmadan gidebilme iradesi, gaddar, zalim, cebbar da olsa hükmetme konumunda olan her kimse, bu tehdit eden tavra metelik vermeyen bir asalet ve daha bir sürü hususiyet…
İkinci yönü manevi âleme bakar: ‘Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu!’ diyebilecek bir yüreğe sahip, İslâm toprakları ve İslâm milleti için her türlü fedakârlığı yapmada bir an olsun tereddüt etmeyen, değil dostlarına, düşmanlarına bile hakkını helal etme civanmertliği gösteren, hâsılı hakiki bir muhabbet fedaisi…
Eşref Edip, Üstadı tavsif ederken; ‘Devr-i Saadette yaşasaydı, Efendimiz Ka’badeki putların kırılması görevini ona verirdi.’ diyor. Mühim ve isabetli bir tespit… Zira Bediüzzaman, kelimenin tam manasıyla bir ‘tavır’ adamıydı…
Tarihin çok önemli bir dönemecinde İslâm milletinin sorumluluğunu omuzlarına almış, çok önemli üç devir yaşamış ve bu dehşetengiz zaman dilimlerinde sahici bir Müslüman’ın nasıl olması gerektiğini yaşayarak adeta ders vermiş, zihinlere kazımış!...
Bediüzzaman büyük bir alim. Bunu herkes biliyor ve kabul ediyor zaten.
Kabul gören umumi kanaat üzere 20. asrın Müceddidi ve mutlak Müctehid.
Klasik medrese ilimlerinde de zirve…
Eğer insanlar, şimdiki eğitim ve öğretim sistemiyle medrese eğitimini mukayese edebiliyor olsalardı, bunun ne anlama geldiğini daha iyi anlayacaklardı.
Sadece bu kadar mı?
Elbette ki, hayır.
Hıfzın ve zekânın ifrat derecesinde şahsiyetinde tecemmu ettiği bir deha…
Yaşadığı çağı çok iyi bilen, bilim, sanat ve felsefenin önde gelen isimlerini, sadece kendi dönemiyle de sınırlı kalmayıp ta antik çağa varıncaya kadar, detaylarıyla birlikte tanıyan gerçek bir entelektüel…
Bediüzzamanın, Sünûhat, Tulûat, İşârât, Rumûz ve diğer ‘Asar-ı Bediîyye’sinden haberdar olmayanlar, bu çarpıcı hakikatlerden ne yazık ki mahrum kalmışlardır. Üstad, insanların kendini anlamadığının farkındaydı. Büsbütün ümitsiz olmamakla birlikte yaptığı şu değerlendirme doğrusu insanın içini burkacak cinsten.
‘Dünya, büyük bir manevi buhran geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sâri illete karşı İslam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, batıl formülleriyle mi? Yoksa İslam cemiyetinin ter-ü taze iman esaslarıyla mı?’
Şu bir gerçek ki, Said Nursi’nin başlattığı hareket, İslâmîlik nokta-i nazarından Türkiye’deki, ilk özgün çalışmadır. Bu hususiyetinden ötürü, sistemin bu yapıyı manipüle etme gayretlerine girişeceği tahminden varestedir. Bu hakikati en başından beri öngören Üstad, söylemlerinde siyasi temalardan uzak durmaya özellikle dikkat etmiş ve talebelerini de bu yönde motive etmiştir. Zira açılabilecek en küçük bir pencere, Risale-i Nur düşmanlığını meslek ittihaz etmiş zındıka komiteleri için bulunmaz bir fırsata dönüşecekti.
Meselenin en ilginç yanlarından birisi de, kendisine ve cemaatine yapılan ‘muhaliflik’ ve ‘siyasi yapılanma’ iddialarından ilkine sahip çıkıp ikincisini şiddetle reddetmesine rağmen, vefatından sonraki gelişmeler, birinci özelliğin devre dışı bırakılmasını, bununla birlikte ikinci özelliğin cemaat üzerinde belirleyici bir vasfa dönüşmesidir.
Pragmatizme ve Oportünizme asla pirim vermemiştir. Kendisine yapılan hadsiz zulümler karşısında, tek bir kez dahi geri adım atmamış ve ‘Zalimler için yaşasın cehennem!’ diye haykırmıştır. Sıkıntılı dönemlerde ‘şirin’ görünme kaygısına düşmeyi bir tarafa bırakın, bu halin büyük bir aldanış olduğunu ve tavizin sınır tanımayacağını şu ifadelerle özetler:
‘Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştahasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.’
İttihad-ı İslam fikri, Üstadın hayatının anlamlandığı önemli bir nirengi noktasıdır. Kendisi hakkında yapılan ayrımcı spekülasyonlara şiddetle karşı çıkmış ve kavmiyetçi yaklaşımları; ‘Ben Felillahilhamd Müslüman’ım. Her zamanda, Kutsi milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır...’ diyerek bu fitne yaklaşımlarını sahiplerine iade etmiştir.
İttihad-ı İslam anlayışını da şu cümleyle özetlemiştir.
‘Azametli bahtsız bir kıta’nın, şanlı talihsiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi: İttihad-ı İslâm’dır.’
Bediüzzaman Said Nursi, bundan 56 yıl önce, bir Ramazan günü (25 Ramazan) 23 Mart 1960 tarihinde, derhal terk etmesi istenen Urfa’da, İpek Palas Otelinin 27 numaralı odasında, saat 03 te, gerçek bir garip olarak Rabbine yürüdü…
Sağlığında uğradığı zulümler, ölümünden sonrada yakasını bırakmadı. 27 Mayıs darbesiyle birlikte naaşı ‘ölü korkucuları’ tarafından alınıp bilinmeyen bir yere yani ‘garib’liğin tecelligâhına götürüldü.
Bu bir zulümdü ama Üstadın arzusuna muvafıktı. Şirkten nefret eden üstadın ruhu, kabrinin belli olmamasıyla eminiz mesrur olmuştur.
Böylelikle düşmanları, bir kez daha Ona kötülük etmeyi başaramamış oldular.
Son sözü Üstad söylüyor: ‘Evet, ümidvar olunuz... Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslâm’ın sadası olacaktır!’
Rahmet, minnet ve hasretle yâd ediyoruz...
İman kalesinin şanlı komutanına ithaf...
Reviewed by Habersizim
on
09:43:00
Rating:

Hiç yorum yok: